Prof. Dr. Mehmet Akif Okur: “Yapılacak olan askeri destek müzakereye zemin sağlayacaktır”

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur ile Libya’da gelişen olaylar üzerine konuştuk.

Libya’da, 2011 yılında öldürülen Muammer Kaddafi’nin ardından başlayıp günümüze kadar devam eden iç savaş ve siyasi kriz söz konusu. Son günlerde de ülke gündemimizde yer tutan Libya meselesini genel olarak özetler misiniz?

Muammer Kaddafi’nin devrilmesinin ardından geçen dönem, Libya için iç bütünlüğün sağlanamadığı bir karışıklık dönemi olarak tarihe geçti. Özellikle güvenlik alanında devlet yapısı adeta çöktü. Silah depoları yağmalandı. Ülkenin muhtelif yerlerinde farklı büyüklükte silahlı gruplar ortaya çıktı. Birbirleri ile rekabete giriştiler ve çatıştılar. Libya, etnik köken ve mezhep bakımından oldukça homojen bir ülke görüntüsü verse de insanlar bu türden kaos ortamlarında güvenliklerini sağlamak için kabile kimlikleri dahil pek çok şeye sarılma gayreti içinde olurlar. Libya da bu kargaşayı yaşadı. Bugüne kadar yaşananlar için böyle bir tablo çizebiliriz.

BM tarafından da meşru temsilci olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Türkiye’den askeri destek talebinde bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk askeri eğer giderse muharip güç olarak sahada kullanılacak mıdır?

Aslına bakıldığında bu beklenen bir gelişmeydi. Türkiye’nin Trablus’taki hükümetle anlaşma imzaladığı gün o hükümete yönelik tehditlerin karşısında yer almayı da bir nevi kabullenmiş olduk. Çünkü daha mürekkebi kurumadan Türkiye lehine imza atan hükümetin devrilmesi demek Türkiye’nin de bu anlaşmayla kurmaya çalıştığı sistemin bozulması anlamına geliyor. O yüzden Trablus’taki hükümet aynı zamanda Birleşmiş Milletler tarafından da tanındı. Trablus’taki hükümetin ayakta tutulması Türkiye açısından önemli. Zaten uzun zamandır değişik yollarla malzeme gönderilmesi gibi Türkiye’nin Libya’da var olduğu biliniyordu. Artık bir ileri safhaya geçiliyor ve doğrudan Türk askerinin gönderilmesi ile ilgili bir sürece girildiği görülüyor.

Libya çok geniş bir coğrafya. Bu türden çatışmalarda askerin tam olarak neden gittiği, ne yapacağı ve vazifesinin sınırlarının tam olarak ne olduğu gibi hususlar önem taşır. Şu ana kadarki görüntüden anlaşılan bu gücün misyonunun Hafter’in saldırı dalgasını kırmak ve Trablus’un düşmesini engellemek olduğu anlaşılıyor ama daha ileri bir aşamada daha geniş kapsamlı bir coğrafyada önemli bir askeri müdahale mi söz konusu? Sorusu gündeme geldiğinde böyle bir ihtimalin ya da kararın en azından kamuoyunun bilgisine açık olmadığını görüyoruz. Libya’nın tamamını görev sahası haline getirmek çok ciddi bir mesele ve Libya’daki iç çatışmaya başkalarının da müdahil olması ile beraber süreci daha da tırmandıracak bir denklem olarak karşımıza çıkar. Şu aşamada bunun düşünülmediği ama Trablus’un düşmeyeceği karşı tarafa gösterilip belki bunun üzerinden diplomatik sürece bir alan açılması gibi bir düşüncenin olabileceğini söyleyebiliriz. Zaten Avrupa’nın devrede olduğu devam eden bir diplomasi süreci var. Berlin’de bir kongre hazırlığı var. Dolayısıyla müzakereye zemin sağlayacak bir askeri destek gibi görebiliriz.

Türkiye ile Libya arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yıllardır devam eden çatışmaların yüksek boyutlara ulaşması ihtimalinde Libya’dan dünyaya yayılan bir göçmen dalgasıyla karşılaşabilir miyiz?

Münhasır Ekonomik Bölge 200 mile varan bir bölgede, Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden devlete bazı önemli haklarla yetkilendiriliyor. Kıta sahanlığı da 200 millik bir alanı kapsar. Kıta sahanlığı yalnızca deniz tabanından çıkarılacak olan madenler vs. gibi zenginlikler konusunda bir münhasır yetki sağlar. Münhasır Ekonomik Bölge bunun yanı sıra denizden sağlanacak bir kısım balıkçılık gibi faaliyetler için de bir münhasır yetki sağlıyor. Ancak şunu bilmemiz lazım; Münhasır Ekonomik Bölge ülkenin kara suyu demek değil. Yani bütünü ile o ülkenin topraklarına dahil olmuş ve her türlü egemenliğe sahip olduğu bir alanı ifade etmiyor. Başka ülkelerin gemileri de münhasır ekonomik bölgenin kapsadığı sulardan geçebilir. Bu alana iletişim kabloları döşeyebilirler. Ama bu alandaki ekonomik kıymetlerin değerlendirilmesi konusunda Türkiye münhasıran yetkili olacak. Münhasır Ekonomik Bölge’nin hukuka uygun olarak belirlenebilmesi için birden fazla devlet aynı anda aynı alan üzerinde hak iddia ediyorsa bunlar arasında hakkaniyet ilkelerine uygun bir anlaşmanın gerçekleşmesi lazım. İşte bu süreçte Türkiye’yi dışarıda bırakan GKRY’nin 2000’lerin başında yapmaya başladıkları anlaşmalarla başlayan daha sonra İsrail ve Mısır’ın katıldığı bir paylaşım süreci ortaya çıktı. Türkiye’nin her türlü uyarı ve ikazlarına rağmen. Türkiye’yi dışarıda bırakan ve Türkiye’nin aleyhine haritalarla Türkiye’nin aleyhine sonuç doğuracak ilkeleri Münhasır Ekonomik Bölge paylaşımını esas alarak bu süreç yürütülmeye çalışılmıştı. Türkiye buna ciddi reaksiyon gösterdi. Bu sürecin en son halkası, gaz ve petrol şirketlerine Doğu Akdeniz’de arama ruhsatlarının verilmesiydi. Türkiye kendi arama faaliyetlerine başladı çünkü bunlar Uluslararası Hukuk açısından bir bölgede hak iddia etmesi bakımından önemlidir. Yani sondaj yaptığımız yerde bir şey bulamazsanız bile gelecekte yaptığınız bu sondajı gerekçe göstererek hak iddia edebilirsiniz. Türkiye bu tür faaliyetlere başladı. Doğu Akdeniz’deki paylaşım üzerine Libya ile yapılan anlaşma, Türkiye’yi dışarıda bırakan haritaların tam ortasından geçen bir paylaşım. Aynı zamanda uluslararası hukukun deniz alanlarının paylaşımı ile ilgili ortaya koyduğu kriterlere riayet edilerek yapılan bir paylaşım. Bu yönüyle de diğer aktörlerin görmezden gelemeyecekleri bir anlaşma. Özellikle Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik baskılarında hep uluslararası hukuk vurgusu yer alıyordu. Türkiye bu iddiaların karşısına yine hukukiliği vurgulayarak arkasında durabileceği bir anlaşma ile karşılarına çıktı. Fakat bu şu demek değil “Biz bu anlaşmayı yaptık, Doğu Akdeniz’deki süreç hukuken tamamlandı. Nokta konulmuş oldu” değil maalesef. Bir süreç yaşanacak. Diğer aktörlerin karşı hamlelerini göreceğiz. Önce bu anlaşmayı itibarsızlaştırmaya çalışacaklar sonra anlaşmanın arkasındaki iradeyi hedef alacaklar. Fakat Türkiye anlaşmanın arkasındaki iradeyi diri tutmaya başarabilirse daha sonra jeopolitik dengeler değiştiğinde diğer aktörlerin de masaya oturmak ve bugün yanaşmadıkları makul adımları atmak zorunda kalabileceğini söyleyebiliriz. Böylece Doğu Akdeniz’de hakkaniyet, ilkelerine uygun bir paylaşıma giden yolu açılabilir. Her ne kadar bazı aktörlerin çok aşırı talepleri buna şimdiye kadar dönmemiş olsa da buraya yatırım yapacak olan petrol şirketlerini tedirgin edecektir. Çünkü oraya yatırım yapıp para bağlayacak olanları, bir ülke ile anlaşırız ama sonrasında bu anlaşma bozulursa yaptığımız yatırım ne olur, kaygısına düşürecektir. Bir bölgenin tartışmalı bölge olması risk faktörünü arttıran bir şeydir. O yüzden de düne kadar bölgede doğal gaz aramakta çok iştahlı olan bazı firmalar geri adım atabilirler. Bu da Türkiye’nin arzu ettiği hedefi destekler. O hedef ne idi? Doğu Akdeniz ile ilgili tüm tarafların hakkaniyet ilkelerine uygun bir biçimde Doğu Akdeniz meselesini müzakere etmeli ve çözüm odaklı olarak adımlar atmalarıdır.

Yıllardır devam eden çatışmaların yüksek boyutlara ulaşması ihtimalinde Libya’dan dünyaya yayılan bir göçmen dalgasıyla karşılaşabilir miyiz?

Bu hâlihazırda başlamış olan bir süreç. Libya hem kendisi dışarıya göç veriyor hem de Afrika’dan Avrupa’ya doğru olan göç haritasının önemli bir durağı. Libya sahillerinden Avrupa’ya geçmeye çalışıyorlar. Libya’daki istikrarsızlık bu sürecin daha çok önünü açıyor. Bu yüzden de böyle bir göç ihtimali maalesef mevcut. Libya’da yaklaşık 7 milyona yakın bir nüfus var ve bu nüfus çatışmalar durdurulmazsa belli bir kısmı göçü düşünecektir. Bu bölgede düzen orta yerden kalktıkça da Afrika’nın genelinden Avrupa’ya doğru olan göçün lehine önemli bir kavşak noktası haline gelecektir. Bu yüzden Libya’daki çatışmaların geleceği bölgenin komşularının istikrarı bakımından da önemlidir. Avrupalıların Suriye meselesinde çok aktif tavır almazken, Libya konusunda en azından diplomasi alanında daha aktif bir tutum sergileme gayretinde oldukları görülüyor. Bunun bir sebebi de göçmen meselesi diğer bir sebebi ise bu ülkede sahip oldukları petroldür. Hem Fransız “Total”, hem İtalyan “Eni” şirketleri hâlihazırda Libya’da Petrol çıkarma işindeler.