Milliyetçiliğimizin Kaynakları-XXVII

Macarlar ve Attila

Türkler ve Macarlar, Türkçe ve Macarca

Dil çalışmalarında bilginler dilleri köken ve yapı olarak sınıflandırır ve dil incelemeleri uzun zamandır bu iki ana tasnife dayalı olarak yapılmaktadır. Bu sınıflandırmada Türkçe; Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japonca ile birlikte Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna, Macarca ise Fince, Samoyetçe, Ostyakça, Çeremeişçe, Votyokça, Vogulca ve Lapça gibi dillerle birlikte Ural koluna dâhil edildi. Adları sıralanan kavimlerin çevrelerinde tarih sahnesine çıktığı düşünülen iki dağ silsilesi esas alınarak yapılan bu sınıflandırma, bu kavimlerin dillerinin aralarındaki benzerliklerden dolayı birbirleriyle akraba olduğu düşüncesine dayanır, ancak bu akrabalığın ilk kaynağı konusunda iki farklı görüş söz konusudur:

1. Bütün bu sayılan diller bir kök dilden çıkmıştır.

2. Söz konusu bütün bu dilleri konuşan halklar, yani kısaca Ural ve Altay halkları diyebileceğimiz bu halklar, tarihin bilinmeyen zamanlarında, çok uzun çağlar boyunca yan yana, iç içe yani birlikte yaşadılar ve bu bir arada yaşamanın sonucunda dilleri birbirine benzedi. Bu diller arasındaki birlikte yaşama süresi uzadıkça diller arasındaki benzerlik de çoğaldı.

Son iki yüzyıl boyunca yapılan dil incelemeleri, bu benzerlikleri büyük ölçüde ortaya koymuş durumdadır. Bazı dilbilimciler Ural-Altay dillerinin akrabalığını kabul etmez ve benzerliklerin köken akrabalığıyla ilgili değil, yalnızca birlikte yaşama kaynaklı söz ve dil yapılarının alışverişinden kaynaklandığını düşünür, bunların ölçüsü, Hint-Avrupa dillerindeki ortaklık ve benzerliklere göre biçimlendirilen dil akrabalığı ölçütlerinin Ural-Altay dillerinde görülmemesidir. Buna cevap olarak ise Ural-Altay kavimleriyle Hint-Avrupa kavimlerinin birbirlerinden ayrılma zamanları arasındaki fark gösterilebilir. Ural-Altay kavimleri, diğerlerine göre daha erken zamanlarda biri birinden ayrıldı ve millet olma süreçlerini daha erken tamamladı. Dolayısıyla dilleri arasındaki bağlar da daha uzun süre ayrı yaşamaktan dolayı zayıfladı.

Bazı Macar efsanelerine göre Macarlar da Türkler gibi Nuh oğlu Yafes’in soyundan gelir. Bu efsanelerden birinde durum şöyle anlatılır: Hunlar ve Macarlar, Babil kulesini inşa eden Yafeslilerden Nemrut veya Menrot ile bunun Eneh (Ünö) adlı eşinden doğdular. Nemrut’un iki oğlu Hunor ve Mogyor adlıdır. Bir avda Hunor ve Mogyor bir geyiği kovaladı ve bu hayvan kendilerini Maeotis bataklıklarına götürdü. Burası hoşlarına gitti ve babalarının izniyle adamlarını alıp buraya göçtüler. Burada Alan kralının iki kızını kaçırıp evlendiler. İşte Hunlar ve Macarlar bunlardan çoğaldı. 406’da Ethela’yı kendilerine hakan seçtiler ve bayraklarını kaldırarak İskitya’dan Peçenekler ve Akhunlar ülkesini ve Karahunlar ülkesini geçerek Tisa ırmağına kadar sokuldular. Burasını çok sevdiler ve çadırlarıyla arabalarının da kendi arkalarından gelmesini isteyip yerleştiler.

Daha önce Nuh oğlu Yafes’in Türklerin atası olarak kabul edildiğine dair bilgiler aktarılmıştı. Bu, özellikle orta yüzyılların kaynaklarında sık karşılaşılan bir bilgidir. Böyle bir bilginin Macar efsanelerinde de görülmesinin elbette bir sebebi olmak gerekir.

Macarlar ile Türklerin kök ve dil yakınlığı, uluslararası ilişkilerde milliyetçiliklerin hemen hemen tek belirleyici duruma geldiği on dokuzuncu yüzyıl sonlarıyla yirminci yüzyıl başlarında daha çok dile getirilir oldu. Aydınlar tarafından bu duyguların halkta da gelişmesi için birtakım somut adımlar atıldı ve Macaristan, bir süre Türklük Bilimi araştırmalarının merkezi konumuna yükseldi. Bu alanda çalışmaları bugün de kaynak niteliği taşıyan eserler ortaya koyan Rasonyi, Nemeth Yula gibi çok büyük bilginler yetişti. Macar aydınlarının kurduğu Turan Derneği ise alanında bir ilk idi. Macaristan’da günümüzde de her yıl yapılan Turan Kurultayı, iki millet arasındaki tarihi ilişkinin ve sevginin sürekliliği açısından son derece değerlidir.

Macarca ile Türkçe arasındaki ilişkilere bakıldığında ana yardımcı fiil olarak kullanılan olmak fiilinin Macarcadaki biçimi olan vol- gibi kökten gelen ya da ne zaman ortak duruma geldiği tespit edilemeyecek olan sözler bir yana bırakılırsa, Türkçenin verici dil olduğu görülür. Daha önce sözü edilen Verintiler Sözlüğü’ne göre Macarcadan Türkçeye geçen sözleri şöyle sayabiliriz: Varoş, katana, kopça, soba, şarampol. Macarca üzerindeki Türkçe etkisi ise son derece güçlüdür. Bugün bizim unuttuğumuz, ancak Macarların kullanmayı sürdürdüğü arbagçı (büyücü, doktor), bilig’den belyeg (pul), bor (şarap), bögüçi (büyücü), yaruk (ışık), çıgıt (peynir), yangak (ceviz), kabırçak (sandık, tabut), yıd (koku) gibi pek çok eski Türkçe söz yanında bugün bizim de kullandığımız yüzlerce kelime Macarcanın hem edebi dilinde, hem de günlük konuşma dilinde kullanılır. Diller arasındaki alış verişlerde eylemlerden çok adların dilden dile geçtiği görülür. Türkçeden Macarcaya pek çok eylemin de geçmiş olması, Türkçenin bu dil üzerindeki etkisinin gücünü gösteren önemli bir ölçüttür. Macarcada kullanılan Türkçe eylemlerle ilgili son çalışmada tespit edilen 101 eylemin Macarcada yeni anlamlar kazandığı, birleşik sözler oluşturduğu bilinmektedir. Macarcaya giren Türkçe sözlerin bir kısmının geçmişi oldukça eskidir, ancak bir Macar hava limanında size sımsıcak bir karşılama yapacak olan “kapı” gibi bazı sözler de Osmanlı döneminin ürünüdür.

Macarlar ve Attila

Bir önceki yazıda Attila’nın Avrupa halkları üzerindeki etkisini, onların efsanelerinden hareketle değerlendirmiş ve Cermenler dışında hemen bütün Avrupa halklarının Attila ve Hunlarla ilgili son derece olumsuz düşüncelere sahip olduklarını aktarmıştık. Macarlar arasında Attila, genellikle sevilmiş, hatta Macarlar onu kendilerinden saymış, ancak az da olsa kilise kaynaklı bir nefret de söz konusudur. Roma kilisesinin bakışı ne ise Macar kilisesinde de aynı bakış görülür. Yani Macarların büyük çoğunluğu için Attila bir kurucu lider kimliğinde, kilise etkisinde kalmış bazı Macarlar için ise yakıp yıkıcı bir kişidir. Bu başlık için daha önce adını verdiğimiz Attila ve Hunları adlı eserin Efsanede Attila başlığı altında yer alan Macar Attila bölümünden yararlanıldı.

Macarlar, yukarıda belirtildiği üzere, Hunlar ile kendilerinin aynı kökten geldiğine dair inancı eski yurtlarından getirdiler. Batılılar da Hunlar gibi savaşan, onlar gibi ok kullanan bu kavmi, Hunlarla aynı saydı, hatta Hun olarak adlandırdı. On birinci yüzyıl sonrasında yazılan Macar destanına göre de Macar ve Hun aynı kavimdir ve ilk Macar kralı olarak kabul edilen Arpad, doğrudan Attila’nın soyundan gelir. Arpad, meşru mirası olarak Attila’nın ülkesini işgal etmiştir. Macarların Buda, Almanların Ecilburg adının verdiği başkenti, bizzat Attila kurmuştur. Attila kavminin devamı olan Sekeller de Arpad’ın yurt tutuş mücadelesinde onunla birlikte savaştı. Bu da Macarlar ile Attila’nın soy akrabalığının bir göstergesi olarak kabul görür.

Macar sarayında on birinci yüzyılda Attila hatırasının canlı biçimde yaşadığının pek çok başka tanığı da görülür. Örnek olmak üzere; Macar kral ailesi, Attila’nın dünya devletini kurduğu bilinen “Tanrı’nın kılıcı”nı korumuştur. Attila’nın bu sihirli kılıcıyla ilgili Avrupa halklarının hemen hepsinde çeşitli efsaneler görülür.

Kişi adı olarak Attila, Macarlar arasında Attila, Atila, Ethela, Etele, Etila biçimleriyle tarihi kaynak ve kayıtlarda karşımıza çıkar. Bugünkü Macaristan’ın Somogi eyaletinin Atala ilçesi de Attila adıyla ilgilidir ve bu ad ile on birinci yüzyıl kayıtlarında da karşılaşılır.

Macar efsanesine göre Attila’nın özellikleri; esmer benizli, parlak kara gözlü, geniş omuzlu, mağrur tavırlı, alçak boylu, Hun sakallı, savaşlarda kurnaz, sağlam vücutlu, âlicenap, silahları zarif, çadırı ve giyimi temizdir. Dolapta para bulundurmaktan hoşlanmaz, cömert ve dostane tabiatından dolayı yabancı milletler kendisini sever, çok sert mizaçlı olduğu için de Hunlar ondan korkarmış. Çeşitli ülkelerin geleneklerine göre donattığı çadırlarından biri çok görkemliymiş. Bu çadır, olağanüstü surette birbirine bağlanan altın levhalardan oluşmuş olduğundan insan, isteğine göre dağıtır ve tekrar kurabilirmiş. Bu çadır, son derece şaşırtıcı güzellikte hazırlanmış değerli taşlarla birbirine bağlanmış parçalardan oluşmaktaymış. Ağılları her ülkeden çeşitli atlarla dolu olurmuş, ancak onları öyle cömertçe dağıtırmış ki elinin altında bir iki at zor bulunurmuş… Attila ile ilgili bu anlatılanlar, Orhun anıt-yazıtlarında karşımıza çıkan gözünü budaktan sakınmayan, bir yandan da açları doyurup çıplakları giydiren kağanların özelliklerini andıran tanımlamalardır.

Günümüzde artık halk arasında Attila efsanelerini okul kitapları, halk için yazılan kitaplar ve şairlerin yazdığı şiirler yaşatmaktadır. Bugün halk arasında her zamankinden daha çok Attila efsanesi görülür. Sıkıntılı zamanlarda atalara sığınma, onların ruhlarından yardım umma, insanoğlunun eski alışkanlıklarındandır ve bu durum hemen her millette görülür. Çağdaş kuşakları bu anlamda etkilemek, onlara yeni amaçlar göstermek için sıklıkla tarihin tahrif edildiğini, bir araç olarak ondan yararlanılmak istendiğini görürüz. Attila da bugün Macarlar için zor zamanlarında tutunacakları ve kendilerini kurtaracak bir kahraman kişilik durumundadır.

Macarlar hiçbir zaman Attila’ya ve kavmine Batılıların kindar gözüyle bakmadı, Macarları bundan alıkoyan yalnız kan akrabalığı inanışı değil, doğudan gelen ve Türk karakteri gösteren bozkır kavimleri ile aynı anlayışa sahip olmaktı.

Macarların Arpad hanedanı hükümdarları ve Ortaçağ Macarları, Attila anlatılarını, doğunun tarihi anlatılarıyla birleştirdikleri gibi, koruyucusu kesildikleri Hıristiyanlık ile bile kaynaştırdılar. Böylece Attila, Macar kimliğinin ve tarihinin vaz geçilmezi oldu, hatta Macarlar milli kimliklerini önemli ölçüde Attila ve Arpad üzerine inşa ettiler. Macarlar kendilerini Hıristiyanlık dininin koruyucusu olarak görüp bu din uğruna her mücadelede yer almalarına rağmen, Batı, onların bozkır karakterini ve hatta Attila ile ilişkilerini hiçbir zaman unutmadı ve onları asla kabullenmeyip dışladı, Macarlar da hep bu durumun farkında olarak yaşadı.