Milliyetçiliğimizin Kaynakları XVI

Maveraünnehir-bilim ve kimlik

Dizi yazımızın bu sayısını, orta asırlarda Türk uygarlığının adeta mayalanma yeri olan Maveraünnehir’e ayırdık, çünkü bizce Maveraünnehir demek bilim demektir, Türklerin bilime katkısı demektir, binlerce bilgin demektir, binlerce eser demektir, kısacası hür düşünce ve uygarlık demektir. Bölgenin özellikle sekizinci yüzyıl ile on ikinci yüzyıl arasındaki kültür tarihi incelendiğinde yalnız Türk uygarlığı için değil, hem İslam uygarlığı, hem de bütün olarak insanlık için ne denli önemli olduğu anlaşılır. Türk tarihi üzerinde durulurken siyasi tarih, daha doğrusu savaş tarihi sürekli öne çıkarılır, hâlbuki milli kimliğin oluşması ve korunup geliştirilmesinde irfan tarihi diyebileceğimiz kültür tarihi ve özellikle bilim tarihi, savaş tarihinden çok daha önemli ve gereklidir.

İnsanlık için yaşanılan coğrafya son derece önemli, hatta milletlerin ve bireylerin kişiliklerinin oluşmasında en büyük etken olmasına rağmen Türk coğrafyasının yeterince bilinmediği ve üzerinde durulmadığı düşüncesindeyiz. Tarihte ve günümüzde yaşadığımız coğrafya hakkında bilgi sahibi olmak, çeşitli vesilelerle duyduğumuz bize ait yer-su adlarının dünya haritasındaki yerini ve özelliklerini bilmeye ihtiyacımız var. Kültür ve kimlik çalışmalarında coğrafya bilgisi, hiç göz ardı edilmemesi gereken bir alan olarak kabul edilir.  Türk kültür hayatı açısından Maveraünnehir’i kısa bir yazı çerçevesinde gereği gibi değerlendirmek elbette mümkün olmaz, ancak önce bölge hakkında biraz bilgi verip sonra da irfan ve uygarlık tarihimizdeki yeri ile ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Maveraünnehir (Çayardı) neresi?

Tarihe damga vurmuş önemli uygarlıkların genellikle büyük ırmak boylarında doğup geliştiği görülür. İnsanlık tarihinde bunun Nil, Fırat ve Dicle, İdil (Volga), Tuna gibi pek çok örneği gösterilebilir. Irmak boyunda yaşayan insanlar erken dönemlerde yerleşik hayata geçip tarımı geliştirdi ve zamanla büyük şehirler kurdu. Şehir, doğası gereği, daha doğrusu kalabalık kitlelerin bir arada yaşayabilmesi için kendine has birtakım kurallar, etkili bir hukuk gerektirir. Bu kurallar da zaman içinde düzenli bir hayat tarzını ve şehir uygarlığını doğurur.  İnsanoğlunun büyük uygarlıklarından birinin doğup geliştiği havzalardan biri de Ceyhun ile Seyhun ırmaklarının suladığı coğrafyadır. Bu ırmaklar, güneyden kuzeye uzun bir dağ silsilesi olan ve bölgeye göre değişik adlarla da anılan Tanrı Dağlarının batı eteklerinden doğup bütün Orta Asya’yı geçerek Aral Gölü’ne dökülür, yani Orta Türkistan’ın iki can damarıdır. Kelime olarak ‘ırmağın öte yanı’ anlamına gelen Maveraünnehir, Türkçe kaynaklarda Çayardı olarak da geçer. Maveraünnehir adlandırması, dokuzuncu yüzyıldan başlayarak Farsça kaynaklarda kullanılmaya başlanmış ve zamanla yerleşmiştir. Eski Türkçe adı Ögüz olan, Ceyhun ya da Amuderya adlarıyla bilinen ırmağın kuzeyindeki bölgelere İslam fetihlerinden sonra bu ad verilmiş, daha sonra bu adlandırmayla Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Siriderya) ırmakları arası ile Seyhun’un kuzey kıyısındaki yerleşim bölgeleri kastedilir olmuştur, bugün de Maveraünnehir denildiğinde genellikle adı geçen iki ırmağın suladığı coğrafya anlaşılır. Ceyhun ve Seyhun adları Türk’ün hafızasında güçlü biçimde yer ettiği için, bu iki ırmağın kıyılarından Anadolu’ya göç eden atalar, bu adları yeni yurtlarında da yaşatma gereği duymuş ve Anadolu’ya taşımış. Adana ilimizdeki Seyhan ve Ceyhan yer ve ırmak adları, Anadolu’daki başka pek çok yer adı gibi Türkistan’dan getirdiğimiz, orası ile bağımızı sürdürdüğümüz, eski yurda ait hatıralarımızı yaşattığımız yer adlarıdır. Bu ve benzer örnekler, coğrafyanın milli hafıza ile ilişkisini gösterir.

Fars tarihlerinde en çok söz edilen konulardan biri İran ile Turan mücadelesidir. İran ile Turan arasındaki sınır olarak ise genellikle Ceyhun ırmağı, yani Maveraünnehir’in güney sınırı gösterilir. Milattan önceki yıllardan itibaren defalarca bu bölgeye, hatta daha güneye, Hindistan’a kadar egemen olan Türkler, onuncu yüzyıldan sonra bölgenin tek egemen unsuru durumundadır. Bu egemenlik zaman içinde güneye de inmiş ve Horasan bölgesi de Türk egemenliğine girmiştir.

Bugün Maveraünnehir olarak adlandırılan coğrafyada Özbekistan, Türkmenistan, Güney Kazakistan ve Güney Kırgızistan yer alır. Tarihte ve günümüzde önemli şehirlerden Belh, Merv, Buhara, Semerkant, Zerefşan vadisi (Bölgenin önemli yerleşim yerlerini barındırır), Kiş (Şehrisebz), Harezm, Gürgenç (Urgenç-Cürcan), Uşrusana, Taşkent (Şaş), Fergana, Nesef, Çaganiyan, Tirmiz, Farab, İsbicab, Talas, Hocend, Özkent, Yenikent, Cend, Çimkent, Yesi, Otrar, Hokant, Andican ve başka bazıları bu bölgededir. Bu şehirler, orta asırlardaki Türk uygarlığının önde gelen merkezleri sayılır. Bilindiği üzere geçmişte insanlar kimliklerini göstermek için doğdukları yerin adını da kullanırdı, bu sayılan şehir adlarından bir kısmını bazı bilginlerimizin adlarından hatırlamaktayız. Bu bilginlerin en ünlüsü Farabi, yukarıda adı geçen Farab şehrinde doğmuştur, aynı biçimde büyük hadis bilginlerinden İmam Buhari, Buharalı, yine hadis bilgini Tirmizi, Tirmizli, itikatta mezhep imamı olarak kabul ettiğimiz Maturidi, Semerkant’ın Maturid mahallesinden, fıkıh bilgini Cürcani, Gürgençli, Hocendi, Hocendli, Nesefi, Nesefli, Ahmet Yesevi, Yesili…

Bilgi, bir gezgin! Niçin?  

Mezopotamya coğrafyasında milattan önce 4000 ile 2350 yılları arasında yaşayan ve yazıyı ilk olarak kullanmalarından dolayı insanlık için oldukça önemli bir uygarlık geliştirdiklerinden haberdar olduğumuz Sümerlerden başlayarak bilimin gelişmesini izlediğimizde kaba hatlarıyla şöyle bir durumla karşılaşırız: Sümerlerin iç karışıklıklar ve çevrelerinde bulunan diğer devletlerin saldırılarıyla zayıflayıp sonunda yıkılmaları, yani huzur ve istikrar ortamının yok olması, doğal olarak bölgede gelişmiş olan uygarlığın gerilemesine, hatta bütünüyle ortadan kalkmasına yol açtı. Fırat ve Dicle ırmaklarının suladığı verimli topraklarda oluşup gelişen Sümer uygarlığının gerilemesinden sonra Nil ırmağının suladığı verimli topraklarda başka bir uygarlığını doğumuna tanık olunur. Eski Mısır’da doğan bu uygarlık da bir süre sonra sönükleşmeye yüz tutar ve bilgi bu coğrafyayı terk edip Helen uygarlığını oluşturmak üzere Eski Yunan’a göç eder. Eski Yunan’da oldukça ciddi bir bilgi birikimi oluşur ve bu birikim Roma üzerinde de etkili olur. Sasaniler zamanında İran’da Batı’daki bilginin aktarılmaya çalışıldığını ve bunun için de Cundişapur’da birtakım kurumlar oluşturulduğu bilinmektedir. Burada yetişen bilginler İslam dünyasında gelişen bilimin de temellerini attılar ve Emevilerden itibaren eski Sümer coğrafyasında, Bağdat ve Basra merkez olmak üzere yeniden bir bilim dirilişi görüldü. Sekizinci yüzyılda Bağdat’ta Beytülhikme adıyla bir bilim evi kuruldu ve bu kurum, pek çok dilden eseri Arapçaya çevirerek İslam dünyasında bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Bu durum, kısa sürede bilim adına oldukça büyük sonuçlar doğurdu ve İslam coğrafyası yaklaşık beş yüz yıl sürecek olan ‘dünyanın bilgi merkezliği’ rolünü layıkıyla taşıdı.

Yukarıda bilginin dünyadaki rotası adına yazılanlara bakıp dünyanın başka bölgelerinde bilim namına herhangi bir gelişme olmadığını düşünmemek gerek. Daha önceki yazılarda sözünü etmeye çalıştığımız eski Türk uygarlığı da, Hint uygarlığı da, Çin uygarlığı da, Amerika kıtasındaki Maya ve Aztek uygarlıkları da kökeninde bilgi olmadan ortaya çıkamazdı. Maveraünnehir’de oluşup gelişen Türk uygarlığı da elbette yalnızca Bağdat ve çevresinde yetişen bilginlerin eseri değildi. Bu uygarlığın üzerinde Uygurların oluşturduğu büyük Türk uygarlığının etkisi olduğu gibi, Çin ve Hint uygarlıklarının da yabana atılamayacak etkileri oldu. Çünkü bütün uygarlıklar uzak-yakın uygarlıklardan etkilenir ve onları da etkiler.

İnsanlığın gelişmesinde ve uygarlıkların oluşmasında birinci öge olan bilimin sık sık yer değiştirdiği görüldü. Bu yer değiştirme bilimin ve bilim adamının gördüğü değerle ilgilidir. Bilim değer görmediği coğrafyayı hayret edilecek bir çabuklukla terk eder ve değer gördüğü yere yerleşip çok kısa sürede ürünler vermeye ve insanların hayatını kolaylaştırmaya başlar. İnsan hayatını zorlaştıran pek çok şey de bilimin üretimidir, ancak burada insan beyninin iyiliği de kötülüğü de düşünebilen bir yapıya sahip olduğunu, yani suçun bilime değil, onun ürettiğini kullanan insana ait olduğunu düşünelim. Bilgiden uzak olan insanlar sıkça bilimin yapması gerekenleri büyüye, dine ya da başka şeylere yaptırmaya kalkışır, bu durumda da gerileme ve çöküş kaçınılmaz olur, insanlık tarihinde bunun yüzlerce örneği gösterilebilir.

Kimin bilimi?

Milattan sonra yedinci yüzyıldan itibaren Eski Yunan uygarlığının temelini oluşturan pek çok eser Arapçaya çevrilir ve Arap olmayan diğer Müslüman milletlerin bilginleri de bilim dili olarak Arapçayı kullanmaya başlar. Bu durum, farklı milletlere mensup bilginlerin de çalışmalarıyla oluşan İslam biliminin Batı’da Arap bilimi olarak kabul edilmesine yol açtı. Bugün halen bütün İslam bilimi için Arap bilimi tabirini kullanan, diğer milletlere, özellikle Türklere mensup bilginleri yok sayan oryantalist görüş yaygındır. Türk olduğuna dair hiçbir kuşku bulunmayan Uzlukoğlu Farabi için bile Fars demekten kendilerini alıkoyamazlar. Bu durum, Arapçanın bilim dili olarak kullanılmasının sonucu olduğu gibi, Batılının, bilim adamları da dâhil olmak üzere, beyinlerini esir almış ve bir türlü kıramadıkları önyargının ürünüdür. Bu önyargının temel sebebi de herhalde tarihte Türklerin Batılılarla olan mücadelesi, yani tarihte yaşanılanlardır. Ülkemizin yetiştirdiği, ancak uzun yıllar Almanya’da çalışan önemli bilim tarihçilerinden Fuat Sezgin de eserlerinde İslam bilimi yerine sık sık Arap bilimi tabirini tercih eder. Hatta bu kişi, dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadıkları bilinen büyük bilginlerden Musa el-Harezmi yani Harezmli Musa, Abdulhamid b. Vasi ibn Türk yani Türk oğlu Abdulhamid b. Vasi gibi adlarıyla sanlarıyla Türk oldukları anlaşılan bilginleri bile Arap bilimi içinde değerlendirir. Türk’ü yok sayma gibi bilime ve insanlığa yakışmayan tavır bu konuda da karşımıza çıkar.

Abbasiler çağında, özellikle Harun Reşit ve sonraki halifelerin bilime daha çok önem verdikleri, Bağdat’ı tam bir bilim merkezine dönüştürdükleri görülür. Abbasilerin Türklere karşı yumuşak tavırları, onları hem asker olarak Abbasi ordusunda yer almaya sevk eder, hem de bilim heveslisi Türkistanlıları Bağdat’a çeker. Asker olanlar Araplarla karışıp savaşçı özelliklerini yitirmesinler diye Samarra şehri kurulur ve bu şehre yerleştirilirler. Bilim için gelenler ise zaman içinde öğrendiklerini ülkelerine taşımakla kalmayıp bilimin merkezliğini de Horasan ve Maveraünnehir’e taşırlar.

Bir sonraki yazıda Maveraünnehir’deki bilim hayatından ve önemli bilginlerden söz etmeye çalışalım…