Prof. Dr. Mehmet Akif Okur :”Esas konuşulan ve sorgulanan mesele Türkiye’nin geleceğe doğru nasıl bir stratejik noktada konumlanacağı meselesidir”

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur ile ABD ile Türkiye arasında yaşanan S400 krizini konuştuk.

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini almasının yankıları sürüyor ve ABD hükümetinden konuyla alakalı peş peşe açıklamalar geliyor. ABD’nin bu açıklamaları neyi ifade etmektedir, iki devletin ilişkileri bundan sonra nasıl şekillenecektir?

Tabii S-400’ler ve F-35’lerle ilgili Türkiye ile Amerika arasındaki gerilim giderek yükseliyor. ABD hükümetinden gelen açıklamalar var. Amerika’da askerlerden gelen açıklamalar var. Bir taraftan da ilgili şirketin ABD’nin içinde F-35’lerle eğitim için uçakların teslim süreci var. Şimdi bunların arasında aslında nüans farklarının olduğunu da söylemek lazım. Özellikle politikacılardan gelen açıklamalar, çok daha keskin bir biçimde Türkiye’nin stratejik konumlanışını sorgulayan açıklamalar, askerlerden gelen açıklamalar, teknik vurguları daha yüksek olan açıklamalar. Bir taraftan da devam eden bir süreç var. Şimdi burada tabii şunun altını çizmemiz lazım; burada esas konuşulan esas sorgulanan mesele Türkiye’nin geleceğe doğru nasıl bir stratejik noktada konumlanacağı meselesi. Amerikalı yetkililer yalnızca Türkiye ile ilgili değil başta Almanya olmak üzere NATO ittifakının diğer üyeleri ile ilgili de bir baskı kampanyası başlatmış vaziyetteler. Washington’da NATO’nun 70. yılı dolayısıyla bir toplantı vardı. Amerikan Başkan Yardımcısı Mike Pence bizi S-400’ler yüzünden eleştirdi. Almanya’yı da Rusya’dan niçin gaz alıyorsunuz diye eleştirdi. Yani mesele sadece füze almak, bu füzelerin F-35 ile olan münasebeti değil. Tamamen sivil maksatlı bir ticari malın alışverişine de stratejik anlam yüklemeye başlayan bir Amerikan yönetimi ile yüz yüzeyiz. Bunun arkasındaki mantığı da yine Mart ayının 15’inde Kudüs’te gerçekleşen bir zirvede Mike Pompeo’nun açıklamalarında görüyoruz. Pompeo, Kudüs’te Yunanistan başbakanı, Güney Kıbrıs Rum kesiminin lideri ve Benjamin Netanyahu ile beraber toplandı ve şu  cümleleri kurdu, “Rusya, Çin, İran revizyonist güçlerdir, bunlar dünyanın her tarafında olduğu gibi bu bölgede de kendilerine zemin bulmaya çalışıyorlar. Biz Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve ABD bu bölgede güvenlik ve refah ortağıyız.” Şimdi bu vurgular geleceğe doğru bakıldığında yeniden soğuk savaş günlerini andırır biçimde büyük güçler arasında bir gerilim hattının ve nüfuz alanlarının çizilme çabaları olduğunu gösteriyor, bunu anlatıyor. Ve işte bu çizginin o tarafında veya bu tarafında kalacak ülkelerle ilgili bir tartışmanın yürüdüğünü de gösteriyor. Türkiye üzerindeki baskının en somutlaştığı alanlardan biri olarak da karşımızda şu anda S-400 meselesi gözüküyor fakat mesele bundan ibaret değil Türk-Amerikan ilişkilerinde birikmiş pek çok sorun var. O sorunlardan şu anda buzdağının üzerinde gözüken yönüyle biz S-400 ve F-35’i birlikte konuşuyoruz.

Luke Hava Üssü’de Türk pilotların eğitimleri devam etmesine ve Türkiye’nin, F-35 üretiminde yer almasına rağmen ABD’nin Türkiye’yi programdan çıkarmak şeklindeki cüretkâr tavrını nasıl yorumluyorsunuz, ABD Türkiye’yi tehdit olarak mı algılamaktadır?

F-35’i de bir miktar tanımamız lazım. Türkiye F-35’in aynı zamanda proje ortağı. Belirli parçalarını yapıyor ve proje ilerledikçe uçakların bakımı ile ilgili olarak da önemli bir rol üstlenecek. F-35 bir ittifak uçağı olarak tasarlanmış bunun altını çizelim. Bu uçak çok basitleştirerek ifade edersek uçan bir bilgisayar konumunda. Yani şimdiye kadarki uçak sistemlerinden farklı. Bir bulut üzerinde bir network üzerinden bir merkeze bağlanıyor ve gerektiğinde diğer uçaklara bağlanıyor. Tabii bunun bir anlamı da sürekli olarak yazılım güncellemelerine ihtiyaç duyuyor olması. Yazılım güncellemelerini yapmadığınız takdirde uçağı uçurma imkânınız da olmayabilir. Bunun anlamı Türkiye ithal ettiği savaş araç gerecinin yedek parçaları üzerinde bir bağımlılık ilişkisi yaşıyordu geçmişte. Uçağı Amerika’dan aldınız diyelim Kıbrıs gibi bir meseleniz var, siz bir askeri harekât yapmaya karar verdiniz, bu silahlar kullanılabilir mi kullanılamaz mı? Eğer silahı ithal ettiğiniz ülke kullanmamanızı istiyorsa ne yapabilir? Geçmişte bu engelleme süreci yedek parçaların gönderilmemesi ile gerçekleştiriliyordu. Tam dijital platformlarda mesele çok daha kolay olacak o yüzden de bir anlamda F-35 alan ülke bu F-35’leri müşterek düşman sayılan ülkeye karşı etkin biçimde kullanabilecek ama kendi milli ihtiyaçları dolayısıyla kullanmaya çalıştığında basit engellemeler ile karşılaşabilir. Engelleyecek olan ülke de bunu kolaylıkla gerçekleştirebilir. O yüzden de F-35’leri aslında Türkiye’ye verme konusunda bir gönüllülüğün olduğunu düşünüyorum. Çünkü sonuçta Türkiye önümüzdeki on yıllar boyunca Hava Kuvvetleri’nin omurgasına eğer bu uçakları yerleştirecekse -çünkü bunlar çok pahalı 10 milyar dolar seviyesinde bir para yatıracak Türkiye- bunun anlamı Türkiye’nin önemli makro stratejilerinde on yıllar boyunca hep Washington’a bakması gerekecek. Bu da ABD’nin arzu ettiği bir şeydir. O yüzden bu F-35’leri bize vermek konusunda daha çok gönüllü olacaklarını düşünüyorum. Ancak bu süreçte Türkiye üzerinde bir baskı üreterek Türkiye’nin stratejik konumlanmasının, Amerika’nın hizasından çıkmamasını talep ediyorlar. Ancak orada da çok ciddi  tutarsızlıkların olduğunu görüyoruz. Türkiye’ye karşı bu tür sert söylemler kullanırken belli ülkeler revizyonist ülkeler olarak ilan edilirken aynı ülkelerle Amerika’nın kendisinin ciddi müzakereler yürüttüğünü görüyoruz. Ticaret alanında bir gerilimleri var ama bir taraftan da Xi Jinping ile Trump arasında bir zirvenin hazırlığının olduğu da görülüyor. O yüzden temelde dünya yeniden şekillenirken Türkiye nasıl bir konumda yer alacak meselesi masanın üzerinde. Türkiye bağımsız kalmak istiyorsa milli savunma sanayiini elden geldiğince güçlendirmesi lazım. Buna gücünün yetmediği durumlarda da silah envanterini çeşitlendirerek bir denge kurmak stratejisi söz konusu olabiliyor. Bunların üzerinde durduğu için de ABD’den gelen bu tazyikle yüz yüze geliyor.

Türk dış işlerinin, hem S-400 konusundaki net tavrı hem de Patriot sistemlerinin alınması konusunda açık kapı bırakması nasıl anlaşılmalıdır?

Türkiye’nin biraz teknik olarak da bakıldığında hava savunma sistemi dediğimiz şey çok katmanlı ve çok boyutlu bir mesele. Çünkü havadan gelen tehditlerin tipleri, boyutları vesaireleri farklı. Ve bu tür füze sistemlerinin bazıları bazı türden tehditlere karşı daha başarılı diğerlerine karşı ise daha başarısızlar. S-400’ler NATO radar sistemine takılamayacağı için bu uçaklara vesaire karşı daha etkili olacak ama füzelere karşı füzeleri görme mesafesinin düşük olabileceği tahmin ediliyor. Patriot’ların füzelere karşı bu yeni nesil Patriot’ların daha avantajlı olduğu söyleniyor. Tabii Türkiye kendi milli projesini yürütüyor. Bu milli projesini hayata geçirebilmek için de teknoloji transferi istiyor muhtelif tedarikçilerden. Bu teknoloji transferlerini de bir araya getirip kendi milli projesinde yol almak gayreti var. Bir taraftan da bir stratejik eksen değişimi niyetiyle S-400 almıyoruz mesajıdır, Patriot’larla ilgili pazarlığa açık olmak demek. Karşı tarafa bu işte bir ticari mesele idi, bizim güvenliğimiz ile ilgili mesele idi sizden talep ettik istediğimiz şartlarda vermediğiniz için başka tedarikçilere gittik argümanını vurgulamak için yapılan bir iş.

Suriye’deki PKK’ya binlerce tır silah yardımı yapan ve yine Türkiye’nin Suriye’nin doğusuna yönelik harekâtına karşı çıkan ABD, F-35 konusunda da Türkiye’yi tehdit ediyor. ABD nasıl bir Türkiye istemektedir ve görmektedir?

Türkiye’nin stratejik açıdan nerede konumlanacağı sorusu bununla ilgili Türkiye üzerinde baskının yapılması, Türkiye’nin kendi milli politikalarıyla ilgili inisiyatif almak konusunda caydırılması, Suriye’nin kuzeyindeki PKK devleti meselesi, FETÖ diğer terör unsurlarıyla Türkiye’nin yaşadığı yürüttüğü mücadele, burada yalnız bırakılması, Menbiç gibi genel olarak Suriye meselesi, Ortadoğu politikaları gibi bir dizi mesele onun dışında da Ortadoğu’da makro bir dizayn arayışı var. Golan Tepeleri’nin ilhakının tanınması bunun yakın dönemdeki son halkalarından biriydi. Bunun körfeze doğru uzanan, İran’a doğru giden ve Afrika’nın kuzeyinde Doğu Akdeniz’e doğru genişleyen, Balkanlar üzerinden yine Karadeniz’i ilgilendiren çok cepheli boyutları var. Tüm bu bölgede, tüm bu çevrede hayata geçirilmeye başlanan yavaş yavaş bazı karakteristikleri belirginleşmeye başlayan bir oyun planının oluştuğunu görüyoruz. Burada Türkiye’nin kendisine bir alan açma gayretinden çok Amerika’nın politikalarını takip edecek bir pozisyona razı olmasını arzu edildiğini, bunun için de Türkiye üzerindeki baskı enstrümanlarının arttırıldığını görüyoruz. PKK, Suriye’nin kuzeyinde şimdi bu son bütçede yine orada ki bu Suriye PKK’sının eğitimini sürdürmeye devam edecekler. Transfer edilen silahların gönderilmesi süreci de devam edecek. Ve orada belirli bir temel altyapının kurulması için de yine harcamaların yapılacağı söyleniyor. Şimdi bu tabii bir geri çekilme değil. Bu devam eden bir sürecin Suriye’nin kuzeyinde bir ön devletin altyapısının oluşturulması sürecinin işlemeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Tabii bu devam ettiği müddetçe Türkiye’nin de güvenli bir ilişki kurması söz konusu olamaz. DAEŞ’in kontrol ettiği toprakların tamamen örgütün elinden alınmasından sonra izah edilebilir bir gerekçesi de kalmamıştır. O yüzden Türkiye’nin Suriye ile ilgili tehdit algılamaları ciddi düzeylere erişmiş vaziyette ve Türkiye Suriye meselesi son aşamasına girmeden bu tehdidi sökecek bir fiili askeri baskı uygulaması gerektiğini düşünüyor. Amerikalılar da bunu mümkün olduğunca geciktirmek ve Suriye’de Ruslarla bir mutabakata varıp bu mutabakatın içine Suriye’nin kuzeyini de yerleştirmek istiyorlar. Suriye mutabakatının belli parçalarını adım adım hayata geçirmeye başladılar yani kendi kafalarındaki geleceğin Suriye’si meselesini. O meselelerden bir tanesi Golan Tepeleri meselesidir. ABD tarafından Suriye’nin bölünüşünün resmen tescilidir. Güneyden bölünen bir Suriye yani bölünüşü tescillenen bir Suriye var. O zaman bunun başka bölgelerinin de üzerinde geleceğe dönük böyle planlamaların yapıldığını düşünmek, bundan kaygılanmak gayet meşru. Bu hususları da içeren bir Amerikan mutabakatının gelişmesi ihtimali de Türkiye açısından tedirginlik verici. O yüzden de Türkiye kendisini Suriye’nin kuzeyindeki bu oluşumu bir müdahaleyle sökmek hususunda zaman baskısı altında hissediyor. Önümüzdeki dönemde biz bu durumun sonuçlarını göreceğiz.