Bilge Erdem Kalemoğlu: “Onun için sadece ülküsü, sevdikleri ve dostları vardı”

Ülkücü Hareket’in ağabeyi Galip Erdem’in vefatının 22. yıldönümünde kızı Bilge Erdem Kalemoğlu ile Galip Ağabey’i konuştuk.

Galip Erdem’in hayatına baktığımızda çok farklı bir hayatının olduğunu görüyoruz. Bu hayat içerisinde onun insanlarla ilişkisi nasıldı? Siz kızı olarak onun hayatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Babam, çok tembel bir adamdı. 38 yaşında dul kalmış ve bir daha evlenmemiş bir adam. Tavada yumurta yapmasını dahi bilmezdi. Dünya nimetlerinden tamamıyla vazgeçmiş bir adamdı. O yüzden para ile kadın ile makam ile alakası yoktu. Onlara karşı herhangi bir sempatisi hiçbir zaman olmadı.

Onun için sadece ülküsü, sevdikleri ve dostları vardı. Onun özellikleri arasında fedakârlık vardı. Çok fedakâr bir insandı. Öyle olmasaydı zaten Galip Erdem olamazdı. Bugün herkes Dündar Taşer olabiliyor mu? Hayır. Yani herkes Dündar Taşer olamaz. Bu o kadar zor bir şey ki.

Babam ülkücüler dışında kimseyi sevmezdi. İnsan olarak kibar davranırdı. Çok net bir insandı. Ortası, renkleri olmayan bir insandı. Karşısındaki kişi ülkücü ise o kişiyi seviyordu, ülkücü değilse o kişiden pek hoşlanmazdı. Hani yumuşak kalpli insanlar vardır ya babam da öyleydi. Çocukları, hayvanları, bitkileri sever ama insanlar konusunda dediğim gibi çok kesin bir ayrımı vardı. Ülkücüleri severdi ülkücü olmayanları sevmezdi. Ülkücülerin de birbirini sevmesini çok istiyordu. Zaten en üzüldüğü şey de buydu. 1980 sonraki küslüğünün de kendisine olan davranışlarla herhangi bir alakası yok. Birbirlerine olan davranışlarıyla alakasından dolayı küstü. Yoksa kendisine olan davranışlarda hiç bir sıkıntı yoktu. Babam her zaman sevildi her zaman saygı duyuldu.

Her ülkücü gibi babam da kitap okurdu ama babam farklı kitaplar da okurdu. Mesela Nietsche’yi, Kafka’yı okurdu. Bu tür yazarları da okurdu. Onun özelliği buydu. Evet, yoksa hepimiz kitap okuyoruz ama onun farkı her kitabı, her gruptan her şeyden okumasıydı.

Küçük yaşlarda esir Türkleri kurtarmak için yola çıktığı anlatılıyor. Bize bundan bahsedebilir misiniz?

Babam tam bir turan hastasıydı. Hayatındaki en büyük amacı Tanrı Dağları’na gidip Kürşad gibi at koşturmaktı. Bu düşünce çok küçükken felan değil 18 yaşında da böyle düşünüyordu. Siz nerden biliyorsunuz diye sorarsanız ben de günlüğünü buldum, günlüğünden okudum. Erzurum Lisesi’nde okurken bir arkadaşıyla beraber ata toprağı olduğu için Azerbaycan’ a gitmek istiyor. Plan yapıyorlar ve yola çıkıyorlar. Sağ olsun bir emniyet personeli bunları yoldan geri çeviriyor. İyi bir insan belli ki bunlara güzel bir nasihat verip geri gönderiyor. Daha sonra babam Namık Kemal Zeybek Kültür Bakanı olduğu zaman orada müşavir olmuştu. O dönemde hayaline kavuştu.

Bir belgeselde size kendi ülküsünün tarifini yaptığını anlatıyorsunuz. Galip Erdem ülkücülüğü nasıl tarif ediyordu? Ülkücülük anlayışı nasıldı?

1980 dönemi, ülkücülerin en çok medyada hırpalandığı bir dönemdi. Ülkücüler, ‘katil ülkücüler, çete’ gibi ağır suçlamaların olduğu dönemlerdi. Ben de 12 yaşındayım tabi çocuk aklı etkileniyorsunuz. Bu ülkede solcular niye öldü? Sonra ülkücülerin çok kötü olduğuyla ilgili ciddi bir psikoloji var. Babama geldim ve sordum: “Baba ülkücüler iyi diyorsun, solcuların yanlış tercih yaptığını söylüyorsun ama iyi solcular da var, kötü ülkücüler de var. Bunun ayırımını nasıl yapacağız?” Bana verdiği cevap şuydu: “Kötü ülkücü olmaz. Yanlış terimleri bir arada kullanıyorsun.” Ben de “Nasıl yani?” dedim. Babam da “Ülkücü, inandığı ülküsünü kendisinden ötede tutan, hayatındaki bütün sevdiklerinden ötede tutan insandır. Bu kadar zor bir şeyi başaran insanın kötüsü olmaz.” dedi. O zaman çok etkilenmiştim. Bu yüzden ülkücülüğü yanlış anlayan ve yanlış uygulamalarda bulunan insanlara çok sinirleniyordu. Yani bir insan kendisine ülkücü demek zorunda değil ama diyorsa bu vasıfları taşımak zorundadır.

Ülkücülük konusunda 1980 öncesi tavrı, çok keskin kuralları olan, esnekliği hiç olmayan biriydi. Özellikle, onun inandığı bir dava var. Bu davada hiç sapmadan dümdüz yürüdü. Ama 1980’den sonrası daha yumuşak bir adam, daha hoşgörülü. Ülkücülük ile başka kelimeleri bir araya getirmeyen babamın getirdiğini görüyoruz. Mesela ülkücü mafyasını asla tahammül edemeyen babamın daha yumuşak daha hoşgörülü bakmaya başladığını fark ettim. “O çocukların da yapabilecekleri bir şey yoktu” derdi. 1980 öncesi ve sonrasının arasındaki fark bu. Yoksa görüşlerinde hiçbir değişiklik olmadı. İnandığı değerler, her şey aynıydı. Demirel ile Özal ile de takıştığını biliyoruz. Meydan okumayı seven bir kişiliği vardı.

Galip Erdem’in 12 Eylül döneminde hayatının biraz değiştiğini görüyoruz. Mesela bu dönemde avukatlık yapıyor. Bize hayatının bu yönünden bahsedebilir misiniz?

12 Eylül dönemi avukatlık yaptığı bir dönemdir. Babam hukuktan mezun olmuş biriydi ama “Hukuku bil ama inanma” derdi. Avukatlık cübbesini bile almamış. “Bir davaya katıldım. O davadan tiksindim avukatlığı bıraktım.” diyordu.

12 Eylül döneminde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası dolayısıyla birlikte ilk davasını aldı. 200’den fazla sanığı oluyordu. Bu döneme baktığımızda bir yandan Avukat Şerafettin Yılmaz da ağır suçları üstlenmişti. Babam daha çok idareci, yönetici kesim ve daha hafif suçları üstlenmişti. Avukatlık yapmasındaki en önemli sebeplerden birisi de şuydu: Avukatların sanıklarla haftada bir gün veya iki gün görüşme hakkı vardı. Bu görüşmeler çocuklar için o kadar önemliydi ki. Orada moral veriyor, bir istekleri var mı soruyor, isteklerinin yerine getirilmesini sağlıyordu. Aslına baktığımızda da avukatlık yapmasının tek gayesinin de bu olduğunu söyleyebiliriz. Onları, ülkücüleri, hayatta en çok sevdiği insanları görebilmek onlara manevi anlamda destek olabilmek için.

O hapis yatan ülkücüler için şöyle bir suçluluk hissediyordu. “Şimdi benim yüzümden içeri girdiler. Ben onları senelerce eğittim, bu düşünceleri ben aşıladım ve o düşünceyi taşıdıkları için şimdi onlar içeride ben dışarıdayım.” Babamın dışarıda kalması tamamen tesadüfi bir olaydır. Kızgınlık anında çok da iyi tanıdığımız biri, adını eğitimci listesinden siliyor. Eğitimci listesinden adı silinince babam da içeri girmiyor. Sonra girmek için çok uğraştı. Baktı ki giremiyor o zaman hapiste yatan ülkücülerin avukatlığını yapmaya başladı. Önemli olan avukatlık kısmı değildi tabi ki. Hapiste kalanlara hem maddi hem de manevi destek kısmıydı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun çok güzel bir sözü vardır “Biz namusumuzu Galip Erdem’ e borçluyuz” diye.

12 Eylül döneminde ‘mektup’ adı altında yardımlar yapılıyordu. Babam milliyetçi çizgide olan herkesin ayağına gidip mektup almak için uğraştı. Çoğu insan da verdi. Hatta şöyle bir hikâye anlatayım size. Böbrek ameliyatı olacağım diye insanları toplayıp insanlardan para topladıktan sonra “Yardımlarınız için teşekkür ederim” deyip onu da yardım parası olarak katıyor. Kabul etmediği tek para, davasına ihanet ettiğine inandığı insanların parası oldu. Böyle de çilekeş biriydi.

Bizimle Galip Erdem’i konuştuğunuz için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.