Okan Tosun: “Suriye’de, Irak’ta, Kerkük’te, Erbil’de, Musul’da özellikle Telafer’de vefalı Türk bekleniyor”

Anda Kardeşe Vefa Derneği Başkanı Okan Tosun ile Anda Kardeşe Vefa Derneği’nin faaliyetleri hakkında konuştuk.

Anda Kardeşe Vefa Derneği olarak 2014 yılında bir grup gönüllünün bir araya gelmesi ile başlamış bir hareketsiniz ve 2016 yılında bu hareket bir resmiyet kazanmış. Bu derneği kurmadaki amacınız nelerdi? Bu kuruluş hikâyesini bizlere anlatabilir misiniz?

İlk yola çıkarken dernek, kuruluş kurmak gibi bir gayemiz yoktu. Hareketin büyümesi ile beraber işi resmileştirerek daha sonraki yıllara taşıma kararı aldık. Anda Kardeşe Vefa Derneği’ni kurarken, daha doğrusu bir araya gelirken Ankara’da Irak’tan gelen Türkmen ailelere yardımla başlamıştık. Onlara kıyafet ve gıda yardımı yaptık. Daha sonra bir vesileyle Türkmen Dağı’na geçtik. Türkmen Dağı’ndaki Türkmenleri görünce biraz daha Türkmen Dağı’na yoğunlaştık. Akabinde Yayla Dağı’na geçtik. Türkmen Dağı ile Yayla Dağı’nı birbirinden ayırmamız mümkün değil çünkü mücahitlerin aileleri de Yayla Dağı’nda idi. Böylelikle biz Yayla Dağı’na da yardım etmeye, onlarla da birliktelik yaşamaya başladık.

2016 yılında resmiyete geçmemizle beraber Kızılay ve AFAD ile resmi olarak çalışmaya başladık. 2017’de AFAD’a ayni bağış rakamımız 3.700.000 TL civarında. Onun haricinde kendi götürdüğümüz tırlar ve dağıttığımız zekâtlar, fitreler, ilgilendiğimiz öğrenciler bu kapsamın dışında.

Anda Kardeşe Vefa’yı neden kurduk, daha doğrusu bu kuruluş nereden çıktı? Ben, 1991 yılında Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nda, lise çağlarında yaz tatillerinde vakfa gidip gelirdim. Muhsin Yazıcıoğlu’nun da başkanlığını yaptığı bir vakıftı. Cezaevindeki ülkücülere ve dışarıdaki ailelerine maddi yardım yapan bir vakıftı. Vakıf kültürümüz orada oluşmuştu. Sonra baktık ki biz bilinçaltında Ülkücü Hareket’ten gördüğümüz, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan gördüğümüz bu vakıf anlayışını 2010’lu yıllara yansıtıyoruz. Anda Kardeşe Vefa Derneği bu şekilde gelişti. Bugün Balkanlar’da, Irak’ta ve Suriye’de aktif faaliyet yapıyoruz. Yine Afrika’nın bazı ülkelerinde, Moğolistan ve Kazakistan’da da faaliyetlerimizi gösteriyoruz.

Ülkemiz içinde ve dışında birçok yardım ve arama kurtarma faaliyetlerini organize ettiğinizi söylediniz. Bunlardan bahseder misiniz?

Biz aslında Anda’yı iki prensip üzerine imar ettik. İlk olarak Ülkücü Hareket’ten gördüğümüz o vakıf anlayışı ile bir vakıf oluşturduk. İkincisi de arama kurtarmanın çıkış süreciydi. Burada da, 2009 yılında Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştüğünde oradaki kurtarma çalışmalarına arkadaşlarımızla beraber sivil olarak katılmıştık. Muhsin Yazıcıoğlu’na gösteremediğimizden yola çıkarak arama kurtarmayı kurduk.

Buradaki bizim en büyük düşüncemiz şu idi. Millî, bu devleti, bu milleti seven, milleti için fedakârlık ve hizmet yapabilecek arkadaşları bir araya getirerek bu alanda da milletin hizmetkârlığını yapmaktı. Şu anda aktif olarak 4 ilde arama kurtarma ekibimiz var. Şu an olası sel, deprem gibi durumlarda AFAD ve diğer kurumlarla beraber koordineli olarak aktif rol oynuyoruz. Yine bu sene kurduğumuz su altı arama ve kurtarma ile Güneydoğu’daki barajlarda boğulma hadiselerine karşın arama ve kurtarma ekibimizi oluşturduk. Bursa’da doğada ve dağda arama kurtarma üzerine, Manisa’da yine dağ arama kurtarma üzerine, Tekirdağ ve Ankara’daki arama kurtarma ekiplerimiz de kendilerini geliştirdi. 2020’nin ilk çeyreğinde en az 20 ilde aktif arama ve kurtarma ekibi kurmak hedefimiz var.

Biz kendimize şunu da ispat ettik. Bu iş böyle çok ciddi finanslarla, desteklerle, arkasında bir güç barındırarak oluşabilecek bir sistemken özveri ile de bu işin başarılabileceğini, böyle bir kuruluşun oluşabileceğini gördük. Bizim çürük imkânlarla kurduğumuz arama ve kurtarmanın aşağı yukarı 1.000.000 TL civarında maddi ekipmanı var. Bunları da biz aidat sistemi ile arkadaşların özverisi ile bizlere gelen bağışların bir kısmı ile temin ederek oluşturduk. Ben inanıyorum ki, birkaç sene içerisinde ciddi manada büyüyecek. Çünkü insanların bu konuda teveccühü var. İnsan gücü çok fazla ve insan gücü çok fazla olunca da arama kurtarmada başarısız olmak imkânsız oluyor.

Geçtiğimiz senelerde Suriye’de, Fırat Kalkanı Harekât Bölgesi’nde, Zeytin Dalı Harekâtı Bölgesi’nde, Hatay Yayladağı’nda birçok faaliyetlerde bulundunuz. Bölgedeki mazlumların ihtiyacı olduğu anda mazluma Yunus oldunuz ve bizleri oralarda temsil ederek Türk’ün vefalı eli oldunuz. Oralarda neler gördünüz? Ne gibi sıkıntılarla karşılaştınız?

Suriye’de, Irak’ta, Kerkük’te, Erbil’de, Musul’da özellikle Telafer’de vefalı Türk bekleniyor. Biz oralara gittiğimizde şu sitemlerle karşılaştık. Mesela, İran iç siyaseti olaya bu kadar müdahilken, İran buradaki hadiselerde bu kadar aktifken siz neden yoksunuz? Biz sizin parçanız değil miyiz? Biz hala kendimizi Türkiye’ye bağlı olarak görüyoruz, gibi sitemlerle karşılaşabiliyoruz. Buradaki Türkmen gerçeği, belki devletin imkânsızlıklarından veya başka şeylerden dolayı 1923’ten bu tarafa zaman zaman unuttuğumuz zaman zaman ötekileştirdiğimiz, hatırlamadığımız, zaman zaman hatırlarsak sırtımıza bir yük daha biner diye hep erteleyip bir sonraki nesillere ötelediğimiz bir hadise aslında. Bizler sorumluluk olarak şöyle bir şey ile karşı karşıyayız. Ya biz de bir sonraki nesle öteleyeceğiz bu sorunu ya da sorunu -ıstırap verse de- torunlarımız, çocuklarımız rahat etsin diye çözeceğiz. Bu anlamda, biz de bir temel taşı oluruz niyetiyle çıktığımız bir vefa yolculuğu var.

Bu gerçeklerin hepsi Suriye için de geçerli. Fırat Kalkanı veya Zeytin Dalı bölgesinde hep beklenen Türkiye. Bir gün Türkiye’ye bağlanırız umutları hep ayakta durmuş. Bu umudu hiç kaybetmemişler. Ama biz bazı imkânsızlıklardan, idarecilerimizin görmezden gelmelerinden kaynaklanan, onları hep yalnız bırakma hadisesi ile de baş başayız. Bugün bu sorunla yüzleşiliyor. Bu sorunu çözmek için devleti ile STK’ları ile bir çaba sarf ediliyor mu derseniz? Yeterli veya yetersiz bir çaba sarf ediliyor. Bizim orada askeri olarak var olmamızla beraber STK’lar ile de var olmamız gerekiyor. Çünkü buranın insanı her ne kadar Kur’an dilini ana dili olarak kullanıyor olsa da İslam’ın hep yanlış anlaşıldığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kültürümüz kadar İslam anlayışımızı da buraya taşımamız gerekiyor. Buraya bu öğretiyi aşılamamız gerekiyor. Yani sevginin, şefkatin, merhametin üzerine bir İslam anlayışına ihtiyaçları var. Zaten buradaki en büyük sıkıntı da buradan kaynaklanıyor. İnsanlar birbirlerini Allah’ın gazap sıfatları ile korkutup yine kendilerini Allah’ın gazap sıfatlarının temsilcisi olarak görüp birbirlerine zulmediyorlar. Buradaki insanlara kardeş olmayı, sevgiyi, insanlığı tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü yaşadıkları baskılar, son 10 yılda yaşadıkları savaşlar, insanlığı, sevgiyi unutturmuş. Mesela okullarda şöyle bir sıkıntı oluyor. Kardeş, abisi veya ablası tarafından darp ediliyor, şiddet görüyor. Biz çocuğun abisi veya ablası ile konuştuğumuz zaman çocuk bize “Başka ne yapabilirdim ki?” diyor. Yani sevginin bir alternatif olduğunu bile bilmiyor çocuk. Sevginin ne olduğunu bilmiyor. Çünkü babasından veya oraya İslam’ı getirdiğini iddia eden bazı terör örgütlerinden -bunun içerisine DAEŞ’i de katabiliriz, Nusra’yı da katabiliriz- hep şiddet görmüşler. Şiddeti de bir hayat tarzı halinde öğrenmişler. Böyle olunca o çocuktan şefkati, sevgiyi göstermesini beklemiyorsunuz.

Burada bizim girdiğimiz bölgelerin tamamı Türkmen ağırlıklı bölgeler. Bir tek Zeytin Dalı bölgesinde -biliyorsunuz bir kısmı Kürtleştirilmiş Türkmen ağırlıklı bir bölgedir- birçok Kürt köyü diye gittiğimiz yerlerde Türkçe ile karşılaşınca, “Siz Türkmen misiniz?” diye sorduğumuzda “Hayır, biz Kürdüz ama dedemiz Türkmen’di”  tabiri ile karşılaşıyoruz. Kürt kültürü diye yaşadıklarının çoğu Türkmen kültürü. Gittiğimiz her yerde ilk aldığımız tepki şu idi. Siz de bize zulüm edeceksiniz. Çünkü daha önce gelen PYD, Esad rejimi veya bölgesine göre DAEŞ bölgeye kendi idaresini koyabilmek için zulümle hareket etmiş. Bizden de böyle bir beklentileri vardı. Bunun kırılması 1-2 ay sürdü. Bölgedeki Kürtlerle konuştuğumuz zaman şunu söylüyorlar. “Biz çok korkmuştuk, o gün belki dile getirememiştik. Sizlerin bize zulümle davranacağınızı ama sizin bize şefkatten başka hiçbir şey getirmediğinizi ancak iki aydan sonra anlayabilmiştik.” diyorlar. Bizimle ilgili düşünceleri değişmemiş. Bizlere karşı eylem hazırlığında olan yan komşularını kendi komşuları tarafından, “Bunlar size zarar verecekler, bunun evinin altında bir hücre evi var, cephanelik var.” gibi sözlerle kendi bölgelerindeki durumu çözmeye başladılar. Girdiğimiz her bölgede, ilk olarak askerin şefkatini gördüler. İkincisi bölgeye giren STK’larımızın aslında onları kardeş olarak sevdiklerini ve kendi çoluğunun çocuğunun rızkından artırıp getirdiği paralarla onların ayakta durmasına katkı sağladıklarını gördüler. Özellikle bölgedeki Suriyelileri, Türkmeni ile Arap’ı ile Kürt’ü ile bizim hitap ettiğimiz şu an için idareciliğini yaptığımız, bugün tekrar yapılandırmamız lazım. Türkiye’nin gölgesi altındayız gibi bir çaba varken Türkiye’deki Suriyelilerin bir kısmında da biraz daha rahat bir şekilde Türkiye’nin içinde asimile olalım, karışalım gibi bir tavırları var.

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da HDP il binasının önünde eylem yapan ailelere Anda Kardeşe Vefa Derneği olarak kumanya dağıttınız. Terör yanlısı bir ajansın haberi üzerine kumanya dağıtan dernek gönüllülerinin polis olduğu haberi yapıldı. Bu meseleyi bizlere anlatabilir misiniz?

Bugün 17. günü olan, Diyarbakır’da Hacer annenin başlattığı eylemin neticesinde çocuğunu geri almasıyla ile beraber başlayan ve annelere ilham kaynağı olan, bugün itibariyle de 34 aileye ulaşan HDP Diyarbakır İl binasının önünde eylem yapan anneler grubu var. Toplumun önce şu önyargıdan kurtulması gerekiyor. Buradaki anneler rica üzerine HDP binası önünde değiller. Herhangi birinin ricası ile değil. Burada çocuklarını alana kadar kalacaklarını ve onlardan çocukları alacaklarını sert bir dille belirterek HDP binası önünde duruyorlar. Ailelerin bir bölümü çocuğu asker veya polisken, PKK tarafından kaçırılmış Kürt olmayan Anadolu’nun değişik yerlerinden annelerimiz. Yaklaşık 5 yıl içerisinde çocuğu kaçırılıp herhangi bir yanıt alamayan anne de var üç buçuk yıl önce kaçırılmış bütün kapılar yüzüne kapatılmış, net bir bilgi verilmemiş anneler de var. En son çare olarak, Hacer annenin o başarısını da gözeterek HDP il binasının önünde eylem yapıyorlar.

İlk günün ardından bugüne kadar bu insanların günlük gıda ihtiyaçlarını, yemek ihtiyaçlarını sağlıyoruz. Bu arada terör örgütü yandaşları ile beraber HDP bizi karalama çalışmasına girdi. Önce bizim polis olduğumuzu söylediler. Reklam boyutundan ziyade oradaki haklı direnişe destek verebilmek için oradayız. Biz Türk milliyetçisiyiz. Kürt ananın da yanında oluruz, olmalıyız düsturunu ortaya koyabilmek için oradaydık. Bunu yaparken de reklam diye bir derdimiz olmadığı için normal dernek tişörtlerimizle gitmedik oraya. Ama önce bizi polis olarak gösterdiler. Bu işi polis organize ediyor dediler. Biz de şöyle bir tedbir aldık. Devletimizin bizden dolayı bir zarar görmemesi, zan altında kalmaması için dernek tişörtleri ile beraber dağıtmaya başladık. Arkasından devletin kurdurduğu farklı bir STK, istihbarat olduğumuzu söylemeye çalıştılar. Bizim de bunlara karşı açıklamamız oldu. Zaten 5 yıllık süreç içerisinde herhangi bir kurum veya kuruluşa bağlı bir şekilde hareket etmedik. Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir kurum ve kuruluşu ile direkt olarak bağımız yok. Tek bağımız şerefle bu kimliği taşımaktır. İçimizde memur olan, öğretmen olan arkadaşlarımız var. Ama herhangi bir kurum veya kuruluşa bağlı değil. Bununla ilgili açıklama da yaptık. Ama onlar insanların bilmesini istediği şeyler üzerinden bizi vurmaya çalışıyorlar. Biz buna aldırış etmedik. Desteğimize bu süreç boyunca devam edeceğiz. Devam etmeliyiz. Şundan dolayı, geçtiğimiz gün Diyarbakır’daydım. Annenin bir tanesi bana “Son paramızla elektrik faturasını yatırmak yerine bilet alıp buraya geldim. Eğer sizler burada bize destek vermeseydiniz bizim yiyecek ekmeğimiz de yoktu. Gelip gitmeye yol paramız da yoktu. Belki bu direniş iki günde kırılacaktı.” demişti. Ailelerin bizden destek olmadan bu eylemi sürdürmeye pek de mecalleri yok. Başka STK’lar da yavaş yavaş destek vermeye başladıklarında biz kendimizi yavaş yavaş çekeceğiz.

Önümüzdeki seneler içinde Anda Kardeşe Vefa Derneği olarak neler yapmayı planlıyorsunuz? Ne gibi planlarınız var?

Anda Kardeşe Vefa Derneği olarak 2020’nin ilk çeyreğine kadar 12 ilde aktif arama-kurtarma ekibi kurmayı hedefliyoruz. Bu ekiplerle 2020’nin sonuna kadar 30 ilde aktif bir şube yapısına sahip olmak istiyoruz. Dediğim gibi, bunları kontrollü yapmaya çalışıyoruz. Çünkü dışarıdan herhangi bir müdahaleye açık olsun da istemiyoruz. Arkadaşlarımızın niyeti tamamen bizim niyetimiz ile örtüşsün istiyoruz. Onun haricinde doğa sporları kulübü gibi bir projemiz var.

Düşüncelerimizden bir diğeri ise Ankara’da gençlik merkezi açmak ve bu bölgenin gençlerine sağlıklı bir hayat tarzı aşılayabilmektir. Milli ve manevi değerlere onları taşıyabilmek gibi bir derdimiz var inşallah. Ankara’da bir gençlik merkezi açacağız. Daha çok mazluma ulaşmak gibi bir derdimiz var. Netice itibariyle atalarımızın hitap ettiği kıtaların tamamında tüm mazlumlara hitap etmek gibi, onların dertleriyle dertlenmek gibi bir derdimiz var. Yine 2020’nin başında Kıbrıs’taki şubemizin biraz daha güçlenmesini ve oradaki gençlik merkezinin açılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bununla ilgili de önümüzdeki haftalarda Kıbrıs’a gideceğiz. Çünkü Kıbrıs bizden gitgide uzaklaşmaya başladı. Kıbrıs bizim için çok önemli bir alan. Oradaki insanlara da el atmak gibi bir derdimiz var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? Neler söylemek istersiniz?

Özellikle son 20 yıldır yaşadığımız, milliyetçi camianın, Ülkücü hareketin en büyük sıkıntılarından bize yakın bize bakan yönüyle bahsetmek istiyorum. Biz yaklaşık 20 yıldır şundan uzaklaştık. Bizim ağabeylerimiz, babalarımız üzerine düşen misyonu fazlası ile -80 öncesinde 80 sonrasında- yerine getirmişlerdir. İnandıkları her şeyin uğrunda söylemini eylem haline getirmiş insanlar. Biz onların çocukları olarak söylemi eylem haline getirmekten uzaklaşmış durumdayız. İnanıyoruz ama neye inandığımızı bilmiyoruz. Seviyoruz ama neyi sevdiğimizi bilmiyoruz. Gerçekten bizim Turan diye bir derdimiz varsa, Türk birliği diye bir derdimiz varsa bunun için el birliği ile bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Anda olarak biz, yakın coğrafyamızda ve coğrafyamızın içerisindeki millettaşlarımız başta olmak üzere mazlumlara el uzatmak gibi bir durumun Turan’a ve Türk Birliği’ne faydalı olabileceğine inandığımız için varız. Diğerlerinin de kendilerini ciddi anlamda geliştirip söz sahibi olacak idareciler haline gelmek gibi bir idealinin olması lazım. Ben üzülerek söylüyorum, özellikle son 5-6 yıldır bizim insanımızın tamamının uzman asker olmak, polis olmak gibi düşünceleri var. Apo’nun 80’li yıllara ait günlüklerinden bir tanesinde örgütün üst düzey yetkililerinden istediği, gençlerimizi siyasal ve hukuk fakültelerine yönlendirin. Dikkat edersek siyasal ve hukuk fakültelerinin tamam PKK sempatizanı ile doludur. Onlar idareye talipler. Biz de hizmete talip olduk. Biz de hizmet etmeliyiz. Birilerimiz asker, polis olmalı ama hep ölüme talip olmamamız lazım. Yaşatmaya yönelik idareciler olmaya da talip olmamız lazım. Bunun için özellikle genç kardeşlerimizin okurken özellikle idareye yönelik üniversiteler seçmeleri ve bu konuda da gerçekten kendilerini yetiştirmeleri gerekiyor. Bizler yardım dernekleri, arama kurtarma dernekleri olarak ancak soruna lokal olarak cevap veriyoruz. Ama gerçek idealistler, yetişmiş arkadaşlarımız bu savaşların, mağduriyetlerin önüne geçebilecek idareciler olabilirler. Hem bize görev düşmemiş olur. Rabbim kimseyi bize ihtiyaç duyar hale getirmesin. Bu sorunları bitirecek insanlara ihtiyacımız var. Özellikle genç arkadaşlar kendi alanlarında en iyiler olsunlar.