İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ooo, Bizans Kargası Polemon Da Buradaymış!

Dünya sinemasının havada üst üste üç takla atarken elindeki altı patları yan tutarak dört el ateş edebilen tek oyuncusu Cüneyt Arkın’ın bizim kuşakta ve pek çok genç kardeşimizde bıraktığı ölümsüz “Son Türk Kahramanı” algısını besleyen asıl dönem, kendisinin polisiye bombastik filmler çevirdiği yıllardan ziyade peş peşe tarihi filmler çevirdiği senelerdir. Çevrilen filmin bütçesinin ortalama bir taşra nişan töreninin limonata-kuru pasta maliyetini ancak karşılayacak düşüklükte olmasının yol açtığı bazı istem dışı trajikomik haller bir tarafa, yaşamını ortaya koyarak bizlere armağan ettiği bu eserlerden ötürü kendisine hürmette kusur etmemekle yükümlü olduğumuzu düşünüyorum. Tabi bu durum, Cüneyt Ağabeyimizin filmlerinde geçen birbirinden fantastik repliklere O’nunla beraber gülümsememize engel değil. Kaldı ki Cüneyt Arkın’la 90’larda canlı bir televizyon yayını için Boğaziçi’ne geldiğinde tanışmıştık. Kendisiyle dalga geçebilme yeteneğine ve bu olgunluğun kaynağı olan zeki ve mütevazı kişiliğine hayran kalmıştım. Dolayısıyla söz konusu olan O’na gülmek değil, O’nunla birlikte tebessüm etmek.

İşte internet ortamlarında dolaşıp duran bu afacan repliklerin en önemli kaynaklarından birisi de “Battal Gazi’nin Oğlu” filmidir. Bundan yaklaşık çeyrek asır önce -evet, o kadar yaşlıyım!- Kuzey Kantin’de, final döneminde, ders çalışarak sabahlamaktan beyni hafiften tütsülenmiş öğrenciler olarak alkış tempo izlediğimiz bu filmin seyri onlarca canlı performansa taş çıkartacak bambaşka bir keyifti. Burada yazmaya başlasam yazımızın boyutlarını aşacak pek çok eşsiz an, unutulmaz söz, absürt mizansen barındıran bu kült yapımdan şimdilik sadece başlıktaki karakteri ele almakla yetinelim.

“Kancık gövdesinin ödlek bedeninden ayırılması” tehdidiyle muhatap olan ve Bizans Kargası olarak nitelenen Polemon gerçekten filmlerdeki ilgiyi asıl ayakta tutan kötü karakterleri çok güzel temsil ediyordu.

İşte ekonomide de bazı “kötü adam” kabul edilen kurumlar vardır ki bizler bu sohbetimizde bunlardan birisini irdeleyip -hırsızın günahı belli de- ev sahibinin kabahatlerini ortaya koymaya çalışacağız.

Efendim, mevzumuz şu meşhur dış mihraklar (!) Yok, yok, öyle değil. Sizleri ata sporlarımızdan komplo teorisinin derinliklerine sürüklemek değil niyetim. Sadece bir devletin uluslararası piyasalardan nasıl borçlandığına bu borçlanmanın tarafları ve araçlarıyla kısaca değinmek istiyorum.

Kamu borçlanma aracı olarak sayılan dış borç, ülkemizin müzmin sorunlarından tasarruf açığının arzu edilen noktaya taşıyamadığı kaynaklara destek olarak alınmaktadır. Bunun dışında döviz alanında ödeme gücü oluşturmak için başka ülkelerden geri ödemeli veya ödemesiz şekilde alınan borçlanmalar da bulunmaktadır. Örneğin ülkemiz kendi kaynaklarına ek sağlamak ve döviz desteği almak için ülkelere borçlanmaktadır.

Bu arada gayet tabidir ki bu durum -dış borçlanma- sadece bizim için geçerli değildir. Diğer ülkeler de uluslararası piyasalardan borçlanmaktadırlar. Genel olarak borçlar, alınan para birimi cinsinden geri ödenmektedir. Eğer dolar ile borçlanıldıysa geri ödeme işlemi de dolar üzerinden yapılmaktadır. Buna karşın borcunu kendi para birimi cinsinden ödeyen ülkeler de bulunmaktadır. Bu ülkeler ise Japonya, Amerika, Almanya gibi ülkelerdir. Bu ülkeleri “imtiyazlı” kılan herhangi bir klübe üyelikten ziyade mevcut ekonomik güçleridir ki günün sonunda hemen hemen bütün mevzuların da gelip düğümlendiği nokta burası olur. Türkiye ise borçlarını aldığı döviz cinsinden geri ödemektedir. Dolayısıyla, hani bazı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi kerameti kendinden menkul, içeriği boş ama ambalajı cilalı paketleri dillendirip dillendirip bir türlü açamayan hayırsız damat kontenjanından bakan eylenmiş kişilerin işaret ettiği yer değil, asıl burası çok önemlidir. Dış borcumuzu kendi bastığımız parayla ödeyemediğimizden döviz kurlarının hoplayıp zıplaması bilançomuzun dış borç kalemini de hop oturtup hop kaldırır.

Kamu otoritesince çoğu zaman düzenli aralıklarla açıklanan dış borç rakamları, yatırımcılara ve ekonomistlere detaylı bilgiler vermektedir. Bu nedenle makroekonomik veriler arasında önem derecesi yüksek olanlar arasında yer alır. Hem ülkeler arasındaki anlamalar hem de şirketlerin aldığı borçlar anlamındaki ilişkiler de bu konuda önem arz etmektedir. Borçlanma konusunu daha iyi anlayabilmek için hakkında bilmeniz gereken çeşitli bilgiler vardır. Şimdi yavaş yavaş bunları irdelemeye başlayalım.

Dış borç, fon açığı olan ülkelerin, fon fazlası olan ekonomilerden yani ülkelerden kendi para cinsinden olmayan paralar şeklinde borçlanması olarak tanımlanabilir. Bizim bu pazarın “iyi müşterisi” olmamızsa yukarıda değindiğimiz tasarruf açığımızdan kaynaklanan işbu fon açığıdır. Ekonomisi güçlü ülkeler, ekonomik açıdan sıkışan ülkelere sıklıkla borç vermektedir. Dış borç, ülkeler arasında ve çeşitli kuruluşlar ile ülkeler arasında sıklıkla görülen ödünç para sistemidir. Zor durumda kalan, ekonomik krizde olan ülkeler, diğer gelişmiş ülkelerden ya da çeşitli kuruluşlardan borç alabilmektedir. Çok sık borç alan bir ülke bu borcunu kapatmak için gerek duyduğu parayı vergilere, zamlara yansıtarak toparlayabilir. İşte tam burası bana biraz tanıdık geliyor! Neyse, biz sohbetimize dış borç türlerine eğilerek devam edelim.

Dış borç kendi içinde dörde ayrılmaktadır. Bunlar;

-Devletlerarası dış borçlanmalar

-Piyasadan tahvil ihracı karşılığında alınan borçlar

-Yabancı bankalara borçlanma

-Uluslararası kuruluşlardan alınan borçlar

Ülkeleri de dış borçlanma stratejileri bakımından ikiye ayırma mümkündür. Birinci kategoride; kendi parası türünden dış borçlanma yapanlar yani ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve Japonya yer alır. İkinci kategoride ise yabancı para türlerinden dış borçlanma yapanlar yani Türkiye, Brezilya, Arjantin, Rusya ve Macaristan yer alır. Ancak kendi para cinsinden borç yapan ülke, bunu dış borç değil iç borç kabul eder.

Bunun yanı sıra ülkeler, ihtiyaçları olan parayı herhangi bir ülkeden almak yerine IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan alabilirler. Ama bunun için ülke sicilinin temiz olması gerekmektedir. Nasıl bir bankadan kredi alacağımız zaman notumuza göre muamele görüyorsak, ülkeler için de aynı durum söz konusudur. Mesela devamlı borç alıp bunları ödemeyen ülkelere IMF veya Dünya Bankası borç vermemektedir. Bu noktada bizim “temiz kâğıdımız” neye benziyor acaba diye üzerinde biraz düşünmekte yarar var aslına bakarsanız.

Eğer bir ülke IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan borç almak istemiyorsa yabancı ülkelerin bankalarından da borç alabilir. Bu durum pek kolay değildir ve bunun birçok farklı ölçütü bulunmaktadır. Bu ölçütlerin başında da iki ülkenin düşman olmaması ve yakın ilişkileri bulunması gerekmektedir. Hani söz temsili, kendisini mahallenin dayısı sanan yarım akıllı bir külhanbeyi gibi sağa sola nedensizce atarlanan bir ülke sadece borç bulmakta güçlük yaşamaz. Bulduğu borcun faizi de ona göre “acı” olur.

Dış borçlanma, gelişmekte olan ülkeler için ulusal ekonomiye net gelir transferi niteliği taşır. Ülkenin dış borç talebi ise devletin temel ekonomik özelliklerinden biri olan iç tasarrufların yetersizliğinden kaynaklanır. Aynı zamanda dış ödeme olanaklarının sınırlı olması da önemli bir sebeptir. Borçlu ülke, ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek için gereken sermaye birikimini iç tasarruf yetersizliği için yapamıyorsa dışarıdan kaynak ithaline başlar. Yani kaba tabirle bir ülkenin dış borcunun yüksek olması, kötü yönetilen bir ekonomiye işaret etmektedir. Ek olarak sürekli dış ticaret açığı veren gelişmekte olan ülkeler, ekonomik kalkınmalarını hızlandırabilmek için ithal etmeye zorunlu olduğu yatırım ürünlerini, ara malları ve teknik bilgiyi borçlanarak karşılamaktadır. Borç sorunu ise dünya ticaret ve sermaye akımlarında yapısal dengesizlikler olduğunun bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Gelişen ülkelerdeki fazla değerli döviz kurları, büyük bütçe açıklarını içeren aşırı genişlemeci politikalar, yetersiz tarımsal üretim, kaynak elde edilmesindeki sorunlar, düşük işgücü verimliliği ve fiyat kontrolleri, ödemeler bilançosu açıklarını genişletir. Bu durum da borç sorununu oluşturan ana konuların değinilen bileşkesiyle başbaşa bırakır bizleri.

Sözün özü, marifet Polemon’u Müslüman mahallesine hiç sokmamak, salyangoz satmasına asla fırsat vermemektir. Yoksa onun ödlek başı kancık gövdesinin üzerinde durmaya devam eder ama bizim bahtsız kellemiz zayıflatılan bedenimize ağır gelmeye başlayabilir.

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler herkese efendim.