Milliyetçiliğimizin kaynakları XVIII

Türk Müslümanlığı

Türk Müslümanlığı konusunda çalışan bilginlerimiz, bunun bir sacayağı üzerinde geliştiğini ve bu sacayağını da fıkıhta Hanefiliğin, itikatta Maturidîliğin, ahlakta ise Yesevîliğin oluşturduğunu belirtir. Ancak bu açıklamada bir eksiklik olduğunu söylemek durumundayız. Türk Müslümanlığının bir ayağı da Alevîlik-Bektaşîlik çerçevesi içinde değerlendirmemiz gereken, kendi içinde de yöreye göre birtakım farklılıklar gösteren inanma biçimidir. Türk Alevîliği; hem Türk tasavvuf düşüncesine, hem de Türk kültürünün başka yönlerine katkılarıyla göz ardı edilmesi mümkün olmayan, kültür tarihimiz açısından son derece önemli bir büyük damardır. Türk Alevîliğinin önemli beslenme kaynaklarından biri Ahmet Yesevî kaynaklı Türk tasavvufudur. İmam Cafer ile İmam-ı Azam arasındaki ilişki yine konuyla ilgili üzerinde durulması gereken hususlardandır. Elbette bunların her biri ortak İslam köküne gider, ancak daha sonraki ilişkiler ve birbirlerini etkilemeleri de dikkate almak durumundayız. Bunu yapmazsak Anadolu ve Rumeli’deki Alevî-Bektaşî geleneği ile Caferîliği, Güney ve Kuzey Azerbaycan Şiiliğini dışarıda bırakırız ki buna kimsenin hakkı yoktur. İlahiyatçıların ve Alevî önderlerin konuyla ilgili çalışmalarına ihtiyacımız olduğunu belirtmeliyim.

Kuzey Müslümanlığı

Son yıllarda ülkemizde Türk Müslümanlığı ve özellikle Maturîdilik üzerine pek çok çalışma yapıldı. Bu çalışmalar, din anlayışımızın asıl yatağına kavuşması ve sağlıklı olması bakımından önemlidir. İmam Maturidî’nin Te’vilatü’l-Kur’an adlı tefsirinin bugüne kadar Türkçeye kazandırılmamış olması yüzyılların ihmaliydi, bunun Türkçeye çevrilip yayınlanmış olması çok önemli. Bu tefsir, bizi biz yapan ve ne yazık ki kaybetmek üzere olduğumuz ‘Kuzey Müslümanlığı’ anlayışının canlanmasını sağlayacak en değerli kaynaktır. İngiliz şarkiyatçılardan Arnold Toynbee’nin dikkat çektiği “Kuzey Müslümanlığının diğer adı bilimle barışık olan Türk Müslümanlığıdır.” Toynbee, ‘Güney Müslümanlığı’ olarak konumlandırdığı Kuzey Afrika, Arap yarımadası kaynaklı Müslümanlığın Batı uygarlığı için bir tehdit olmaktan çıktığına ve Kuzey Müslümanlığı olarak tanımladığı Kâşgar-Semerkant-Buhara-İstanbul hattındaki İslam anlayışının Batı için hâlâ tehdit oluşturduğuna dikkat çekiyor ve mutlaka kontrol altına alınması gerektiğini belirtiyor. Tarihte olup bitenlere bakıldığında tespitin son derece haklı olduğunu kabul etmeliyiz. İslam’ın Türk coğrafyasında diğer bölgelere göre farklı yorumlanması, Türk milletinin tarihte yaşadıkları ve alışkanlıklarıyla ilgili olduğu gibi, bozkır coğrafyasının da bir sonucudur.

Türk Müslümanlığı

Türk Müslümanlığı ve Maturidîlik üzerine çalışmaları olan ilahiyatçılarımızdan biri Prof. Dr. Sönmez Kutlu’dur. Bu yazımızda Kutlu’nun Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar adlı eserindeki bazı değerlendirmelerini aktarmak ve biz de kısa değerlendirmeler yapmak isteriz; “Ebu Hanife, kendi döneminde aklı dini meseleleri çözmede en çok kullanan kimse olarak bilinir. Akılcılıkta Hz. Ömer’in anlayışını esas almış ve onu geliştirmiştir. Ona göre ayetler ve hadisler sınırlıdır. Fakat olaylar, olgular sınırsızdır. Sınırsız olan bu kadar meseleyi sınırlı ayetler ve hadislerle çözmek mümkün değildir. Dolayısıyla insanlar, akıllarını kullanmak zorundadır. Akıl, dinin anlaşılması ve yorumlanmasında mutlak bir yetkiye sahiptir… Akıl ve Kur’an’la çelişen hadisler delil olarak kullanılamaz. Çünkü Hz. Peygamber, akla ve Kur’an’a ters bir görüş ve söz söyleyemez. Kişi ayetler üzerine yaptığı akli yorumları dolayısıyla küfre düşmez ve tekfir edilemez.” Din ve akıl konusu, yüzyıllarca felsefenin ana tartışma konularından biri oldu. Yüksek seviyedeki, yani bilginler arasındaki tartışmalardan çıkacak sonuçların din algımıza ve din hayatımıza yansımasına, ona yön vermesine çok ama çok ihtiyacımız olduğu açık. Aksi takdirde insanımız, cahil din simsarlarının elinde kalacak ve pırıl pırıl gençlerimizin dinden uzaklaşıp başka kaynaklara yönelmesinin önüne geçmek mümkün olmayacaktır.

Kadın Konusu

Ebu Hanife, kadın konusunda da günümüz anlayışına yakın durur: “İmam Malik başta olmak üzere pek çok fakih, kadınlara serbest iradelerini kullanarak eşlerini seçme hakkını tanımazken, Ebu Hanife, kendi malına tasarruf etme yetkisine sahip olduğu takdirde, kadının kendi seçimine göre evlenme ve evliliği hususunda kendi isteğine göre vekil tayin etme hakkına sahip olduğu fikrini benimser.” Bu konu, dinimizin hiç de hak etmediği eleştirilere maruz kaldığı konuların başında gelir. Türk bozkır hayatına da uygun olan bu yorum, eleştirilerin önünü alacağı gibi, zamanın şartlarına göre geliştirilmek suretiyle yaşanılan başka pek çok soruna da çözüm getirebilir.

Mezhep imamı olarak kabul ettiğimiz bilginlerin yüzyıllar önce çizdikleri aşağıdaki çerçeveden bugün ne kadar uzaklaştığımızı düşünelim ve eleştirilerin, dinle değil, dinin yanlış yorumuyla ilgili olduğunu kabullenelim.

Kadının ilim öğrenme hakkı, eşlik hakkından daha önemlidir ve kadın kocasından izin almadan ilim için başka bir yere gidebilir.

Türklerin İslam tasavvurunda, bir kadın babasından veya kocasından izin almadan iki amaçla kendi başına yola çıkabilir:

  1. Genel seferberlik ilan edildiğinde Müslüman kadının kılıcını eline alıp savaşması gerekir. Anne-babasından, kocasından ve abisinden izin almasına gerek yoktur.
  2. Müslüman kadın cehalete karşı savaşmak üzere ailesinden izin almadan ilim yolculuğuna çıkar.

İman ve Akıl

Türklerin İslam dinini benimseme sebeplerinden biri olarak tek Tanrı inancına sahip olmaları pek çok araştırmacı tarafından dile getirildi. Bu durum, İslam’ı kabul ettikten sonraki inanma biçimlerinde de belirleyici oldu. Bunun, Türk coğrafyasında yetişen din bilginlerinin din yorumlarında da etkili olduğu yine bazı araştırıcılar tarafından dile getirilir. Kutlu, yukarıda adı geçen eserinde XII. Yüzyılda yaşamış Süryani tarihçi Mikhail’den nakleder: “Türk milleti tek Tanrı’ya inanmakta idi. Arapların da tek Allah’a inanmaları Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerine sebep olmuştur.” Kutlu daha sonra şu değerlendirmeyi yapar: “Maturidî, şirke bulaşmamış bir zihinle İslam’a baktığı için, İslam’ı sahih ve özgün bir şekilde anlayabilmiş ve onu özümseyerek yorumlayabilmiştir. Başka bir ifade ile İslam’ı aklın kalıpları içerisinde sistemleştirmiştir. Maturidî bu anlamda bir sistem bilginidir.” Maturidî’deki şirke bulaşmamış olan zihin, İslam öncesinin tek Tanrı inancından başka bir şey değildi. Atalarından miras aldığı evreni var eden tek Tanrı inancı, doğal olarak İslam’la ilgili yorumlarında etkili olmuş, cahiliye dönemi Arap coğrafyasındaki putlara tapınma kültür ve geleneğiyle tanışık olmayan Türk asıllı İslam bilginlerinin din yorumu, Türk soylulara daha makul gelmişti.

Eğer bir kimse imanını akli temellere göre oluşturmamışsa İmam Maturidî’nin özgün görüşüne göre bu iman geçersizdir. Maturidîlere göre ise geçerlidir, ancak büyük günah işlemiş gibidir. Bu bakımdan Maturidî’nin akla olan vurgusunun takipçilerine tam olarak yansımasa da kısmen yansıdığını görmekteyiz.” Akıl-iman ilişkisi de çok tartışılan konulardandır. Maturidî anlayışın, aklı önceleyen bu görüşü, günümüzde neredeyse unutulmuştur, ancak üzerinde çok ciddi durulması gerekir.

Maturidî’ye göre, dinin asıl kaynağı akıldır. Akılla vahiy asla çelişmez. Aklın mutlak doğru ve zorunlu gördüğünü, vahiy de doğru görür. İmkânsız gördüğünü, vahiy de imkânsız görür. Bu yüzden Kur’an’da akla ters düşen, akılla çelişen bir şey yoktur. Kur’an, akli bir mucizedir.” Bu kadar veciz bir anlatımın üzerine söz söylemek abes olur.

Küfür ve Ceza

Kâfiri küfründen dolayı öldürmeyiz. Çünkü küfrün cezasını verebilecek ancak Allah’tır, küfrün cezası insana ait bir şey değildir.” Bu da oldukça esaslı bir noktadır. Türklerin gerek İslam öncesi, gerek İslam sonrası devirlerde kurmuş oldukları devletlerde pek çok din mensubu bir arada barış ve huzur içinde yaşadı. Bu konuda Türkler kadar hoşgörü sahibi ikinci bir millet gösterilemez. Bu hoşgörü, İslam’ın getirdiği bir anlayış değil, Türk kültürünün yüzyıllar içerisinde oluşturduğu bir anlayış ve alışkanlıktır. İslam’ın Türk yorumunda, elbette bu tarihi alışkanlık ve anlayışın önemli etkisi oldu. Tarihte ve günümüzde olup bitenleri bu gözle değerlendirirsek söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Tekbir getirerek birbirini boğazlayan Müslümanların din anlayışı, bizim algılayabileceğimiz bir anlayış olmaktan çok uzaktır.

Bilgi Kaynağı

Maturidî, bilgi kaynakları arasında ilham, kalbe doğma (keşif) ve sezgiye mutlak bilgi olarak yer vermemekte, bunları bilgi kaynağı kabul edenleri şiddetle eleştirmektedir.” Genellikle gözden kaçan, ancak son derece önemli bir konu da burada anlatılandır. Günümüz Türkiye’sinde din hayatımızı, ilahiyat fakültelerinde üretilen din bilgisi değil, tarikat ve cemaatler belirliyor. Bu yapılar ise bilgiden daha çok menkıbelere, şeyh ve hocaların rüyalarına, kalplerine doğanlara ve sezgilerine inanıp onlara göre amel etmeyi tercih ediyor. Bunları yönlendiren kişilerin din bilgileri, bin dört yüz yıllık birikimle olan ilişkileri, zamanı yorumlamak için gerekli olan donanımları genellikle yeterli olmadığından çoğunlukla ortaya istenmeyen sonuçlar çıkıyor. Bu konuda pek çok ilahiyat bilginimiz değerli çalışmalar yapıyor, uyarılarda bulunuyor, ancak bunların etkili oldukları söylenemez. Gerçek bilginin bu yapılara nüfuz etmesine izin verilmediğini söylemek aşırı bir yorum olmayacaktır. Bu yapılarla ilahiyat bilginleri arasındaki çoğu sonuçsuz tartışma ve çatışmalara sıkça rastlıyoruz.

Türk Düşüncesi ve Maturidî

Kâşgarî’nin Divânu Lûgati’t-Türk’ü Türk dili açısından, Fârâbî ve İbn-i Sina’nın felsefeyle ilgili eserleri İslam felsefesi açısından ne kadar önemli ise, Maturidî’nin Kitabu’t-Tevhid ve Te’vilat’ı da kelâmî düşünce ve Türklerin dini düşünce tarihi açısından o kadar önemlidir. Çünkü onun bu eserleriyle birlikte, akılcılık ve hoşgörü Türk din anlayışının temel taşları oldu.” Bu görüşe kısmen itiraz edeceğiz. Yukarıda belirttiğimiz üzere Maveraünnehir bölgesinde gelişen akılcı din yorumunun, İslam kaynağı olduğu gibi, bölgede yaşayan insanların, özellikle Türklerin İslam öncesi alışkanlıklarının yansıması ile de ilgili olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.

Bağdat’ta Bir Türk Bilgin

Daha önce değinildiği üzere Türklerin İslam’ı kitleler halinde benimsemesi yüzyılları bulan bir konudur, ancak İslam’ın ilk çağlarından itibaren pek çok kişinin İslam’a girdiği de bilinmektedir. Kutlu’nun eserinde naklettiği bir olay ilgi çekici olduğundan buraya alındı. Burada iki şey dikkat çeker; birincisi, erken dönemlerde bir Türk’ün halifelik düzeyinde görüşlerine başvurulacak bir bilgin olması, ikincisi ise bu bilginin, kimliğinin belirleyicisi olarak gördüğü kıyafetini büyük bir makama bile değişmeyecek bir kişilik sahibi olmasıdır. “Abdullah et-Türkî, Bağdat’ta yaşayıp orada vefat etti. Menkubers’in yaşam biçimi ve siyasilerle ilişkisi de son derece ilginç idi. Vefa el-Kureşî, Menkubers hakkında şu bilgileri vermektedir: O, usul ve fıkha vakıf iyi bir âlim olmakla beraber başına sarık sarmazdı. Sırtına asker elbisesi giyer ve başına askere mahsus olan serpuşu koyardı. Abbasi halifesi Mustansır (Ö. 1242), başına sarık sarmak şartıyla kendisine Bağdat Başkadılığını teklif etti. O, giymekte olduğu asker elbisesini sırtından çıkarmamak ve başına sarık sarmamak için bu büyük rütbeyi kabul etmedi.”