Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran: “Türkiye’nin Suriye konusunda eksik bıraktığı şey, aynı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de yaşayan Türkmenlerdir”

Soçi’de 14 Şubat perşembe günü Üçlü Suriye Zirvesi için Erdoğan, Putin ve Ruhani bir araya geldi. Bu görüşmede neler konuşuldu? Genel olarak değerlendirebilir misiniz?

Bildiğiniz gibi 14 Şubat’ta Soçi’de gerçekleştirilen zirve ‘Suriye meselesi’ne çözüm bulmak amaçlı bir zirvedir. Bu zirveye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya’dan Vladimir Putin ve İran’dan Hasan Ruhani katıldı. Neler konuşulduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değildir ancak yapılan açıklamalardan ve özellikle de sonuç bildirgesinden anladığımıza göre değerlendirme olarak şunları söyleyebilmemiz mümkün:

Birincisi, her üç lider Soçi’de yaptıkları görüşmede Suriye’de çözüm için, Suriye’de kalıcı bir barış için birlikte çalışma iradelerini ortaya koymuşlar daha doğrusu yeniden teyit etmişler ve birlikte çalışmayı sürdüreceklerini açıklamışlardır.

Bu zirveden bir başka anladığımız da, her üç lider yine Suriye’nin toprak bütünlüğüne vurgu yapmış, Suriye’nin birlik ve bütünlüğüne bağlı olduklarını net bir şekilde ortaya koymuşlardır.

Üçüncü olarak söyleyeceğimiz de bölgede terörizm ve terörist unsurlarla mücadele edileceğini her üç lider vurgulamıştır.

Bu üç sonuç Suriye meselesinde çözümü sağlayacak ve kolaylaştıracak olan üç unsurdur. Bu üç unsurda sözlerde bir birlik var gibi görünüyor ama terörist unsurlar hakkında her üç liderin de birbirinden farklı düşündüğünü söylememiz lazım. Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda Rusya ile Türkiye’nin hatta İran’ın birbirlerinde farklı düşündüklerini de söylememiz lazım ama bütün bunlar görüşerek çözümlenecek meselelerdir. Görüşmezseniz çözüme varmanız daha da zorlaşır. Dolayısıyla zirvede bunların konuşulmuş olması bile Suriye meselesine bir çözüm bulmak açısından baktığımızda son derece önemli kararlardır.

Bu zirvede Türkiye’nin görüşlerini biraz daha netleştirdiğini daha doğrusu Türkiye’nin görüşlerinin özellikle İran, Suriye ve dünya kamuoyunda biraz daha net olarak ortaya çıktığını ve İran, Rusya tarafından da benimsendiğini söylememiz yanlış olmaz. Çünkü Türkiye ısrarla Suriye’nin toprak bütünlüğüne vurgu yapıyor, Türkiye ısrarla terörist unsurların oradan temizlenmesine vurgu yapıyor ve bölge güçlerinin Suriye’nin çözümü meselesinde küresel güçlerden daha etkin olmaları gerektiğini direkt söylemese bile dolaylı olarak hareketleriyle yaptıklarıyla hep ortaya koyuyor.

Ruhani zirvenin ardından yaptığı açıklamada şunları söylüyor: Bölgede uluslararası hukuktan kaynaklanarak bulunmayan ülkelerin bir an önce ülkeden çıkmasını istiyor. Bu açıklamasında Türkiye’yi de kastettiğini söyleyenler var ama bu çok doğru değil. Çünkü Ruhani aynı zamanda açıklamasında yine Suriye yasal hükümetinin daveti üzerine orada olmayan ve izin almayan güçler bu ülkeyi terk etmelidir derken, Türkiye için de Türkiye’nin 1998’de yapılan Adana Mutabakatıyla orada olduğunu vurgulayarak sanki Türk askerinin, Türk güçlerinin orada bulunmasını onayladığını gösteriyor.

Sonuç bildirgesi hakkında neler söylemek istersiniz? Görüşmelerde “İdlib’te çatışmasız bölge” konusunun ön planda olduğu anlaşılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sonuç bildirgesi bildiğiniz gibi 17 maddeydi. Bunun 4. maddesi Türkiye açısından bir kazanç, bir başarı olarak değerlendirilebilir. “Komşu ülkelerin güvenliklerini zayıflatmayı amaçlayan, komşu ülkelere tehdit oluşturan ayrılıkçı güçlere karşı durulacaktır.” ibaresi var ki bu bizim açımızdan PYD ve YPG unsurlarının o bölgeden temizlenmesi konusunda hem bir destek hem de bize bir meşruiyet kazandırıyor. Biz bu değerlendirmeyi açıklamaların ışığında yapıyoruz. Net olarak neler konuşulduğunu öğrenmemiz ancak zaman içinde olacaktır. Fakat Türkiye açısından Erdoğan’ın yaptığı açıklamalara bakacak olursanız, Isparta mitingindeki konuşmasında her ne kadar görüşmeler gizli tutulsa da bir takım kararlara vardıklarını gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İdlib konusunda bir mutabakata varıldığını”, “İdlib meselesinde Türkiye üzerine düşeni yapmaya devam edeceğini”, “Varılan mutabakatla Türkiye’nin Suriye’den gelen mevcut 4 milyon mülteci/sığınmacıya ilaveten yeni yüklerle karşılaşmasının önüne geçileceğini” söylüyor. Bu gerçekten doğrudur. Eğer burada bir çatışmasızlık bölgesi oluşturulmazsa, eğer orada bir çatışma ortaya çıkarsa gerek Suriye yönetimi, gerek oradaki muhalif güçler, gerek IŞİD güçleri, gerek Rus güçleri tarafından bu Türkiye’ye yeni bir göç dalgasını başlatması demektir ki Türkiye sosyolojik, ekonomik olarak yeni bir göç dalgası ile karşılaşırsa bunun altından çok daha zor kalkacaktır.

İdlib bölgesinin kontrolü bizdedir. Çünkü bizim orada daha önceden oluşturduğumuz gözlem noktalarımız var. Bizim oluşturduğumuz gözlem noktaları da yine Astana sürecine bağlı olarak bu zirve toplantılarında kararlaştırılmıştı. Bu kararlaştırılan gözlem noktalarında Türkiye o bölgenin kontrolünü sağlıyor. Biz bu kontrolü ‘İdlib Harekâtı’ ile yaptık. Fakat varılan mutabakatta, Türkiye’nin bu gözlem noktaları ve orada kontrolünde tuttuğu güçlerle özellikle aşırı İslamcı gözüken IŞİD’ci grupların ellerindeki ya da aşırı muhaliflerin ellerindeki ağır silahları toplattırılması kararlaştırılmıştır. Türkiye bunu denedi, bir miktar silah topladı ama bölgedeki aşırı grupların elinde bulunan silahların tamamının toplantığı söylenemez. Bunun üzerine hem Suriye yönetimi hem de Rusya İdlib’e küçük küçük harekâtlar yapmaya başlamıştı. Bu da İdlib meselesinde büyük bir sorun olacaktı. İşte burada alınan mutabakat kararıyla İdlib’de bir temassızlık noktası, bir arındırılmış bölge oluşturulacak ve insanlar burada yaşamaya devam edecekler, belki Türkiye’den gönderilenler de olacak. Böyle olunca da Türkiye’ye yeni bir göç dalgasının önüne geçilmiş olacak.

Bu açıklamaların ‘herkesin kendi tarafından yaptığı açıklamalar’ şeklinde değerlendirilebileceğini de unutmamak lazım. Cumhurbaşkanımız her ne kadar böyle söylüyorsa da Rusya’dan gelen açıklamaların bunun biraz daha farklı yönde olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Rus dışişleri “İdlib bölgesinde bir çatışma olmayacak. Oraya bizim güçlerimiz ve yönetim güçleri girmeyecek.” diye açıklama yaparken bugün Putin “Bu şekilde devam ederse İdlib bölgesine Suriye güçlerinin girmesi kaçınılmaz.” dedi. Bu biraz anlaşılır çünkü Rusya bir yerde arada kalmış vaziyette. Bir tarafta Suriye yönetimi var onunla iyi ilişkiler içerisinde, Suriye’de askeri üsleri var. Bu ilişki sayesinde orada nüfuz sahibi oluyor. Bir tarafta Türkiye var. Türkiye ile iyi ilişkiler içerisinde. Türkiye ile yönettiği iyi ilişkiler açısından da bölgedeki ABD’nin ve ona bağlı olarak Suudi Arabistan’ın, Körfez ülkelerinin oluşturduğu güçlerin bölgede etkili olup Suriye üzerinde Amerikan’ın nüfuz kurmasına Türkiye kanalı ile önlemeye çalışıyor. Bir taraftan Dışişleri Bakanı “İdlib’te çatışmaya olmayacak.” derken, Putin’in açıklaması da Suriye lehine olmaktadır. Önümüzdeki günlerde biraz daha net bir şekilde göreceğiz.

Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin görüşmelerden sonra yaptıkları basın açıklamalarında ‘Suriye’de çözüme yaklaşıldığı’ hissediyoruz. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Suriye’de çözüm yakın mı?

Bunu söylemek pek mümkün değil çünkü çözüm Suriye’de hemen gelebilecek bir mesele değildir.  Daha doğrusu Suriye’nin çözümü çok çetrefilli bir meseledir. Çözüm sadece Suriye’ye bağlı değildir. Suriye’deki muhaliflere de bağlı değildir. Sadece bölgedeki ülkelere de bağlı değildir. Bölgedeki büyük, küresel güçlere de bağlı değildir. Ne Rusya, ne de Amerika bir çözüm oluşturabilir. Dolayısıyla orada bir dengenin kurulması lazımdır. Bu denge de kolay kolay kurulmaz. Çünkü bölgede hem küresel güçlerin hem bölgesel güçlerin çıkarları var. Meseleye sadece milli güvenliği açısından bakan, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından gerçek anlamda Suriye’nin bölünmemesini isteyen tek ülke Türkiye’dir. Bunun dışındaki ülkelerin çıkar çatışmaları var. Bu çıkar çatışmalarını uzlaştırmak kolay olmaz. Ona rağmen Soçi zirvesinin önemli bir dayanak olduğunu söylememiz lazım. Çünkü böyle bir zirve en azından çözüm iradesinde kararlı olduklarını bütün dünyaya göstermiştir.

Soçi Zirvesi ile aynı anda Polonya’da ABD’nin organize ettiği Varşova zirvesi toplanmıştır. ABD Batı’yı da içerisine çekip geniş katılımlı, İran’ı yalnızlaştırma, İran’a yaptırımları güçlendirme çerçevesinde politikalar yürütmektedir. Ancak zirvede ABD, Avrupa ülkeleri ile karşı karşıya gelmiştir. Onlar da ayrı bir çözüm peşindeler böyle olunca bunların uzlaşması zorlaşmaktadır.

Türkiye, Rusya ve İran’ın hem bölge ülkesi hem de o coğrafyanın önemli güçleri olarak ortak beyan ilan etmeleri çözüme doğru atılmış en önemli adımlardan biridir. Çözüme yaklaşıldığının bir başka göstergesi de Türkiye, İran ve Rusya hatta muhaliflerin de katılımıyla Suriye’ye yeni bir anayasa yapma hazırlıklarıdır. Bunun biraz daha hızlandığını görüyoruz. Hatta sonuç bildirisinde buna da vurgu yapılmıştır. Dolayısıyla anayasanın hazırlanması, bunun hayata geçirilmesi Suriye’deki çözümü kolaylaştıracaktır. Bu açıdan baktığımızda anayasa çalışmalarına hız verilmesi Suriye’deki çözümün ortaya atılması bakımından önemli bir adımdır. Bir adım diyorum ama bunu küçümsememek lazım. Her şey bir adımla başlar. Atılan adımların amacı hedeflenen menzili uzaklaştırmaz yakınlaştırır.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Son olarak Türkiye başlarda Suriye konusunda ve içerideki bölücü terör unsurlarıyla mücadelede yanlış politikalar yürütmüş, bunun sonuçlarını hem halkımız hem de devletimiz net bir şekilde görmüştür. Son zamanlarda yapılan özellikle Fırat Kalkanı harekâtıyla arkasından İdlib ve Zeytindalı harekâtıyla yapılan hataları bir yerde tamire yöneliktir, kaçınılmaz adımlardır. “Suriye bataklığında, Ortadoğu bataklığında ne işimiz var” gibi yaklaşımlar doğru değildir. Unutmamak lazımdır ki Türkiye’nin güvenliği güneyde Ortadoğu’da başlar. Güneyde güvenliği Kıbrıs’ta başlar. Bütün planlarınızı, hedeflerinizi buna göre yapmak zorundasınız. Ayrıca orada olmazsanız masada da olmuyorsunuz. Masada olmazsanız sözünüz geçmiyor. Güvenliğinizi birince derecede etkileyebilecek çözümler planlanıyor, yeni haritalar planlanıyor ve siz bu defa onların çizdikleri, belirledikleri haritalarla, gösterdikleri çözümlerle kendi güvenliğiniz açısından mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Türkiye orada olmalıydı, Türkiye orada var. Bu son derece önemli bir uygulamadır ve Türkiye bu uygulamasına çizgisini kırmadan net bir şekilde devam etmelidir.

Türkiye’nin Suriye konusunda eksik bıraktığı şey, aynı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de yaşayan Türkmenlerdir. Suriye’de hatırı sayılır Türkmen nüfusu vardır. Türkmen nüfusu ile Kürt nüfusu karşı karşıya getirirseniz Kürt nüfusun 1-1,5 milyon fazlası vardır. Suriye’deki Kürt nüfus kendilerine kimlik verilmez iken, kendileri orada bir unsur sayılmaz iken bugün Suriye’nin %30’dan fazlasını kontrol altında tutup ABD’nin yardımıyla orada bir devlet kurmak noktasına geldiler. Onlardan bir milyondan daha az nüfusa sahip olan Türkmenlere baktığımızda Suriye’nin kendini en iyi yetiştirmiş kesimi olmalarına rağmen sahipsiz bırakılmışlar, sahipsiz bırakıldıkları için de yaşadıkları yerlerden dahi çıkarılmışlardır. Bugün başsız, organize olamamış çok kötü bir durumdadırlar. Bunların ötesinde Suriye’ye yönelik çözümde Türkmenler dikkate alınmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen Suriye’deki Türkmenleri çözümde bir temel unsur yapmaktır. Bunu yaparsanız hem Türkiye’nin eli güçlenir hem de Suriye’deki Türkmenlerin eli güçlenir. Böylece daha sonraki gelişmelerde dayanabileceğimiz ve yardımlaşabileceğimiz bir unsuru Suriye’de oluşturmuş oluruz. Bu asla Suriye’yi bölmek anlamında değildir. Suriye’nin toprak bütünlüğü içerisinde nasıl Kürtlerin bir bölgesi oluyorsa Türkmenlerin de bölgesi olmalıdır. Türkmenlerin bir bölgesi zaten vardı. Bu bölgeler zaman içerisinde hem Esat güçleri tarafından hem de IŞİD güçleri ve diğer güçler tarafından boşaltıldı. Türkmenler oradan çıkarıldı. Şimdi bu bölgeler tekrar kurulmalı, genişletilmeli ve Türkmenlerin de birlikte yaşayabilecekleri ayrı bir bölgeleri olmalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü içerisinde asli unsurlardan biri sayılıp, Suriye’nin bundan sonraki alacağı şekilde Türkmenler de söz sahibi olmalıdır. Bunu sağlayabilirsek Türkiye bu işten kazançlı çıkacaktır.