Prof. Dr. Metin Ekici: “Dede Korkut Türklüğün birlik ve bütünlüğünü, aile saadetini, dost ve düşman kavramını, hukukunu kendi geleneklerine ve özellikle Türk-Oğuz adına bağlılığını anlatmıştır”

Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Ekici ile geçtiğimiz günlerde Dede Korkut’un keşfedilen üçüncü nüshasını konuştuk.

Dede Korkut’un bizim için çok önemli bir kültürel miras olduğu hiç şüphesizdir. Dede Korkut’un bizim kültürümüzdeki yeri nedir? Bize bırakmış olduğu miraslardan bahsedebilir misiniz?

Dede Korkut’un mevcut olarak, bilinen 2 tane el yazması var. Bunlardan birincisi Almanya’da 1815 yılında Dresden şehrinde bulunup, tanıtılmıştır. Burada Tepegöz adını verdiğimiz anlatma, Yunanlıların Odysseia destanındaki tipleme ile karşılaştırılarak Yunanlıların Türklerden tek gözlü canavar tipini alıntılayıp alıntılamadığı bir soru işareti olarak bırakılmış ve bu suretle 19. yüzyılda yani 1815 yılında bulunup tanıtıldıktan sonra bu makale ile kalmış. Bu nüsha ile ilgili 1870’li yıllarda bir  Rus Türkolog tarafından iki tanıtıcı makale daha yazıldı. Onun onun dışında çok fazla bir yayın ve haber çıkmıyor. 1915 yılında Kilisli Muharrem Rıfat Dresden’deki nüshanın bir kopyasını Osmanlı’ya getiriyor. Bilim dünyasına, Türkiye’de bunun bir kopyasının bulunduğunu ifade ediyor. Ancak savaş yılları olması dolayısıyla bu kopya üzerinde çok fazla bir çalışma yapılamıyor. 1936 yılında rahmetli Orhan Şaik Gökyay, Dede Korkut masalları adıyla bu metni okuyup Türkiye Türkçesine çevirerek anlaşılır bir şekilde bir kitap yayınlıyor. Akabinde kendisi çalışmalarına devam ederken 1950’li yıllarda rahmetli Muharrem Ergin hoca bunu inceleme konusu yapıyor. Dede Korkut kitabı üzerine ayrıntılı bir incelemeyi ilk defa 1950’li yıllarda metin inceleme ve sözlük olarak, iki cilt Muharrem Ergin hoca çalışma konusu yapıyor. Bu çalışma günümüzde Türk Dil Kurumu tarafından hala yayınlanmakta olan kitaptır. Muharrem hocanın çalışması devam ederken 1952 yılında İtalyan Türkolog Ettore Rossi Vatikan kütüphanesinde  ikinci bir nüsha buluyor. Bu nüsha Dresden’de bulunan nüshadaki destani hikâyelerin 6 tanesine itibar ediyor ve aynı zamanda Dresden’ki kitabın mukaddimesinin benzeri bir mukaddime de Vatikan’daki nüshada da yer alıyor.

Dede Korkut hakkında; sözlü gelenekten, çeşitli rivayetlerden bilgi sahibiyiz ancak yazılı metinler üzerinden bilgi verecek olursak Dede Korkut kitabının başlangıcında: “Hazret-i Resul aleyhisselam zamanına yakın, Bayat boyundan Korkut Ata derler, bir er koptu, Oğuzun ol kişi tamam bilicisiydi, Oğuzun içinde tamam velayeti zahir olmuşıdı, ne derse olurdu, gaipten türlü haber söylerdi, Hak Teâla anun gönlüne ihdam ederdi.” şeklinde geçmektedir. Yani Korkut Ata, Oğuz Türklerinin kutlu kabul ettikleri bir bilge kişi olarak kabul ediliyor. Sadece mukaddime kısmında verilen bilgiler değil aynı zamanda Dede Korkut ya da Korkut Ata, kitabın içerisindeki destani anlatma ya da boy adını verdiğimiz anlatmaların içerisinde de defalarca karşımıza çıkıyor. Her olayın sonunda da “Dede Korkut gelip boy boyladı soy soyladı bu Oğuzname’yi filan kişi için koştu.” diye Korkut Ata’nın hikmetli sözlerine yer veren kısımlarla  anlatmalar tamamlanıyor. Bazı anlatmalarda Dede Korkut ta fiilen rol alıyor. Dede Korkut hakkındaki kitabi bilgilerimiz bu çerçevede.

Diğer taraftan 1980’lerin sonunda Abdulmalik Nisanbayevin ‘Kazakistan’da Dede Korkut’ adıyla yayımlanan bir kitabı Türkiye’de de mevcut. Kazakistan’da, Sırderya boyu adını verdiğimiz yani bugünkü Özbekistan ve Kazakistan coğrafyasının güneyini de içine alan bölgede yani Maveraünnehir adını verdiğimiz coğrafyada Dede Korkut ile ilgili efsaneler derlenip Korkut Ata’nın kimliğine biraz daha ışık tutuldu. Korkut Ata hakkında Kazaklar arasında çok fazla anlatma var sözlü gelenekten. Mesela Korkut Ata’nın ilk defa kopuzu icat eden kişi olduğu, Azrail gelip Korkut Ata’nın canını almak istediğinde Allah’a yalvarıp izin istediği ancak uyumazsa ölümden kurtulacağını söylemesi üzerine uyumamak için kopuzu icat ettiği gibi çok güzel bir efsane var. Ve böylece Türklerde musiki  yapmak için kullanılan aletin nasıl geliştiğini o efsane üzerine öğreniyoruz. Buna benzer Korkut Ata’nın ezgileri ile ilgili Kazaklar arasında, Korkut Ata tarafından icat edildiği söylenen dombra, kopuz ve diğer müzik aletleri ile çalınan binlerce ezgi var günümüzde.  Bunların hepsi Korkut Ata ezgileri, nağmeleri olarak icra ediliyor Kazaklar arasında. Korkut Ata’nın Kazakistan’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’de Bayburt’un Masat Köyünde olmak üzere üç ayrı yerde mezarı olduğuna inanılıyor. Buradan şunu anlıyoruz ki bütün Türk boyları Dede Korkut’a sahip çıkmakta ve kendi coğrafyalarında yaşadığına dair çeşitli rivayetleri öne sürdürmektedir. Bu da bizim Korkut Ata’nın kimliğine bütün Türk dünyası olarak ortak bir sahip çıkışımız, bir ortaklaşa olarak onun etrafında oluşmuş olan kültürel mirası sürekli olarak değerlendirmemiz ve Türk kimliği üzerine Korkut Ata’nın etkisi ve Türk kimliğini ifade ederken Korkut Ata’nın varisleri, torunları olarak kendimizi görmekten kaynaklanan doğru bir tercihtir. Hoca Ahmet Yesevi ve Yunus Emre anlayışının da bütün Türk boyları arasında  aynı olduğuna inanıyorum. Yani Korkut Ata bütün Türk boylarının bilicisi, bilge kişisi, yol göstericisi, her zaman sözüne güvenilen bir bilge kişi olarak tanımlanıyor.

Dede Korkut’un Türk edebiyatındaki yeri ve önemi nedir?  Dede Korkut biz Türkler için ne ifade etmektedir?

Dresden nüshasındaki kitapta ”Kitāb-ı Dedem Ḳorḳud Alā Lisān-ı Tāife-i Oğuzân” diye yazar. Vatikan nüshasında ise “Hikâyet-i Oğuznâme, Kazan Beğ ve Gayrı” yazar. Dede Korkut kitabının yazıya geçiren kişisi “Kitāb-ı Dedem Ḳorḳud Alā Lisān-ı Tāife-i Oġuzân” derken yani “Oğuzların dili üzerine Dedem Korkutun kitabı” ifadesini kullanırken bir dil şuuruna, bir dil bilincine sahip olduğunu ifade etmiştir. İkinci bir husus ise; Dresden nüshasındaki bu adlandırmada ki ‘kitap’ sözüdür. Bu nüshanın yazıya geçirildiği tarihlerde, genellikle bu tür eserlerde name adı kullanılır. Name adını kullanmayıp ta kitap sözcüğünü  kullanması bana göre bu eserlerin yazıya geçirilmesinin belli bir amacı olduğunu, başka bir ifade ile Türklerin Töre kitabını, Türklerin Kutlu kitabını yazdım demek istemektedir. Ve bu açıdan da bu kitaplar sadece eskide yaşanmış olayları anlatan, Oğuz beylerinin çeşitli maceralarını konu edinen anlatmalar ya da boylar şeklinde değil, günümüz Türkiye’si ve Türk dünyasına yani Türk’e mesaj veren anlatmalar olarak okunur. Ve gerçekten Türklüğün birlik ve bütünlüğünü, aile saadetini, dost ve düşman kavramını, hukukunu kendi geleneklerine ve özellikle Türk-Oğuz adına bağlılığını ifade eden eserler olması bakımından da önemli olduğunun altını da çizmiş olalım.

Dede Korkut kitabının 3. Nüshasının keşfedilmesi sürecinden bizlere bahseder misiniz?

Dede Korkut kitabının 3. nüshasının keşfi ile ilgili, şu anda ismini açıkladığı için ben de açıklayabiliyorum. İran, Türkmensahra adı verilen gölgede yaşayan Yahya Veli Muhammed adında bir dostumuz var. Kendisi sahaf ve araştırmacı. Kendisi ile Kazakistan’ın Mangışlak eyaletinde tanıştık. Bana elinde böyle bir kitap olduğunu söyledi ama elindeki nüshanın diğerlerinden farklı olduğunu söyledi. Ben de kendisine, bu nüshayı benimle paylaşıp paylaşmayacağını  sorduğumda paylaşabileceğini söyledi ve akabinde de bana bunu PDF formatında olarak gönderdi. Elimizdeki bu yazma; 32 yaprak, 61 sayfası yazılı, 1 sayfası boş olmak üzere talik yazıyla yazılmış olan bir nüsha.

Keşfedilen 3. Nüshanın diğer iki nüshadan farkı nelerdir? Dede Korkut hakkındaki bilgilere katkısı olacak mıdır?

Bu nüshanın içerisinde Korkut Ata’nın boyları, şiirleri ve sonunda da özellikle hanlar hanı Bayındır Han’ın vekili ve güveysi olarak diğer iki nüshadan tanıdığımız Salur Kazanın, 7 başlı ejderhayı öldürmesi ile ilgili anlatma yer alıyor. Diğer iki nüshadan farkı da tam burada ortaya çıkıyor. Diğer iki nüshada  Salur Kazan’ın yedi başlı ejderi öldürmesi anlatması mevcut değil. Bizim şu ana kadar bildiğimiz 12 tane Dede Korkut destani anlatması var. Dresden nüshasında 12 tane anlatma var, Vatikan nüshasında ise Dresden nüshasındaki 6 anlatma mevcut. Toplamda 12’yi geçemedik bugüne kadar. Mevcut Dresden ve Vatikan nüshalarının bize verdiği bilgi, mukaddime 12 tane anlatmadan ibaret. Ancak o 12 anlatmanın içerisinde Oğuz beyleri tanıtılırken ve özellikle hanlar hanı Bayındır Han’ın vekili olarak tanımlanan Salur Kazan, her zaman kendisini ejderha öldüren diye tanıtır. Ejderha öldüren ifadesi bir sıfatlamadır. Yani kahramanın kendisine bir sıfat olarak almasıdır. Bu ejderha öldüren ifadesinin başka bir anlatmaya işaret edip etmediği hakkında yaklaşık yüz yıldır bilimsel tartışmalar devam ediyor. Varlığı yokluğu tartışılıyor çünkü Dede Korkut kitabının mevcut nüshaları dâhil olmak üzere, bunu insanların başka bir nüshadan alıntı olup olmadığı ya da sözlü gelenekten derlenerek bir şair veya yazar tarafından yazıya geçirilip geçirilmediği halen bilinmemektedir. Çünkü üç nüshanın da kimin tarafından yazıya geçirildiği, toplanıldığı konusunda herhangi bir malumat mevcut değil. Neden yazıya geçirdikleri de ayrı bir muamma. Hala bu soruyu ben de soruyorum. Dolayısı ile yazıya geçirilen bu iki nüshadaki 12 anlatmaya bu yeni nüsha yeni bir anlatma daha katmış oluyor. Yani Dede Korkut anlatmalarını toplam sayısının  Salur Kazan’ın yedi başlı Ejderhayı öldürmesi anlatması ile bu sayıyı 13’e çıkarmış oluyoruz. Yeni nüshada diğer nüshalarda bulunmayan tarihi, edebi bilgiler ve dil ile ilgili bilgilerin çok önemli katkısının olacağı şüphesiz. Bütün bunlar yazma nüsha yayınlanınca hem dil, hem edebiyat, hem tarih hem de kültürümüz açısından çok değerli bilgileri bilim dünyası ile paylaşmış olacağız.  Bu bakımdan da ayrı bir değere, ayrı bir öneme sahip.

Hocam son olarak neler söylemek istersiniz?

Basında bazı şeyler yanlış  aksettiriliyor. Ben Dede Korkut kitabını bulan veya keşfeden kişi değilim. Bunu özellikle vurgulamak isterim. Yalnız, Dede Korkut kitabının 3. nüshasını  bilim dünyasına ilk defa Bayburt’ta yapılan ‘Dünya Mirası Dede Korkut’ kongresinde tanıtan kişiyim. Bu nüshayı bulan kişi İran Türkmensahra bölgesinde yaşayan Yahya Muhammed isimli hocadır. Ben buradan hareketle de; diğer iki nüsha Dresden ve Vatikan adları ile anılıyor, ben bu üçüncü nüshanın adının ‘Türkistan’ olarak anılmasını arzu ediyorum. Çünkü bu bütün Türk dünyasının ortak bir kültür mirasıdır. Böyle bir kültür mirasın da batılıların iki şehrini ve birisi batılıların kutsal şehri olmak üzere, bütün Türk coğrafyası Türkoloji ile uğraşan herkes öğrenirken, Türkistan adı unutulmakta. Türkistan adının da yeniden hatırlatılması bakımından, bundan sonra Dede Korkut hakkında çalışma yapacakların da Türkistan adını yâd etmeleri bizim de bir sorumluluğumuzdur diye düşündüğüm için bu adın özellikle kullanılmasını arzu ediyorum. Bu da benim bilimsel olarak hakkımdır diye düşünüyorum.

Basınında bu konuda gerekli duyarlılığı göstermesini talep ediyorum. İnşallah nüshayı Türkiye Türkçesi ile de yayınlayacağım. Ben bu nüshayı kendisinden zorla almış değilim. Bu nüshayı kendisi bana PDF formatında göndermiştir ve bunun üzerinde her türlü hak bana aittir.