Prof. Dr. Mehmet Akif Okur: “Önümüzdeki sorunları çözüyoruz derken geleceğe doğru gelişmelerin üretebileceği potansiyelleri de göz ardı etmemeli, kapsamlı bir milli güvenlik ufku ile önümüzdeki meseleleri ele alabilmeliyiz”

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur ile İdlib’den ülkemize gerçekleşen yeni göç akımını ve Suriye meselesi ile ilgili son durumu konuştuk.

Uzun zamandır gündemde olan İdlib’de yaşananlar neticesinde yeni bir göç akınının olduğunu görmekteyiz. İdlib’de neler yaşanmaktadır? İdlib’in geleceği noktasında neler düşünüyorsunuz?

Suriye meselesi en önemli kritik dönemeçlerinden birini daha yaşıyor. Şüphesiz geçtiğimiz yıllar boyunca bu cümleyi çok fazla kamuoyu duydu ama yaşanan her önemli kırılmanın geçmişte de Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren boyutları oldu. Bugün de öyle olacak.

İdlib meselesinin Türkiye açısından iç içe birden çok anlamı var. Bunlardan bir tanesi sizin bahsettiğiniz husus. Türkiye yönelecek olan çok ciddi bir göç dalgası söz konusu. Bu göç dalgası sivillerin mağduriyeti anlamına da geliyor. Büyük bir insani kriz ve kıyım olacak ve Türkiye’ye çok sayıda Suriyeli misafire ev sahipliği yapıyor. Onunla ilgili de ciddi sıkıntılar yaşıyor. Dolayısıyla Türkiye’de mevcut olan milyonlara yeni milyonların eklenmesi, en azından yüzbinlerin eklenmesi kaygısı var. Peki, ne oluyor dediğimizde şunu görüyoruz; ekranlardan sıkça işittiğimiz bir Soçi mutabakatı var. Astana masasının tarafları Suriye iç savaşını bitirmek için bir mutabakata vardılar ve bu mutabakatın şartlarından bir tanesi de fiili çatışmaların dindirilmesi, çatışmasızlık alanı oluşturulması idi. Bunun için İdlib bölgesinin çevresinde Türkiye’nin ve Rusya’nın askeri gözlem noktaları kuruldu. Böylece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmanın durdurulması, çatışmasızlık alanının meydana getirilmesi istendi. Buna paralel olarak da Suriye’de yeni anayasa yapım süreci işleyecekti ve taraflar bir siyasi çözüme varma hedefinde birleşmişlerdi. Esed ve müttefikleri bize muhtelif gerekçeler ileri sürüyorlar. Yeniden saldırıyı başlattılar ve bu saldırı ile beraber de Türkiye’ye doğru bir göç hareketliliği yaşandı. Türkiye’nin talepleri doğrultusunda da şu anda yeniden bir ateşkes durumuna geçilmiş gibi gözüküyor ama önümüzdeki günlerde, haftalarda ne olacağını kesin olarak bilemiyoruz. Burada şu meselenin de altını çizmemiz lazım. Bölgede, Türkiye dâhil tüm tarafların terör örgütü olarak saydığı gruplar ve unsurlar var. Yine tüm taraflar, gruplar ve unsurların İdlib’de etkisizleştirilmesi hususunda bir mutabakata varmışlardı. Bunun yöntemleri konusunda yine tartışmalar yaşanmıştı. Türkiye’nin sesi Rusya’nın diğer şehirlerde yaptığı gibi kitlesel bombardımanların terör örgütlerini cezalandırmaktan çok sivillere yönelik bir kıyım dalgası ürettiği ve örgütlerin bundan bilakis daha çok istifade ettiğini çünkü radikalleşmeyi arttırdığı yönündeydi. O yüzden Türkiye, daha ince yöntemler kullanılarak bu örgütlerin etkisizleştirilmesinin doğru olacağını söylüyordu. Bunun için de çatışmasız geçecek bir zaman dilimine ihtiyaç vardı ama sürekli devam eden saldırılar sebebiyle İdlib’de böylesine bir çatışmasız dönem yani bir kısım istihbari insanlarla, örgütlerle mücadele etmek zeminini oluşturacak bir sükûnet devresi yaşanmadı. Örgütler de çözülmediler, yerlerinde duruyorlar. Bu göç dalgası ile beraber Türkiye’ye yönelecek olan dalgayı Türkiye nasıl filtreleyecek? Güvenlik açısından o da bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Bir başka mesele de şu: Türkiye’nin desteklemeyi sürdürdüğü muhalif gruplar var ve bu muhalif gruplar Suriye Anayasası yapılırken denklemin bir tarafında, taraf olarak bulunuyorlar. O yüzden İdlib’de Esad rejimine zafer kazandıracak bir askeri çözümün anayasa süreci ile ilgili masayı da orantısız etkileyeceği de düşünülüyor. Böylesi bir senaryoda Türkiye’nin desteklediği grupların bir pazarlık imkânı ve şansı kalmayacak. O yüzden de İdlib’deki askeri hareketi yakından ilgilendiriyor.

Bir başka boyutun da altını çizelim; Türkiye PYD ve PKK’ya yönelik Fırat’ın doğusunda bir harekât planlıyor. Esad rejiminden buna yönelik bir kısım itirazlar da var. Tabi eğer İdlib’de istediklerini almış olurlarsa Suriye PKK’sıyla bu kesimlerin irtibatının da anayasa sürecinde daha hızlandığını görebiliriz. Yani kastettiğim, Afrin harekâtı başlamadan evvel Rusya, PYD ve YPG’ye eğer Esed’le anlaşırsınız hava sahasını açmayız ve Türkiye’nin Afrin’e müdahalesini engelleriz demişlerdi. Ama Suriye PKK’sı Amerika ile ittifakını bozmadı. Rusya hava sahasını açtı. Biz de Afrin’e girdik. Şimdi İdlib dolayısıyla da Türkiye’ye olan ihtiyacın oldukça fazla olduğunu görüyoruz. İran, Suriye ve Rusya üçlüsünün eğer İdlib meselesinde istediklerini tamamını şimdi alırlarsa, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik bir harekâtı sırasında yeniden Rusya, İran, Suriye PKK’sı arasındaki hattın da hareketlenebileceğini ve anayasaya görüşmelerine de bunun yansıyacağını düşünebiliriz. Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile Amerika’nın Suriye PKK’sına desteği yüzünden yaşadığı çok ciddi bir kriz var. Buna karşın artık müzakereler bitti, söz bitti ve ben ilerleyeceğim diyor ama diğer aktörler de şu anda çok fazla ses çıkarmasalar da Fırat’ın doğusunda bir parçası konumundadır. O yüzden İdlib’de neyin ne zaman olacağı, bu konunun zamanlaması Fırat’ın doğusundaki gelişmeleri de belli ölçüde etkileyebilecek mahiyette. Türkiye o yüzden buradaki dalgalanmayı engellemek amacıyla bir dizi adım atıyor. Birincisi, askerini İdlib’den çekmiyor. İkinci olarak özellikle Rusya üzerinden bir baskı oluşturmaya çalışıyor. Üçüncü olarak da İdlib’den bir göç dalgasını Türkiye’nin içinde tutmayacağını, bunun daha önce Avrupa’yı sarsan ve dalgalandıran dönemde olduğu gibi yine Avrupa’ya doğru geçiş yollarını açacağını söylüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyor: Avrupalıların hem Şam üzerinde hem de özellikle Rusya üzerinde etkinliklerini kullanarak İdlib’deki sükûnetin sürdürülmesi için diplomatik baskı yapmalarını istiyor. Onun dışında İdlib’de Türk askeri var. Türkiye, göçü içerisine almayacaksa o zaman sınırlarının ötesinde göçü karşılamakla kalacaktır. Bununla ilgili de farklı senaryolar var.

Afrin bölgesinde bildiğiniz gibi silahlı kuvvetlerimizin ve ÖSO’nun denetimi var. Bu müşterek denetleme alanının İdlib’in de şehir merkezini ve Türkiye’ye komşu olan bir kısım bölgeleri karşılayacak veya sivil nüfusun büyük bir bölümünü yerinde tutacak biçimde birleştirilmesi ile ilgili bazı senaryolar da orta yerde dolaşıyor. Ama Türkiye şunu yapmalı demek için sahadaki tam gücümüz, oradaki risklerin tam haritası ile ilgili detaylı bilgilerimizin olması lazım. Biz şu anda onlara sahip değiliz. Daha çok genel ve büyük parametreler üzerinden konuşuyoruz. O yüzden bu bilgiler de denkleme eklendikçe ancak net olarak politika izlemek daha yerinde olur demek mümkün olur.

Sınırımızda oluşturulmak istenen güvenli bölge hakkında son durum nedir?

Güvenli bölge ile ilgili yapılan faaliyetlerin daha önce Münbiç mutabakatına benzer bir yere doğru gitmekte olduğunu anlıyoruz. Nitekim devlet yetkilileri de en üst perdeden buna rıza gösterilmeyeceğini vurguluyorlar. O yüzden şu anda basına aksettiği kadarıyla helikopter uçuşları ile güvenli bölgenin ilk kademesi diyebileceğimiz o dar şerit üzerinde bazı keşif uçuşlarına Türkiye’nin katıldığını biliyoruz. Müşterek harekât merkezinin kurulduğu söylendi.

Bu ne işe yarayacak? Neyi koordine edecek? Bununla ilgili bilinmezlikler Türk kamuoyunda çok ciddi tartışmalara yol açtı. Bunların dozu da artıyor. Fakat anlaşılan o ki bir mutabakatla düzeltebilecek şekilde çok geniş detayları üzerinde ciddi ölçüde bir oydaşmanın sağlanmadığı bir genel çerçeve görüyoruz. Türkiye, o genel çerçevenin kendisine yetmeyeceğini vurguluyor. Eylül ayında bir son temas olacağını anlıyoruz Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görüşmeleri çerçevesinde ABD Başkanı Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında. Ondan sonra da Türkiye kendi hazırlıkları ve imkânlarıyla bölgeye hareket yapacağını bir kez daha vurguluyor. O yüzden bu açıklamalara ve yapılan hazırlıklara baktığımızda varıldığı söylenen mutabakatlar Türkiye’nin hoşnut olmadığını ilk başta bir mutabakata imza atılma gerekçesi her ne idiyse onunla ilgili beklentilerin de karşılanmadığını görüyor ve anlıyoruz. O yüzden de Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda tehdit saydığı meseleler açısından tehdidi bertaraf edecek bir uzlaşmanın orta yerde bulunmadığını bugünden söyleyebiliriz. Diyelim ki Amerikalılarla böyle bir uzlaşma olsa da güvenli bölge neyi getirir bu da bir başka tartışma konusu. Suriye PKK’sının sınırdan sadece 30 kilometre itilmesi, meseleyi çözer mi diye bir başka tartışma konusu da var.

Türkiye’nin bu bölgeden algıladığı tehdit, PKK’nın Suriye kolunun bir statü elde etmemesi ile bağlantılı meşru bir aktör haline dönüşmemesi, büyük devletlerle meşru aktör olarak muhatap kılınmamasını içeriyor. Türkiye’nin güvenlik algısı yalnızca sınırlarını aşarak gelecek bir fiziki saldırı tehdidine karşı güvenlik sağlanmasından ibaret değil. Fakat bu örgütün etkisizleştirilmesi bakımından önemli bir adım olur bir güvenli bölgenin geliştirilmesi. Bunun şartı, güvenli bölgenin ötesinde örgütün varlığının meşru kabul edilmemesidir yani Türkiye attığı adımın ardından diğer kalan yerlerde örgüt bir statü elde edebilir tarzında bir tutum takınılmamalı. Örgütle ilgili tavrını korumalı ve Suriye PKK’sının güvenli bölgenin dışında da çözülmesi ile ilgili askeri ve diplomatik stratejileri birbirini takip eden adımlar halinde gündeminde tutulmalı.

Fırat’ın doğusuna yapılması muhtemel operasyon öncesinde YAŞ’da alınan stratejik kararların söz konusu harekât ve güvenli bölge konuları ile doğrudan alakalı olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu mesele Türkiye’nin en önemli güvenlik gündemini oluşturuyor. O yüzden de muhakkak ki bahsettiğimiz genel kurullarda bu konu üst düzeyde ele alınıyor olmalı. Zira eğer Türkiye bugün bu meseleye müdahil olup güvenliğine yönelik tehditleri bertaraf edemezse Suriye’de bir yeni statü oluştuktan ve oturduktan sonra yüz yüze kalacağı tehdidi boyutları daha farklı olacak. Türkiye’ye yönelik buradan yapılan baskı daha çetin olacak ve örgütü koruyan güçler PKK’nın üzerine çok çok daha etkin koruma duvarları örecekler. Bu sebeple Türkiye’nin önündeki zaman ve fırsat penceresi de daralıyor. Her ne kadar verdiği sözlerin arkasında durmamış olsa da Trump’ın Suriye’den çekilme kararı açıklaması, böyle bir kararda olduğuna dair kamuoyuna düşüncelerini paylaşması bize şunu gösteriyor; mevcut Amerikan yönetimi ile Amerika’nın diğer kurumları arasında Türkiye’yi ilgilendiren bazı konularda tam mutabakat yok. Önümüzdeki dönemde de Amerika seçim sürecine doğru ilerliyor. Seçim sürecinde asker çekmek Amerika’da adaylara katkı sağlayan bir durumdur ama eğer Türkiye, seçim sürecine kadar uzanan müzakerelerle oyalanırsa ve ABD’nin başına Amerikan kurumlarıyla ona yönelik strateji bakımından bir başkan oturursa, o zaman Türkiye’nin işi daha zor olacak. O yüzden Türkiye’nin seçim takvimini, iktidar değişim ihtimallerini de göz önünde bulundurması lazım. Önümüzdeki zaman dilimini baz aldığımızda ikinci baskıyı da Suriye’de bir yeni anayasa oluşum süreci ile ilgili Eylül’de beklentiler var. Astana masası yeniden toplanacak. Onun ardından belki anayasa konusunun ilanı ile ilgili süreç başlayacak. Yine bununla bağlantılı İdlib’deki süreç var. Türkiye’nin önündeki zaman daralıyor. Önümüzdeki dönemde kendimizi konuyla ilgili aldığımız kararları uygulamak mecburiyetinde hissedeceğiz.

Hem devletin hem de vatandaşın gündeminde hayli öncelikli olan Suriye ve Suriyeliler konusu hakkında son olarak neler söylemek istersiniz?

Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacı nüfusunun önemli bir kısmı Kuzey Suriye dediğimiz bölgeden geliyor. O hat aynı zamanda Misak-ı Millî hattını da oluşturuyor. Milli Mücadele yıllarında gücümüz yetseydi buradan geçen hat Türkiye’nin sınırlarını belirleyecekti. Ondan sonra araya uzun zaman girdi, orada farklı yapılanmalar oluşturuldu ve milyonlarca insan bugün Türkiye’ye geldi.

Sığınmacılara karşı tavır tasarlarken bu göçün bir strateji olduğunu bilmemiz gerekiyor. Nedir bu strateji? Bir, rejim kendisine hasım saydığı nüfusu sürmek istedi. Böylece karşısına çıkabilecek, çatışabilecek nüfusu azaltmaya çalıştı. Aynı zamanda da Suriye’de muhalefete destek verecek ülkelerin yorulacağını düşündü. Uzun süre sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerin kamuoyunda infial yaratacaktı ve sonuçta da dönüp Şam ile el sıkışacaktı yani son seçenekte bu olacaktı. Rejim ortakları tarafından, Suriye’deki sivil katliamı, nüfusun kitlesel olarak göçe zorlanması çok vahşi ama hesaplanmış olan bir strateji idi. İkincisi, bunun içine Suriye PKK’sının hesaplarını kapatmamız lazım. Bu kantonların arasındaki bölgelerde ve kantonların bütünleşmesi ile oluşan coğrafyadaki nüfus, tek bir etnik grubun baskın olduğu bir nüfus değildi. Suriye PKK’sının denetiminde yaşayamayacağını düşünenler bölgeyi terk ettiler. Onlar da Türkiye’ye geldi. O yüzden Suriye’de planlanmış bir insansızlaştırma stratejisinin olduğunu bilmemiz lazım. Bunun üstesinden gelebilmek için de Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların güvenle ülkelerine dönmeleri lazım. Bunun için de bölgede Türkiye’nin güvenliğini sağladığı bir kuşağa, hatta ihtiyaç var. Fakat tabi bu dostane bir dönüş olması lazım. Çünkü gidecek olan insanlar Türkiye sınırına yerleşecekler ve buradan, Türkiye’den olumlu hafızalarla, olumlu hatıralarla ayrılmaları çok önemli. Türkiye’de gündemde tutulan tartışmalarda kullanılan argümanlara dikkat edilmesi lazım. Aksi takdirde Türkiye ye karşı bir cephe, bu söylemleri kullanarak Türkiye karşıtlığını Araplar arasında yaymak için kullanılacaktır. Türkiye’ye karşı Arap meselesi haline gelecektir. Bununla ilgili ihtimalleri gözeten bir stratejinin olması lazım. Bunun başka boyutları da var. Türkiye’ye gelen Arap nüfusun içinden iyi eğitim alan, belirli becerilere sahip olan, gelecekte Türkiye ile Arap dünyası arasında köprü oluşturabilecek bir demografik unsur var. Tabi bu milyonlarla ifade edilecek bir sayı anlamında söylemiyorum ama bu nüfusun küçük bir bölümünün de Türkiye ile Arap dünyası arasında köprü rolü oynayacak. Nitelikli nüfus olarak gelecekte de önemli olacağını düşünüyorum. Bir de şunu söylemek lazım; 500 bin insan öldürüldü bu bölgede nüfusun yarısı göç ettirildi. Dolayısıyla bu çatışmanın kolay kolay bitmeyeceğini ifade etmek lazım. Bu tür çatışmalar belirli dönemlerde küllenseler de diyelim ki yarın yeni anayasa ilan edildi, mesele hemen bitti denildi, biz 10 sene sonra yeniden bölgenin karıştığını görebiliriz. Bu noktada çatışmanın tarihi ile ilgili bir hafıza oluşturulacaktır. Kim suçlu, kim ne yaptı şeklinde. Burada Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmak isteyen güçlü bir propaganda var ve bu güçlü propaganda Türkiye’yi desteklediği unsurların gözünde de suçlu ilan ederek çatışmayı bitirmek istiyor. Bunun sebebi şudur: Türkiye yüz yıl önce Ortadoğu topraklarında bir askeri yenilgi aldı ve askeri yenilgi ile bölgeden çekildi ama Türkiye’nin bu topraklarda hafızalarda bıraktığı tarih olumlu bir tarihtir. Bir anlamda Türkiye’nin askeri gücü yenildi ama hikâyesi yenilmedi. O yüzden de aradan yüz sene geçtikten sonra bile Türkiye Ortadoğu’ya yönelik politikalar izlemek istediğinde olumlu karşılık bulabildi. Türkiye’nin bölge ile irtibatının tamamen kesilmesini isteyen çevreler, hikâyesini hafızalardan silmek istiyorlar. Bunun için de taraf olduğu ülkelerde yanında duranlara bile desteğini sürdüremeyen, bir anlamda yükselen çatışmalardan sorumlu tutulması gereken bir aktör olarak Türkiye’yi karalamaya çalışıyorlar. Bu yüzden bu propagandanın farkında olarak hem politikaların hem de söylemlerin düzenlenmesi, tanzim edilmesi lazım. Bu mesele, bugünden yarına bitecek bir mesele değil. Suriye, Irak alanındaki bu iki devlet çok derinden kırılmalar yaşadılar. Kâğıt üzerinde bunları güç dengeleri sebebiyle bir arada tutuyor gözükmek mümkün olsa da bunlar artık kırılmış yapılardır ve belirli zaman aralıklarında tekrar tekrar çatışmalar üreteceklerdir. Böylesine çatışmalı coğrafyalarda da sınır ötesi etkinlik olmadan güvenlik temin etmek mümkün olmaz. Bunun içinde size dost bir nüfusun bulunması ve bununla sağlıklı ilişkiler kurabiliyor olmanız lazım. O yüzden önümüzdeki acil sorunları çözüyoruz derken geleceğe doğru gelişmelerin üretebileceği ihtimalleri, potansiyelleri de göz ardı etmemeli, kapsamlı bir milli güvenlik ufku ile önümüzdeki meseleleri ele alabilmeliyiz.