Prof. Dr. İskender Öksüz: “Türk Milliyetçilerinin babalarından birini kaybettik”

Prof. Dr. İskender Öksüz ile ömrünü Türk milletine ve Türk tarihine adamış olan Prof. Dr. Mustafa Kafalı Hocamızın vefatı üzerine konuştuk.

Öncelikle Genel Türk Tarihi alanında çok değerli çalışmalar ortaya koymuş, bir dönemki o bir avuç Türkçü aydından biri olan Mustafa Kafalı’nın vefatıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Bunlar Türkçü fikir hareketinin, siyasi hareketin genel olarak babaları konumundadır. İkinci nesil sayılır. Kafalı, tabii Atsız Beylere yakındı. İlk nesil olarak Gökalp’leri hatta Atatürk’leri alalım, hemen ondan sonra Atsız’lar geliyor. Atsız’lar ve 1944 hareketi geliyor. 44’ü biz, siyasi iktidarın Türk milliyetçiliğine taarruzu olarak öğrendik ve öyleydi de hakikaten. Tıpkı bugün de olduğu gibi. O konuda destanlar yazdık. Haksız hapisler, tabutluklar, işkenceler, insanlığa sığmayacak rezaletlerle dolu bir dönemdi. Sonra Kafalı’ların nesli geldi. İstanbul ekibinden bahsediyorum, Ankara ekibinden biraz daha farklı. Tarihçiliğini değerlendirmek benim haddime değil, ben tarihçi değilim. Şunu söylemek istiyorum, 1960-1980 arasındaki mücadele, fikrî ve fiziki mücadele 44’ün çok ilerisindedir. Belki şuur olarak 44 daha ileridedir ama mücadelenin sertliği ve yapılan fedakârlıklar açısından 1960-1980 arası çok daha büyük bir mücadeledir. Ve bu mücadeleyi biz kazandık. Bu mücadeleyi kimler sayesinde kazandık? İşte bu ikinci nesil sayesinde kazandık.

Rahmetli Mustafa Kafalı’nın Erol Güngör, Mehmet Eröz ve Necmettin Hacıeminoğlu ile içinde bulunduğu ‘Doçentler Cuntası’ olarak adlandırılan gruptaki yeri ve önemi nedir?

Ben, dört doçentten bahsettim bir yazımda. Bugünlerde arkadaşlarım herhalde yine yayınlarlar onu. Koca İstanbul’da dört kişi vardı sadece. Kıdemlileri Mehmet Eröz Hocaydı. Onun yayınları belli. Türkiye’nin tek Türkolojicisi diyelim. Ondan sonra Necmettin Hacıeminoğlu, Erol Güngör bunlar dördü de doçentti. Hatta rahmetli Eröz’ün, profesör olduğu zaman bize bir kebapçıda ziyafet çektiğini hatırlıyorum. Diğer hocalar yok muydu diyecek olursanız, bir kere çok daha az sayıdaydı. Türkeş Bey’in bir sözünü hatırlıyorum. Damadı akademik hayatı terk etmek istediğinden bahsedince, topu topu 3 bin kişisiniz demişti. Bu 3 bin rakamı asistanlarından profesörüne kadar hepsini kapsıyor. Şimdi o 3 bin bugün herhalde 30 bin olmuştur. Böyle giderse 3 yüz bin de olur. Bir sefer, çok üniversitemiz var. Bir kısmı lise seviyesinde ne yazık ki. Peki diğerleri ne yapıyordu? Diğerleri silinmişti. Kendi kendilerine neden karışmamaları gerektiğine dair hikâyeler uyduruyorlardı. Mesela olan neydi o sırada? Sovyetler Birliği, birkaç cephede yükleniyor büyümek için. Yoksa içten çöküyor. Rüşvetle, adam kayırmayla, yolsuzlukla içten çürüyen bir yapı. Rusya da bir şeyler yapmaya çalışıyor. Mesela İtalya’da kuvvetli bir komünist partisi var. Zaten ihtilali de Almanya’da bekliyorlardı Marx, Engels falan. Bunları beceremediler, başaramadılar. Çünkü insan tabiatına aykırı bir teoriydi. Doğuda Afganistan’a girdiler ve girdiklerine bin pişman oldular. Güneyde petrol kaynaklarına inmeleri lazımdı. Zaten onlara dost rejimler vardı bizim güneyimizde fakat arada biz vardık. Bizi mağlup edebilirlerse oradan sızacaklardı. Ben bu durumu Kanuni devrindeki Osmanlı İmparatorluğu’na benzetiyorum. Ya Viyana’yı alacağız ya Don ile Volga arasında kanal açacağız ve Asya’ya doğru uzanacağız yahut da güneyden gelen Portekiz ve İngiliz tehdidini mağlup edeceğiz. Üçünü de yapamadılar ve çökmeye başladılar. İçten içe gitmeye başladılar. Sovyetlerin durumu da öyleydi. Bir televizyon programında eski bir Sovyet generaline neden böyle oldu diye soruyorlar. Güneyimizdeki sivil direnişi kıramadık diye cevap veriyor. Güneyden kastı bilin bakalım kim? Kıramadılar ve biz kazandık o mücadeleyi. İşte bu dört kişi, İstanbul’daki dört kişi İstanbul’un kale beyleriydi. Orayı koruyan, üniversiteyi koruyan insanlardı. Neydi Sovyetlerin bizdeki hedefi? Dost bir hükümeti başa geçirmek. Afganistan’da olduğu gibi. Afganistan’da, Sovyet zırhlı aracının içerisine bir adamı soktular ve Afganistan’a gidip onu başbakan ilan ettiler. NATO üyesi bir ülke olduğumuz için bizde o kadar rahat yapamıyorlar. İçeriden birini başa geçireceklerdi. Her şey hazırdı. TRT uygun yayın yapıyordu, basın uygun yayın yapıyordu. 60 İhtilali de üniversitelerde başlamıştı, yine üniversitelerde başlayacaktı. Bizim direncimiz de üniversiteler cephesinde oldu. Bu dört kişi, Işınsu’nun çıkardığı Töre dergisinin de ağır toplarıydı. Bilhassa rahmetli Erol ama Mustafa Kafalı’ya yazı yazdırmak zordu. Mükemmeliyetçiydi. Kendini de beğenmez yani, kendini beğenmiş derler ya, Mustafa Hoca kendini bile beğenmezdi. Öyle dikkatli bir akademisyendi. Töre’deki yazıları -ülkü.net’de bulabilirsiniz bunları- Suriye’deki Türkmenlerin, Irak’taki Türkmenlerin adım adım çevremizdeki Türklerin üzerine çalışmalarından oluşuyor. Kafalı Hoca bir konuya girdi mi bitirirdi onu, açık bırakmazdı. Şimdi Suriye Türkmenlerini incelemek isteyen birisi mutlaka Hocanın yayınlarına bakmak zorunda, Töre’ye bakmak zorunda. Evet, biz kazandık.

Sonra olanlara girmeyeyim. Sonra olanlar hiçbir zaman o dönemin yani 1980’e kadar olan dönemin ne şiddetine ne bağlılığına sahip değildir maalesef. Ama bundan sonra da herhalde güzel şeyler olacak, güzel yerlere gideceğiz inşallah. Çünkü o nesil bize bir miras bıraktı. Onlar, görüp davranabilenlerdir. Başkaları da vardı ama lay lay lom diyebiliriz onlar için. Hatta o davranamayanlar, o büyük mücadeleye, bize yapılan taarruza karşı kıpırdamayanlar tıpkı Milli Mücadele’deki Kuvâ-yi İnzibatiye gibidirler. Biliyorsunuz Kuvâ-yi İnzibatiye “Yunanlılar cici çocuklardır, onlara dokunmayın” şeklinde hareket ediyorlardı. Anadolu’ya Heyet-i Nasiha çıkardılar. Bunun benzerini yakın zamanda akil adamlar da gördük. Aynı taktiklerdir bunlar. Onlar gibi tiplerdi işte bunlar. Tabii saldıran gücün propaganda bilgisi çok yüksekti. İhtilal yapacağız demiyorlardı, devrim yapacağız diyorlardı. Devrim de bizim affedersiniz salakların gözünde Şapka Devrimi, Harf Devrimi falan gibi algılanıyordu. Adam söylüyor, rejimi devireceğiz diyor fakat bizimkiler anlayamıyorlar. Hatta Kenan Evren gibiler, devrimcilerle milliyetçiler birleşse gibi saçma sapan laflar ediyordu. Çok şey bildiğini zanneden kara cahillerdi bunlar. Bir de korktukları için korkularını başka şekillerde maskeleyenler vardı. Mesela dinbazlar o zaman da vardı. Şimdi söylüyorlar, siz oyuna geldiniz biz oyuna gelmedik. Biz mesela Milli Mücadele’de de oyuna geldik, Malazgirt’te de oyuna geldik. Bunlar arkadan baktılar; acaba kalanlardan bir şeyler yürütebilir miyiz diye, kıpırdamadılar yerlerinden. Hatta kendi ifadeleri ile -Sadi Somuncuoğlu Bey bunu yazacak zannediyorum hatıralarında şu an onunla meşgul- iki ayrı kaynak “Neden bunlarla mücadele ediyorsunuz, bırakın devleti yıksınlar. Bu devlet bizim devletimiz değil, ondan sonra biz kendi devletimizi kurarız.” diye konuşuyor. Bunlar dindarlar olarak tanınıyor. Allah, cehennemlerini bol etsin.

Bir de başka gruplar vardı. Mesela ‘evvela kendimizi yetiştirelim ondan sonra’ diyenler. Onlar kendilerini yetiştirene kadar Türkiye bitecekti. Ondan sonra kendilerini yetiştirdiler ve çeşitli profillerle profesör oldular, bilmem nereye başkan oldular, başka bir yere genel müdür oldular. Öyle yetiştirdiler kendilerini. Ne konuda yetiştirdiler onu bilmiyorum çünkü akademik güç de bizdeydi, siyasi güç de bizdeydi ama onlar kendilerini yetiştirdiler maşallah. Bugünlerde de işte iyi ki biz girmedik, oyuna gelmedik diyorlar. O kadar basit bir şey ki bütün realiteye oyun demek! Yani sen bütün sorumluluğundan kurtuluyorsun. Her şey oyun maşallah. Bir şey yapmanıza gerek yok. Siz neden Milli Devlet’i çıkartıyorsunuz kardeşim, bir oyun bu. Gel keyfim gel. Şimdi bir yerlerden para yürütmeye bakın. İşiniz gücünüz mü yok (!).

Çok kıymetli Hocamızın Atsız’ın Yamtar’ı olarak anılıyor olmasını açıklar mısınız?

Bir fotoğraf vardır, ben Haluk Karamağaralı’dan aldım. Karamağaralı var fotoğrafta. Yanılmıyorsam Türkeş Bey var, Atsız Bey var ve Yamtar var yani Kafalı Hoca var. Kafalı Hoca iri yarı, enine boyuna denilen cinsten. Yamtar da pehlivandır biliyorsunuz, Atsız’ın Bozkurtlar isimli eserindeki Yamtar. Kafalı Hoca da tam pehlivan gibi. O yüzden o Yamtar’dır. Yanılmıyorsam Sevgi Hanım da Almıla’ydı. Fotoğrafta onun da olması lazım. Karamağaralı da bu ekipten. Yalnız Karamağaralı Ankara’da, ben hep İstanbul’dan bahsettim. Karamağaralı da Kafalı Hoca kadar, Allah rahmet eylesin, mükemmeliyetçi ve aşırı dikkatli bir bilim adamıydı. Ondan da yazı almak zordu. Bunları nereden biliyorum? Işınsu devamlı o kıymetli insanlardan yazı almaya çalışırdı.

Mustafa Kafalı’nın ülkücü hareket içerisindeki rolü nasıldı? Hareketimiz, değerli hocamızı kaybederek aslında neler kaybetmiştir?

Biz aslında kurucu demeyeyim de devam ettirici babalardan birini kaybettik. Yani bazı insanlar çok rahatlamıştır. Çünkü fikre falan gerek yok. Aslolan lider, teşkilat, doktrin filandır. Bunun için rahatlamışlardır. Ama entelektüel varlığımızdan büyük bir kayıp. Ne yapacağız, ağlayacak mıyız? Hayır. Onun yerini doldurmaya çalışacağız. Beş tane, on tane Kafalı çıkarmamız lazım. Bütün gayretimiz o yönde olmalı. Ve saçmalamamamız lazım. Birbirimize düşman olmamamız lazım. Bu saydıklarım, bu anlattığım manzara bugün olsaydı Allah bilir bu dört hocanın etrafında dört tane birbirine düşman klik doğardı. Bunu yapmaya çalışıyorlar. Onlar, tabii ki bu tongaya basacak cehalette değillerdi. Onlar kemik gibi kilitlenmişlerdi birbirlerine. Davaları vardı, dertleri vardı, meseleleri vardı rahmetli Dündar Taşer ağabeyin söylediği gibi.

Son olarak, rahmetli Mustafa Kafalı ile yaşadığınız anılarınızdan bahseder misiniz?

Sevgi Hocayla da onunla da sigara mücadelemiz vardı. Tekrar tekrar sigarayı bırakmasını söylemiştim. Belki sigara olmasaydı bir on yıl daha verirdi bize. Çok elle tutulur bir davranışım, ne bileyim elinden alıp da söndürdüğüm falan da yoktur. Öyle çarpıcı tespitleri vardır ki iki tanesini anlatayım anı olarak. Bir tanesi, bizim Büyük Taarruz’da destan bir süvari kolordumuz varmış. Fahrettin Paşa’nın komutasında olan süvari kolordusu 5 bin atlı. Ve bu süvari kolordusu -Ahır Dağı diye bir dağ vardı cepheye yakın- oradaki bir dere yatağından 25 Ağustos gün batımında geçmeye başlıyorlar. İki atlı yan yana geçemiyor, tek tek geçiyorlar ve ertesi gün öğleye kadar kolordu geçmeye devam ediyor. Ondan sonra canını okuyor düşmanın. Arkasına düşüyor, çeviriyor ve İzmir’i kurtaran da bu kolordu oluyor. Yalnız İzmir’i değil Ege’yi kurtaran da bu kolordu. Bunu ayrıca ben uzun uzun anlatabilirim. Çünkü ben İzmirliyim, bunu babaannemden dinledim. “Niçin” kitabımın başında da bu husus vardı. Mustafa abinin, bir tarihçinin bakışına bakın. O -yüksek bakış diyeceğim ona- perspektife bakın. Bu olayı anlattığı anımdır. O Anadolu Beylerbeyliği’nin, Rumeli Beylerbeyliği’nin, Kırım Hanlığı’nın 120 bin süvarisinden -elini böyle sallayarak, titreyerek konuşurdu- kala kala 5 bin süvari kaldı, bizi zafere götüren. Bu çok çarpıcı bir şey.

Bir gün, Atatürk’ün sevdiği türküler arasında ‘Çalın davulları’ diye bir türkü var. Selanik Türküsü imiş. Kafalı Hoca hemen bunun tarihle ilişkisini söyledi. Zafer davulları olduğu gibi mağlubiyet davulları da varmış bizde. Ve bu türkü de Rumeli’nin kaybı sırasında yakılmış. Böyle gönül telini titreten hatta koparan tespitleri ve o derin tarih bilgisinden ve derin Türklük bilgisinden gelen noktaları vardı.