Prof. Dr. Kürşat Öncül: “Türk dünyası ve bölge ile ilişkili yapılan uluslararası boyuttaki tüm strateji çalışmalarında Özbekistan kilit ülke pozisyonunda”

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Öncül ile Türk Konseyi’ni, Özbekistan’ın Türk Konseyi’ne girmesi kararını, Özbekistan’ın Türk Dünyası’ndaki önemini ve Türk Konseyi Avrupa Ofisi’nin Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de açılması konusunu konuştuk.

İlk olarak bizlere Türk Konseyi’nin yapısından ve çalışmalarından bahseder misiniz?

Türk Konseyi bildiğiniz gibi 1991 yılındaki sürecin buna benzer diğer kurumlara bağlı olarak devamında oluştu. Aslında ilk etapta Türk dili konuşan ülkeleri bir araya getirme hedefindeydi ama bugün bu hedef biraz farklılaştı. Tabii biliyorsunuz ki tarihi bilgilerde birleşmek mümkün. 2019 yılında Nahçıvan’da yapılan bir anlaşma ve ardından 2010 yılının Eylül’ünde İstanbul bildirisi sonrasında süreç gelişti ve şekillendi. Ardından bu çatı kurum artık belirli bir yere gelmeye başladı. Daha sonrasında da her geçen gün kendini geliştirerek geleceğe ilişkili farklı konulara yönelik çalışma ilkelerine yeni unsurlarda ekleyerek büyümeye başladı.

Gerek bu ülkelere katılan ülkeler gerekse de bu ülkelerin çevresindeki ülkeler açısından da aslında farkındalık yaratan bir kuruma dönüştü. Dil ve siyaset merkezli, küçük siyasi amaçlar için kurulmuş bir program olarak başlamasına rağmen artık misyonu gayet büyük Türk birlikteliğinin aslında alt yapı çalışmalarını oluşturan bir kurum haline dönüştü. Kurucu ülkelerin dışında zamanla daha farklı yapılara bürünmüş olması onun gücünün ve ilerleyen süreçlerde daha farklı pozisyonlara eğilme imkânlarının varlığına da bir kanaatin oluştuğunu gösteriyor. Temel hedefi; Türk dilini konuşan devletler arasında bir işbirliği geliştirmek, küresel barışa bölgesel barışa katkıda bulunmak, yine bu ülkelere ve çevresindeki ülkelere demokrasi konusunda insan hakları, hukuk vb. konularda katkıda bulunmak amacı güdüyor.

Özü itibariyle Türk dünyası ve Türk kültürü merkezli bir kurumdur. 1991 yılında ve sonrasında demir perdenin kalkması ardından yeni bir dünya düzenine doğru atılan adımlar ister istemez bu tür kurumların varlığına imkân verdi. Doğrusu şu anda iyi niyetli olarak yürütülmekte olan birlikte demokrasinin bu üye ülkelerde ve katılmayı bekleyen diğer ülkelerde yerleşmesi, Türklük bilincinin sadece bir bilinç olarak kalmayıp pratiğe dökülmesi yolunda kararlar aldığı gün artık bu kurumlar çok daha farklı bir yerde olacaktır diye düşünüyorum.

Özbekistan ile Türkiye arasında uzun yıllar boyunca ikili ilişkiler yok denecek boyutta idi. Sayın Mirziyoyev’in göreve gelmesinin ardından Özbekistan ile Türkiye arasında ilişkilerin hızla geliştiğini görüyoruz. Özbekistan ile yaptığınız görevler esnasında edindiğiniz tecrübeler ve deneyimleri aktararak Özbekistan’ın Türkiye ve Türk dünyası için öneminden bahseder misiniz?

Türk dünyası ve bölge ile ilişkili yapılan uluslararası boyuttaki tüm strateji çalışmalarında Özbekistan kilit ülke pozisyonunda. Maalesef Türkiye bunu göremedi görse de istediği gibi hayata geçiremedi. Yine maalesef çok uzun yıllar boyunca ilişkiler buzdolabında saklı tutuldu hatta buzdolabından bile çıkarıldı tamamıyla rafa kaldırıldı. Ama burada temel suçlu doğrusu Türkiye’nin yanlış politikalarıdır. 2016 yılında 15 Temmuz sürecinde yaşadığımız olumsuzluklar aslında Türk kültür politikasıyla ve görevlendirmeleriyle ilgili daha önceki yıllarda yapılan yanlışların ya da gözden kaçan bazı olayların olduğunu ortaya çıkardı. Bir önceki başkan döneminde yaşanmış olan çok üzücü bazı siyasi gelişmeler ardından ister istemez Türkiye-Özbekistan ilişkileri dondurulmasına yol açtı. Ancak 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo Özbekistan’ın bu süreçte attığı adımların kendi ülkesi adına haklı olduğu gösterdi. Özbekistan, Türkiye’nin kendi adına kurmuş olduğu okulların aslında Türkiye adına çalışmadığını, farklı amaçlar için orada yapılandırılan bir düzenin, bir amacın, bir terör faaliyetinin taşeronluğunu yaptığını gördü. Türkiye bunu çok daha geç ve çok daha acı bir şekilde gördü. Özbekistan bu süreci doğru bir şekilde okuduğundan sağlıklı adımlar atmış diye düşünüyoruz. Bence bu anlamda Türkiye, Özbekistan da ilişkilerinde bundan sonra atacağı adımlarda, yapacağı faaliyetlerde, birlikte yürüteceği işleri göz önünde bulundurularak herhangi bir cemaate, tarikata, yapıya kesinlikle yer vermemeli. Ne yazık ki böyle bir süreç istemezdik. 90’lı yıllardan 2017 yılına kadar beklenilmesi bizim için çok uzun bir kayıp, çeyrek asırlık bir kayıp. Ama en azından bu kayıp, artık iki ülke tarafından da fark edilmiş durumda. Her iki ülke de artık daha doğru adımlar atmak için çaba sarf ediyor.

Mevcut Özbekistan başkanı daha önceki devlet deneyimleriyle hareket ederek Özbekistan ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi adına çok iyi niyetli eğitim, kültür vb. konularda çok pozitif görevler alıyor, görevlendirdiği kişilere önemli sorumluluklar yüklüyor. Türkiye’nin de bu anlamda yapması gereken, özellikle ilk etapta bölgenin ihtiyaçları çerçevesinde hareket etmesi gerekiyor. Bir abi gibi değil bir dost gibi bir kardeş gibi davranması gerekiyor. Çünkü 32 milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz ve Türk Dünyası’nın nüfus itibariyle demokrasi itibariyle bulunmuş olduğu konum itibariyle en önemli ilkesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla geçmiş tecrübelerimizden de görüyoruz ki biz oraya sadece kültür ve din adına gitmeyeceğiz, oraya ticaret yapmak için sanayi götürmek için o ülkede bulunan problemleri çözmek için oraya gideceğiz. Bunun dışında yapacağımız her türlü adım her türlü faaliyet ilişkilerin ilerleyen süreçlerinde yine farklı şekillerde sıkıntıya girmesine yol açacaktır. Onların bizden istediği neyse bizim önceliğimiz ne olması gerekiyor. Onları bir devlet olarak kabul etmemiz gerekiyor, onların altyapısının şekillenmiş olduğunu görmemiz gerekiyor.

Elbette Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki yapı, Selçuklu devlet geleneği sadece bize özel değil, bunu artık idrak etmemiz gerekiyor. Onların da genetik kodların da Türk olduğunu unutmamamız gerekiyor. Bütün bunlarla birlikte devlet yönetiminde ciddi tecrübelerinin olduğunu da görürsek bundan sonraki faaliyetlerde çok daha iyi şeyler yapılacaktır diye umut ediyoruz. Var olan problemler de son 2 yıllık süreçte düzelmeye başladı. Artık Ziraat Bankası’nın orada şubesi resmi olarak bulunuyor, ticari işlemler, para aktarımları vb. işler, Türkiye’den Özbekistan’a giden işadamları ile yapılan iş birlikteliklerinde sunulan imkânlar daha üst bir noktaya getirildi. Eğitim faaliyetleri ile ilişkili olarak orada bir ilköğretim okulumuz var -Milli Eğitim Bakanlığı’na yarı resmi olarak bağlı- onlar tamamlandı. Artık okulun çalışması daha bir iyi bir noktada. İlerleyen süreçte inşallah Türkiye, Özbekistan’ın isteklerini göz önünde bulundurarak orada belki içerisinde tıp fakültesi belki bir mühendislik fakültesi bulunduran bir üniversitenin kurulması adına faaliyete geçecektir diye umut ediyoruz. Çünkü Özbekistan’ın temel ihtiyacı bu. Şu anda bunları söyleyebilirim.

Özbekistan’ın Türk Konseyi üyeliği hakkında neler söylemek istersiniz? Yakın zamanda Türkmenistan’ın üye olabileceği hakkındaki görüşler var bunlara katılıyor musunuz?

1991 yılında kurulan Türk Cumhuriyetleri’nin cumhurbaşkanları ve başkanları biliyorsunuz daha öncelerde uzun yıllar boyunca SSCB’de görev almış kişiler. Bu anlamda bu ülkelerden beklentilerimizin ister istemez daha sınırlı düzeyde tutulması daha makul görünüyor. Biz olaylara çok duygusal yaklaşıyoruz ve kendi isteklerimizin onların da istekleri olduğunu düşünüyoruz ama oradaki sosyal yapı, siyasal yapı bazı şeylerin yapılmasına çok da izin verecek bir süreci henüz işletmiyor. Türkiye’nin bu anlamda siyasi olarak pozisyonu, ekonomik olarak pozisyonu, içinde yaşamış olduğu terör faaliyetleri bu tür adımların atılmasına, daha ciddi destek vermemize engel oluyor. Ama dediğim gibi onların bürokrasisindeki Sovyet unsurların devamını mantalite olarak belli olsa da barındırmış olması bu faaliyetlerin ya da bu kurumların birdenbire özellikle Türk milliyetçileri açısından zirve bir noktaya ulaşması şu an için söz konusu değil.

Türkmenistan’daki yapı birazcık daha farklı. Mevcut başkanın pozisyonu daha farklı, devletin pozisyonu birazcık daha farklı, demokrasi anlayışları ayrı bir yerde duruyor ancak bizim gerek kültür itibariyle gerek fiziki coğrafya itibariyle Türkmenlerle Türkmenistan’da bağımız aslında daha yüksek. Konuşma dilimiz bile çok yakın, gayet rahat bir şekilde anlaşabiliyoruz. Tarihi olarak Selçukluların kuruluş coğrafyası Türkmen coğrafyasıdır. Sultan Alparslan’ın mezarının bulunduğu nokta Türkmen coğrafyasıdır. Selçuklu Devleti’nin temeli orada açılmış ve biz bu coğrafyadan Anadolu üzerine gelmeye başlamışız. Bunlar bizim hissi bağlarımız. Bir de tarihi gerçekçilik var. Tarihi gerçeklerle duygusal bakış açısı zaman zaman örtüşmeyebiliyor. Dâhil olmuş olması demek bir anlamda Türk dünyasının birlikteliğini sağlanmış olması demek değil. Bunlar belirli oranda sembolik unsurlardır. Yapılması gereken en temel şey öncelikle ekonomik ve siyasi olarak çok güçlü olabilmek, ayakta durabilmek, gelecek olan darbelere ekonomik darbelere karşı siyasi-sosyal darbelere karşı daha sağlam bir pozisyona sahip olabilmektir. Maalesef bugün için Türkiye de dâhil olmak üzere gerek ekonomik gerek siyasi gerekse de sosyal anlamda hala ciddi problemlerimiz var ve bu problemleri aşamadığımız sürece Türk Konseyi gibi kurumların varlığı belirli bir noktayı aşamayacaktır. Bu anlamda Türkmenistan’ın bu konseye dâhil olması belirli bir adım atılması noktasında nispet ama beklentilerin hayata geçirilmesi noktasında henüz emekleme döneminde olduğunu söylememiz lazım.

Malumunuz olduğu üzere Türk Konseyi’ndeki bir diğer hareketlilik Macaristan üzerinde yaşandı. Türk Cumhuriyetleri haricinde bir ülkenin Türk Konseyi’ne gösterdiği bu teveccühü nasıl yorumluyorsunuz? Bu ülkelerin sayısı çoğalır mı? Türk Konseyi’nin konuya yaklaşımı nedir?

Macaristan son yıllarda ciddi anlamda toplumsal milliyetçilik noktasında tatlı bir yere giden ülke. Oradaki siyasi yapı içerisindeki milliyetçilik artık kabul gören bir unsur. %25, yani her 4 kişiden birisi kendini politik olarak milliyetçi ya da Türk milliyetçisi olarak yani Macar milli değil de Türk milliyetçisi olarak tanımladığı bir ülke haline gelmeye başladı. Bunun tabi kökleri 1800’lü yılların ortalarına hatta üçüncü çeyreğine kadar götürmek mümkündür. Macar Türkologların yapmış olduğu çalışmalar o anlamda Macar devletinin kendi kültür kökenlerini arama çalışmaları o tarihlere kadar götürülebiliniyor. Aslında bizdeki İttihat Terakki hareketi içerisindeki milliyetçi unsurlar dahi o coğrafyadan besleniyorlardı. Çünkü henüz biz Osmanlı İmparatorluğu içerisindeyken ümmet algısı, ümmet söylemi baskınken Macarlar kendi kültür köklerinin Orta Asya’da olduğunu üst perdeden dillendirecek bir akademik yapıya sahip, güçlü bir akademik yapıya sahipti. Böyle olunca ister istemez bir altyapıları söz konusu ama o altyapı çalışması daha sonrasında uzun yıllar boyunca atıl kaldı, son dönemde bu tekrar ön plana çıkmaya başladı.

Genel itibariyle Türk ülkelerinin Müslüman olması İslamiyet’i kabul etmesi çerçevesinde olaya bakmak gerekiyor. Artık bunu Türklerin birlikteliklerinin din merkezli değil millet merkezli olma yolunda atılacak olan en büyük adım diye düşünmek lazım. Gagavuzların Hristiyan olmasını Hazar Türklerinin farklı bir dine sahip olmasını yıllarca biz Türk milliyetçileri olarak insanlara anlatamamıştık. Bu unsurlar sanırım millet merkezli birlikteliğin anlatılmasının bunun görülmesinin önündeki bütün engelleri kaldıracaktır. İlerleyen süreçlerde bu akademik çalışmaların artması söz konusu olursa farklı ülkelerin çevresinde, en azından buna belirli oranda da olsa katılım sağlanır.

Belki bazı madde başlıklarını şerh koyarak da olsa farklı ülkelerin katılabileceğini düşünüyorum. Fakat burada en dikkat çekilmesi gereken husus dünyadaki süper güçler. Bu süper güç kavramını ortadan kaldırmadığımız sürece, bu konseye katılan ülkelerin ekonomik yapıları, sosyal yapıları, siyasal yapıları çok daha güçlü olmadığı sürece bunlar sadece atılan küçük adımlar olarak kalacaktır. Küçük cenin olarak kalacaktır. Bu ceninin büyümesi, gelişmesi, doğması, doğum sonrasında gelişmesi zaman alacak ancak bir Türk milliyetçisi olarak benim şu anda görmüş olduğum, dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı ve bu şekillenme içerisinde de Türk milleti kavramının yeniden dünya sahnesi içerisinde önemli bir yer kazanacağıdır. Bu sürecin şu anda cenin halini yaşıyoruz. Tabi tarih uzun bir süreç ve bunun ne kadarını görebiliriz ömrümüz bunun ne kadarına yeter. Süreç nasıl bir tarihi seyirde gider? Yorum yapmak şu an için çok erken ama süreç bu şekilde devam ettiği ve bu ülkeler az önce bahsettiğim oranda güçlenmesi, bu ceninin doğması ve doğumu sonrasında yürümesinin hızlı bir şekilde olması çok daha muhtemel.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Türk Konseyi’ne katılması yolunda hangi engeller vardır? Bu engeller ortadan kaldırılabilir mi? Yakın zamanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin diğer Türk Cumhuriyetleri tarafından tanınması, Türk Dünyası’ndaki birliktelik hareketlerine katılması ihtimali var mıdır?

Bu tamamıyla siyasi duruşla ilgili. Maalesef biz şu anda Amerika ve Rusya arasında sıkışmış durumdayız. Bazı noktalarda Amerika ile iş birlikteliklerimiz devam etmek durumunda. Bazı noktalarda Rusya ile ilişkilerimiz farklı bir boyutta ilerliyor. Yaklaşık 500 yıllık Rusya-Türkiye ya da Rusya-Osmanlı ilişkileri içerisinde şu anda en kritik eşikteyiz.

Yapılan Osmanlı-Rus savaşları içerisinde kabul etmek gerekir ki Rusların ağır bir baskınlığı söz konusu ve Rusların itibarıyla gerek silah teknolojisi gerekse diğer teknolojik unsurlar açısından çok daha farklı bir yerde olduğu su götürmez bir gerçek. Hal böyle olunca şartlar içerisinde Ortadoğu’nun ve Asya’nın sahip olduğu gerçeklikler içerisinde bizim aldığımız pozisyon, doğacak yapılanma içerisinde doğrudur. Ama burada şunu kesinlikle ifade etmek gerekir ki Türk dışişlerinin Türkiye Cumhuriyeti iktidarının yetkililerin atmış olduğu adımlar kadar burada kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken unsur Rusya başkanının almış olduğu tavır ve göstermiş olduğu duruştur. Çünkü Türkiye’nin attığı adım kadar karşı tarafın da adım atması gerekiyor ki ilerlemeler söz konusu olsun. Putin’in gerek uçak düşürülmesi konusunda gerekse Rus büyükelçisinin Türkiye toprakları içerisinde vurulması konusunda, öldürülmesi konusunda çok büyük soğukkanlılık ve dirayet gösterdi. İlişkilerin bu hale gelmesinde Sayın Putin’in inanılmaz bir gücü, misyonu ve bakış açısı var. Onların da Türkiye ile olan ilişkilerinin farklı tutma arzusu var. Elbette onların da Türkiye’den beklentileri, bu coğrafya ile ilişkili süreçte neler getireceği, Türkiye’nin hangi pozisyonda kalması kendileri açısından daha doğru olacağına dair kanaatleri söz konusudur.

Görülüyor ki Türkiye bu coğrafyada gerçekten kilit bir ülke. Amerika her şeye rağmen Türkiye’den kopmak istemedi. Rusya bazı noktalarda Türkiye’de yaşanılan bazı olaylara göz yumuyor. Çünkü ikili ilişkilerde, ister istemez sıkıntılı süreçlerde, kesinlikle bizlerin bilemediği olumsuzluklar da yaşanıyordur. Rusya’nın Türkiye ile iyi ilişkiler kurma çabaları, muhtemelen kendi ülkelerinde kendi gelecekleri ile ilişkili bir durumdur. Bu sadece bizim istek ve arzularımızla gelişen bir durum değil.

Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kabulünün sadece bu konsey çerçevesinde oluşturulabilecek bir yapı olmadığını, diğer ülkelerin konsey içerisindeki ülkelerle olan teması, Türkiye ile olan teması, Türkiye ile olan hukukun geliştirilmesi noktasında alınacak kararlar bu kararların getirebileceği sorumlulukları karşılama noktasında alacakları hukuki pozisyonla ilişkili. Gerçek anlamda Türkiye, bu ilişkileri sağlamlaştırıp ileriye yönelik adımlar atabilir. Bu pozisyona gelindiği gün, hukuk sonuç itibariyle bazı ülkeler tarafından alınan kararlar silsilesi, kararlar bütünlüğüdür. Bu kararları düzenleyenler şu an itibariyle erki elinde bulunduran ülkelerdir. Erki elimizde bulundurduğumuz zaman da Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece bu konseye girmesi değil artık resmi olarak dünyanın tüm ülkelerinde tanınması söz konusu olacaktır. Bu tamamen siyasi duruşun, siyasi bir yapının, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta olan hukukunun göz ardı edilmemesidir.