Prof. Dr. Mehmet Akif Okur: “Türkiye hem kendi hak ve menfaatlerinin hem Kıbrıs Türkleri’nin menfaatlerinin korunması bakımından dikkatini Doğu Akdeniz üzerinden çekmemek durumunda”

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur ile geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye ait Fatih sondaj gemisinin Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına başlamasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi krizi konuştuk.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye ‘Fatih’ Türk sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına başladı. Bunun üzerine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, adanın batısında doğalgaz arama faaliyetlerine başlayan Türk sondaj gemisinin mürettebatı hakkında uluslararası tutuklama emri çıkarılması için girişimde bulundu. Bize bu süreci değerlendirebilir misiniz?

Doğu Akdeniz’deki gerilim yükseliyor. Bunun tabii temel sebebi Doğu Akdeniz üzerindeki Münhasır Ekonomik Bölgeler’e dayalı egemenlik alanlarının karşılıklı mutabakatta tespit edilmemiş olması. Tabi ki Kıbrıs meselesi ile ilgili problemin nihai çözüme varılmamış olmasını da bir faktör olarak eklemek gerekir. Bu faktörler orta yerdeyken Türkiye, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bölgenin tartışılmaz egemeniymiş gibi davranarak Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ile ilgili anlaşmalar imzalamasını, ortaklıklar kurmasını, ilişkilerde bulunmasını haklı olarak kendi hukukuna, Kıbrıs Türklerinin hukukuna bir tecavüz olarak görüyor. O yüzden de tek taraflı ilan edilmiş olan hem Yunanistan hem de Kıbrıs Rum kesimi tarafından tek taraflı ilan edilmiş olan Münhasır Ekonomik Bölgede de sınırlarını tanımıyor. Çünkü bu, tek taraflı ilan edilmiş olan bölgelerle ilgili sınırlar. Yine aslında Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge olarak tarif ettiği alan da iç içe geçmiş vaziyette. Son dönemde Doğu Akdeniz’de bu yöndeki faaliyetlerin hız kazandığını görüyoruz. Çok sayıda petrol şirketi bölgeye davet edilmiş vaziyette. En son yine Exxon Mobil şirketi Kıbrıs’ın güneyinde bir sahada doğalgaz bulduğunu açıkladı. Yine başka girişimler var. Ülkeler bazında bir araya gelerek oluşturulan ortaklıklar var. İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir araya gelerek oluşturduğu Kudüs toplantısı var. Bunun ardından Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ile ilgili Amerikan senatosuna sunulan iki partili bir yasa tasarısı var. Bu enerji kaynaklarının çıkarılması konusunda da saydığım ülkeleri yani İsrail’i Yunanistan’ı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, Amerika’nın desteklemesini, bunun için bölgede bir enerji ajansı kurmasını, örgütleyici rol oynamasını öngörüyor. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasını öngörüyor. Türkiye’nin adadaki askeri varlığını problem olarak gösteriyor. Dolayısıyla hem yeni enerji kaynaklarının bulunması hem de Doğu Akdeniz üzerindeki yeni gruplaşmaların Türkiye’yi hedef alması Ankara’yı rahatsız ediyor. Bu yüzden de Türkiye, hak ve menfaatlerini koruyacağını gösteren, belli eden adımlar atmaya başladı.

Neler yaptı? Bir Mavi Vatan Tatbikatı yaptı yani Deniz Kuvvetleri’ni seferber etti. Deniz alanlarındaki haklarını koruyabilecek kudrete sahip olduğunu gösterdi. Bunun ardından da yine sismik araştırma gemilerini sahaya göndererek tek taraflı ilan edilmiş olan Türkiye ile bir uzlaştırmaya dayandırılmaksızın ilan edilmiş olan Münhasır Ekonomik Bölge tanımlarını tanımadığını, kabul etmediğini eylemli olarak da gösterdi. Şu anda atılan adımla da yine bunu gösterecektir. Ayrıca gerçekten arama yapılan yerlerde yeni kaynakların bulunmasının durdurulması söz konusu olabilir. O zaman bununla ilgili bir ekonomik planlamanın da daha geniş kapsamlı olarak yapılması gündeme gelecektir.

Türkiye’nin 4 Mayıs 2019 tarihinde Doğu Akdeniz’de Fatih Sondaj Gemisi’yle başlattığı sondaj çalışmaları, bölgedeki denklemleri etkileyecek bir girişim olması nedeniyle bölgesel ve küresel aktörlerin dikkatini çektiğini biliyoruz önümüzdeki süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bizleri neler bekliyor?

Doğu Akdeniz’deki gerilimin kademeli olarak artmaya devam edeceğini ön görebiliriz. Bunun bir sebebi bu enerji kaynakları ve zaten on yıllardır devam eden Kıbrıs’taki ihtilafın yeniden canlanma emarelerini göstermesidir ama tabi ki başka sebepleri de var.

Nedir o sebepler? O sebepler arasında küresel sistemdeki değişme süreci ve yeni çatışma dinamikleri geliyor. Şimdi biz Ukrayna üzerinden Rusya ile Batı arasındaki gerilim hattını uzun süredir takip ediyoruz. Bu gerilim hattı Suriye ile beraber Doğu Akdeniz’e de girmiş vaziyette. Rusya biliyorsunuz ki çok geniş bir deniz üssü kurdu ve burada Doğu Akdeniz’deki yakıt kaynaklarıyla da yakından ilgileniyor. Bunun iki tane yönü var. Birisi şu: Doğu Akdeniz’deki kaynaklar çıkarıldığında onların pazarı Avrupa olacak ve burası yani Avrupa, Rusya’nın doğal gaz sattığı bir pazar. Dolayısıyla Rusya’nın pazar kaybı anlamına geliyor. O yüzden Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Rusya açısından da önem taşıyor. Tabii Rusya’nın bölgeye ilgisinin yanında Çin’in de bölgeye ilgisi olduğunu görüyoruz. Kuşak-Yol Projesi denilen projenin deniz, yol güzergâhı Süveyş Kanalı üzerinden Doğu Akdeniz’e de değiyor, dokunuyor. O yüzden ayrıca Türkiye ile S-400’ler üzerinden ya da son tezahürü diyelim S-400’ler olan gerilimi de bunun üzerine koyalım. Bu açıdan bakıldığında yalnızca Kıbrıs Rumlarıyla, Yunanistan ve Türkiye arasındaki mesele olmaktan çok daha geniş bir gerilim hattı ile yüz yüzeyiz ve karşımızdaki güç Türkiye’yi, Rusya ile olan ittifakını daha da pekiştirirse etrafında bulunan donmuş krizleri canlandırmakla tehdit ediyor ve bu tehdidin somut, önemli alanlarından birisi Doğu Akdeniz. Doğu Akdeniz aynı zamanda da Türkiye’nin S-400 alarak askeri anlamda taktik üstünlük sağlayacağını düşündüğü bölge. Taktik üstünlüğün, dondurulmuş ihtilaflar canlandırarak dengeleneceğini ve dolayısı ile Türkiye’ye ilave maliyetler ekleyeceğini bir tehdit olarak Türkiye’nin önüne koyuyorlar diyebiliriz. O yüzden Doğu Akdeniz meselesinin ısınmaya devam ederek önümüzdeki dönemde de Türkiye’nin gündeminde olacağını söyleyebiliriz.

ABD, AB ve Yunanistan’ın Türkiye’nin başlatmış olduğu sondaj çalışmasına karşı çıkması ve GKRY’nin iddia ettiği sözde münhasır ekonomik bölgeler üzerindeki faaliyetlere son verilmesi yönünde çağrıda bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tabii Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik verilmiş olan bir açık destek. Bu zaten çok uzun zamandır devam eden, benzer örneklerini Avrupa Birliği’nin Rum kesimi ile ilişkileri sürecinde gördüğümüz bir denklem. Tabii bunlara yeni boyutların eklendiğini görüyoruz. Nedir onlar? Uzun bir müddet batı, Kıbrıs meselesinde Avrupa üzerinden konuştu. Yani biz Kıbrıs’la  ilgili Türkiye’ye yönelik baskılarla Avrupa Birliği bağlamında muhatap olduk yakın geçmişte. Şimdi buna bir NATO boyutu eklemek isteniyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin diğer Avrupa Birliği ülkeleri ile beraber bir NATO toplantısına davet edilmesini hatırlayalım. Amerikalılar doğrudan sahada kendilerini gösteriyorlar ve Rum yönetimine verdikleri desteği açıkça ortaya koyuyorlar. Bu da bu anlamda bir yeniliği ifade ediyor. Ve şunu söyleyelim; Avrupa Birliği Kıbrıs Türklerine yönelik de bazı adımlar atabilir önümüzdeki dönemde. Bunlar müzakereler sırasında ilk bakışta cazip gözüken ama  uygulamaya konulduğunda temelde Kıbrıs Türklerinin egemenliklerini ve siyasi varlıklarını bitirecekleri bir sürecin kapısını açacak bazı teklifler olabilir. Avrupa Birliği adanın tümünü Avrupa Birliği’ne aldığını ama AB ilkelerinin kuzeyde uygulanmadığını ifade ediyordu. Buna yeni açılımlar getirebilir ve bu açılımların cazibesi ile Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’nin varlığını tartışmalı hale getirmeye çalışabilir. O yüzden denizler üzerindeki ekonomik, askeri ve stratejik hamlelere bu tür diplomatik ve politik siyasi hamlelerin de eşlik edeceğini düşünebiliriz. Önümüzdeki dönemdeki  gelişmeleri bu mercekten de takip etmeyi sürdürmeliyiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelen bu çağrı ve girişimlere karşı verdiği tepki ne olmuştur?

Türkiye sırasıyla bir dizi tepki gösteriyor, bunlardan bir tanesi Mavi Vatan Tatbikatı idi. Bir diğeri sismik araştırma gemilerinin sahaya gönderilmesi. Onun dışında diplomatik alanda yapılan protestolar, itirazlar var Rum Kesimi ile kurulan irtibatlarla ilgili olarak. Onun dışında da tabii yalnızca devlet bazında değil sivil toplum bazında da Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadıkları haklarının, menfaatlerinin korunulacağı, korunması gerektiği  yönünde mesajlar içeren faaliyetlerin arttığını görüyoruz. Çok sayıda sivil toplum örgütü Kıbrıs’ta değişik toplantıları düzenliyor. Meseleyi güncel ve bilimsel boyutlarıyla masaya yatırıyor. Bir taraftan da Türk kamuoyu hem medya üzerinden hem de değişik platformlarda yürütülen tartışmalarla konuyu tekrar gündemine alıyor. Bir yükselen kamuoyu hassasiyetinden söz edebiliriz. Aynı zamanda da yine bu S-400’le ilgili tartışmalar da gündem parçası haline geldi. Türkiye Doğu Akdeniz’den tehdit algılamayı sürdükçe bu tehdit algısı arttıkça S-400 hava savunma sistemine atfettiği değerin de yükselmeye başladığını görüyoruz. Çok yönlü olarak Türkiye’nin güvenlik gündeminin merkezine Doğu Akdeniz’in yerleştiğini söyleyebiliriz.

Son olarak yaşanan bu olayla ilgili neler söylemek istersiniz?

Akdeniz meselesi Türkiye açısından önemli ama yalnızca Türkiye’yi ilgilendirmiyor. Çok sayıda aktör var ve önümüzdeki dönemde var olmaya devam edecek. Dünya üzerindeki gerilim hattının, uluslararası sistemdeki gerilim hattının belirginleştiği, krizler ürettiği en dinamik en canlı jeopolitik sahalardan biri olmaya aday. O yüzden de Türkiye hem kendi hak ve menfaatlerinin hem Kıbrıs Türkleri’nin menfaatlerinin korunması bakımından ama aynı zamanda da uluslararası sistemdeki yerinin ciddi bir aktör olarak parçası olma niyetini taşıdığı için ilgisini, dikkatini Doğu Akdeniz üzerinden çekmemek durumunda. Bunun için de hem kamuoyunun doğru bilgilerle aydınlatılması hem de gerekli hazırlıkların tamamlanması yönünde adımların atılması lazım.