Prof. Dr. Nurullah Çetin:“Gazi Mustafa Kemal Atatürk bizlere ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ formülüyle Türk doğulabileceği gibi olunabileceğini de gösterdi”

1) Ölümünün üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen ebedî istirahatgâhında hâlâ günde binlerce ziyaretçinin geldiği Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin tarihinde ne gibi derin izler bırakmıştır?

Sorunuzun içeriğinde dolaylı olarak, Atatürk zamanındaki Lenin gibi karizmatik liderlerin hepsinin silinip gittiğine ama Atatürk’ün güncelliğini hâlâ koruyan bir lider oluşuna vurgu yapıyorsunuz. Atatürk ölmesine rağmen ruhunun ve mirasının hâlâ Türk milletinin ve devletinin yönlendirici siyasi gücü olmasının anlamı şudur: Atatürk’ün bıraktığı siyasi mirasın temel umdeleri bizim için güncelliğini korumaktadır. Bu anlamıyla Atatürk, dönemsel değil; evrensel bir liderdir. Atatürk’ün Türk milletinin tarihinde bıraktığı en derin iz, tam istiklalci ruhtur.

Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, antiemperyalist ve tam istiklalcidir. O, hem Birinci Dünya Paylaşım Savaşı, hem de Millî Mücadele boyunca mücadelesinin temeline itici güç olarak anti-emperyalist istiklalci ruhu koydu. Bunun anlamı şudur: 1095’ten sonra ‘Haçlılar’, Tanzimat döneminde ‘Düvel-i Muazzama’, 1914 sonrası süreçte ‘İtilaf Devletleri’ adını alan Haçlı Siyonist emperyalist odaklara karşı istiklalci yani tam bağımsızlıkçı bir mücadele verdi. Emperyalist Haçlı Siyonist olan haricî bedhâhların içimizden ayarladıkları İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti gibi İngiliz ve Amerikan mandacılarına karşı Türk milletinin önüne tek bir seçenek koydu; o da istiklal-i tam yani tam bağımsızlık. Bu ruhla Millî Mücadeleye önderlik etti ve kazandı. Kurtardığı vatanda tam bağımsız ve millî bir Türk devleti kurdu. Peki, bugün itibariyle bunun güncel boyutu nedir? Şudur: O zamanki İtilaf devletlerinin yerini bugün Avrupa Birliği ve Amerika ile kurulan stratejik ortaklık almıştır. İşgal döneminde Türkiye üzerinde doğrudan askerî olarak uygulayamadıkları emperyalist projeleri şimdi para, siyaset ve kültür oyunlarıyla gerçekleştirmeye, Türk milletini emperyalist kıskaca sokmaya çalışıyorlar. İşte tam bu günlerde Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalizme karşı tam istiklalci duruşu, önemini hâlâ koruyor. Onun için Türkler Atalarına sahip çıkıyorlar. Aslında Atalarının ölmüş gitmiş naçiz vücuduna değil; onun bıraktığı siyasi mirasa sahip çıkıyorlar.

2) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Bu fikirler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu nasıl etkilemiştir?

Atatürk’ün kurtardığı vatan toprakları üzerinde kurduğu bağımsız millî devletin 3 temel unsuru vardır. Bu temel direkleri ‘fikirlerimin babası’ dediği Ziya Gökalp’ten almış ve kurumsal bir yapıya kavuşturmuştur. Onlara kısaca yer verelim:

1.Türkleşmek: Atatürk, kozmopolit, gayr-ı millî Osmanlı Devleti enkazı üzerine Türk millî devletini kurdu. Devletin adından, bayrağından, ekonomisinden, eğitiminden kültürüne kadar bütün değer, sembol ve kurumlarının Türk’e göre, Türk için, Türk tarafından olmasına dikkat etti. Bu devletin sağlam bir bünyeye kavuşabilmesi ve yaşayabilmesi için yine Ziya Gökalp’in kültür milliyetçiliği denilen bir anlayışla ‘Türk milleti’ yapısını sağlamlaştıran adımlar attı. Milletimizin çok çok büyük çoğunluğu elbette Türk’tü ama az da olsa bazı farklı etnik gruplar da vardı ve ortak sosyolojik, siyasi ve kültürel yapı içinde onları da ‘Türk milleti’ kapsamı içine alan çalışmalar yaptı. Mesela Türk Dil Kurumu’nu kurarak bütün vatandaşlarımızın ‘tek dil: Türkçe’ temelinde birleşmesini ve kaynaşmasını; böylece sağlam ve şuurlu bir Türk milleti olmasını istedi. Türk Tarih Kurumu’nu kurarak İslam öncesi ve İslamî dönem Türk tarihini, en eski zamanlardan günümüze kadar akıp gelen derin ve engin Türk tarihini araştırıp inceleyerek ve Türk çocuklarına öğretilmesini sağlayarak tarih şuuru oluşturmaya çalıştı. Zira tarih şuuru verilen toplulukların bilinçli bir millet yapısı kazanmaları daha kolaydır.

2.İslamlaşmak: Atatürk, Türk milletinin neredeyse tamamının Müslüman oluşunu göz önüne alarak Diyanet İşleri Bakanlığını ve bazı İslamî eğitim kurumları kurdu. Kur’an meal ve tefsiri yaptırdı, hadisleri toplattı ve Türkçeye çevirtti. Buna benzer sağlam kaynaklara dayalı gerçek, doğru ve sahih bir İslam’ın öğrenilmesi, yaşanması ve yaşatılması zeminini kurdu. Türk milletini aslında bu tavrıyla yalan yanlış, gerçek dışı, uyduruk dinler haline getirilmiş tarikatlardan din adamı kisveli cahil ve şarlatanlardan kurtararak gerçek, doğru ve indirilmiş İslam’la buluşturdu. Türk milletini Kur’an ve hadis merkezli gerçek İslam’da buluşturup birleştirmeye çalıştı. Millî birliğin ve millî Türk devletinin bir boyutu da buydu.

3.Muasırlaşmak: Atatürk’ün kurduğu devletin temel direklerinden üçüncüsü de çağdaşlaşmak idi. Yani devleti ve milleti bütün çağdaş değer ve kurumlarla donatmak. Onun muasırlaşmaktan anladığı, Avrupalılaşmak ve Amerikanlaşmak değildir. O, bilimde, teknolojide, eğitimde, güzel sanatlarda, ideal toplum düzeninde çağın gerektirdiği en ileri düzeydeki değerleri, bilgileri, kurumları ve yapıları alarak Türk milletini çağın gerisinde kalmaktan kurtarmaya çalıştı. Zira en yeni bilim ve teknolojiye sahip olmayan, bunları geliştirip uygulamaya dökmeyen milletlerin ve devletlerin ayakta kalamayacağını, ilerleyen çağdaş dünyanın ayakları altında paspas olacağını biliyordu. Kısacası Atatürk, kurduğu devletin taşıyıcı kolonları olarak bu üç temel unsuru alıp bunların kurumlarını, ilkelerini, değerlerini oluşturdu ve hayata geçirdi.

3)Özellikle onun ölümünden sonra fikirleri yavaş yavaş değiştirilmeye başlanmıştır. Günümüze geldiğimizde Atatürk’ün milliyetçiliği değil de Atatürk milliyetçiliği konuşulur olmuştur. Bu konuya bir açıklık getirebilir misiniz? Atatürk milliyetçiliği mi? Atatürk’ün milliyetçiliği mi?

Atatürk’ün karizmatik kişiliğini yok sayamayanlar ya da reddedemeyenler, taktik değiştirerek kendilerince çarpıtılmış Atatürk figürü üretmeye çalıştılar. Kendi sosyalist, komünist ya da Avrupacı, Amerikancı, liberal-kapitalist fikirlerini doğrudan sunma yerine Atatürk üzerinden benimsetmeye çalıştılar. Bunların bir kısmı kendilerini doğrudan ‘Atatürk milliyetçisi’ olarak lanse etmiş; ama icraatlarında mesela Amerikan mandacılığı politikalarını uygulamışlardır.

Bir kısmı kendilerini Atatürk milliyetçisi anlamına gelecek şekilde ulusalcı ilan etmiş ama arkadan dolanarak solcu, sosyalist, Ruscu, Çinci yaklaşım ve ideolojilerini meşrulaştıracak bir Atatürk figürü üretmeye çalıştılar. Mesela Atatürk’ün laiklik anlayışını din düşmanlığı olarak anlayıp uyguladılar. Atatürk’le, Cumhuriyetle başlatılan bir tarih algısı ürettiler. Ayrıca tabii en önemlisi dini bütünüyle reddeden, tamamen seküler, modernist bir Atatürk figürü ürettiler.

Hâlbuki Atatürk’ün milliyetçiliğinde Türk tarihi Cumhuriyet’le başlamıyor, en eski Türk tarihinden günümüze kadar gelen bütün tarihî dönemler esas alınıyor. Yani parçalı, kesik ve kopuk bir Türk tarihi değil; bütün Türk tarihi esas alınıyor.

Atatürk’ün milliyetçiliğinde laiklik din düşmanlığı değil, din ve vicdan hürriyetidir. Yani isteyen istediği dine inanır, isteyen inandığı dini istediği ölçüde yaşar ya da yaşamaz, isteyen de bir dine inanmayabilir. Bunlara kimse karışamaz. Yani Atatürk’ün milliyetçiliğinde din özgürlüğü de var, vicdan özgürlüğü de. Atatürk’ün milliyetçiliğinde Türk milletinin millî ve dinî değerlerine, tarihine, kültürüne, istiklaline, vatanına, bayrağına, gelecek tasavvuruna bağlılık esastır.

4) Atatürk Dönemi Türk Milliyetçiliği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Osmanlı döneminde inkâr edilen, yok sayılan ve unutturulan Türklük, Atatürk tarafından Cumhuriyet’le birlikte devletin ve milletin resmî kimliği olarak tescillenmiştir.

Atatürk, Cumhuriyetle birlikte Türk’e Türk olduğunu hatırlatmakla kalmadı, bu millî kimliğini devletin adına verdi, dilini resmî dil yaptı, tarihini, edebiyatını, kültürünü, kimliğini öğretti.

‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ formülüyle Türk doğulabileceği gibi olunabileceğini de gösterdi. Türklüğü tamamen bir soy, kan ve ırk meselesi olmaktan çıkarıp, daha kapsayıcı bir millet adı ve kimliği haline getirdi. Yani, hangi etnik gruba mensup olursa olsun, hangi kavme mensup olursa olsun ortak hukukî, kültürel ve sosyolojik değerlerde buluşan, Türk dilinde, Türk vatanında, Türk bayrağında, Türk devletinde, Türk sanat, edebiyat, kültüründe, geleneğinde, göreneğinde, ortak tarih kıvancında ve ortak gelecek tasavvurunda buluşan vatandaşlarımızın tamamının ortak millet adının “Türk” olduğunu hem söyledi, hem de resmî planda hayata geçirdi.

Atatürk: “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların meydana getirdiği siyasi ve toplumsal bir birliktir.”(1) ifadesiyle kültürel milliyetçiliği, milliyetçilik anlayışının temeline koyuyor.

Atatürk, Türk milliyetçiliğinden millî mücadelenin en başlarında, ordu müfettişi olarak Samsun’da bulunduğu sırada Başbakanlığa gönderdiği 22 Mayıs 1919 tarihli bir raporunda şöyle söz etmiştir: “Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır.”

Demek ki Millî Mücadelenin ve yeni kurulacak Türk Devletinin temelinde 2 kavram vardır: 1.Millî hâkimiyet, 2.Türk milliyetçiliği.

Atatürk, Türk milliyetini belirsiz ve soyut bir işçi sınıfı içinde eritmeyi hedefleyen Komünist enternasyonalizmine ve uluslararası patronların sömürü düzenlerine engel olabilecek milliyetçilik ruh ve şuurunu yok eden liberal kozmopolitizmine ve milliyet ruhumuzu yok sayan, tamamen emperyalist Batının sömürü düzenine felsefi bir dayanak olan evrensel hümanizme karşı ‘Türk milliyetçiliği’ni hem bir fikir sistemi, hem de resmî anlamda bir devlet felsefesi ve ilkesi, bu ilkeye bağlı millî kurumları oluşturarak kabul etti ve uygulamaya koydu.

Atatürk Türk kimliğimizi açık sınırlarıyla şöyle ifade etmiştir:

“Biz Türk’üz, tam manasıyla Türk’üz. İşte o kadar. Bize iyi Müslüman olmak kâfidir. Asya için Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, istiklâl-i tâmmımızı (tam bağımsızlığımızı) muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinden mütalaa etmek. Bu realist bir görüştür. Osmanlı İmparatorluğunu mahveden ideolojiye tepkidir.”(2)

Atatürk, değişik vesilelerle yaptığı konuşmalarda da kendisinin bir Türk ve Türk milliyetçisi olduğunu söylemiştir. Mesela şu sözlerine bakalım:

*”Benim hayatta yegâne fahrim (övüncüm), servetim, Türklükten başka bir şey değildir.”(3)

*”Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türktür ve ebediyyen Türk olarak yaşayacaktır.”(4)

*”Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.”(5)

Atatürk’ten sonra ise İsmet İnönü ile birlikte Türk milliyetçiliği resmî devlet katından kademe kademe sürüldü. İnönü Türk milliyetçiliği yerine hümanizm gibi garip bir kavramı ikame etmeye çalıştı. O zamandan bu zamana kadar gelen sürede hep kozmopolit bir anlayış egemen oldu. Şimdilerde de Yeni Osmanlıcılık ve Türkiyelilik gibi ucube kavramlar türedi.

5) Atatürk Cumhuriyet’le birlikte Türk’ün millî kültür istiklaline dair ne gibi çalışmalar yaptı?

Cumhuriyet demek, Türk’ün millî kültür istiklali demektir. Kültür, bir milletin başka milletlerden farklı olarak kendisini tanımlayan ve ayıran maddi ve manevi değerler bütünüdür. Türk milleti, yüzyıllar boyunca çok zengin, çok özel ve özgün bir kültür mirası bıraktı. Bizi biz yapan dilimizden sanatımıza, edebiyatımıza, mimarimizden, mahalle hayatımıza, akraba, komşuluk ilişkilerimizden giyim kuşamımıza, gelenek göreneklerimizden şarkımıza, türkümüze kadar hayatımızın her alanını kuşatan somut ve somut olmayan, insani, zarif, evrensel nitelikli dev bir kültürel varlığa sahibiz.

Türk millî kültürümüzün kodlar sistemi Türkçemiz, hafızası da tarihimizdir. Osmanlı döneminde hem Türkçemiz hem de tarihimiz konusunda yeteri kadar çalışma yapılmamış, özen gösterilmemişti. Cumhuriyet, Osmanlının son dönemlerine ait kozmopolit kültürüne karşı millî Türk kültürünü öne çıkardı.

Cumhuriyetimizin en önemli kazanımlarından biri, Türk milletini millet yapan, ona şahsiyet ve kimlik veren, millet olma bilinci aşılayan ve bizi millet olarak geleceğe taşıyan bu iki temel değerimizin yani dilimizin ve tarihimizin kurumsal düzeyde ele alınmış olmasıdır. Bunları kısa değerlendirelim:

Mesela bunlardan birincisi Harf İnklâbı’dır. 1 Kasım 1928 tarihinde yeni Türk harflerinin kabulü kanunu çıktı ve Arap harflerinden bugün kullandığımız yeni Türk harflerine geçtik. Bu inkılâp aslında sadece harf değişikliğinden ibaret değildir. Aslında genel manada bakılınca bir bütün olarak dil inkılabı olmuştur. Osmanlı döneminde yazı dilimiz Arapça ve Farsça kelime tamlamalarla yüklü idi ve ancak eğitimli insanlar anlayabiliyordu. Osmanlı yazı dilinde neredeyse üçte ikisi Arapça ve Farsça, üçte biri Türkçe söz varlığı vardı.

Kanunları, resmî evrakı, edebî metinleri medrese eğitimi görmeyenler anlayamıyordu. Hatta eğitim görenler bile tam olarak anlayamıyordu. Zira aynı zamanda Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarını bilmek gerekiyordu. Osmanlı harflerinin her birinin başta, ortada, sonra 3 farklı yazılış şekli vardı ve bir sesin karşılığı bir harf değildi. Ünlülere göre değişiyordu. Arap harfleriyle yazılan bir kelime, birkaç farklı şekilde okunabiliyordu. Mesela kef, vav ve ze ile yazılan bir kelime “güz, göz, köz” gibi farklı okumalara uygun bir şekil idi.

Cumhuriyetimizin harf inkılabı ile birlikte bu sıkıntılar ortadan kalktı. Türkçemizin bütün seslerini birebir olarak karşılayan, bir sesin tek bir harfle karşılandığı resimsel şekiller yani harfler, Atatürk’ün getirdiği yeni Türk harfleridir. Çocuklarımız eskiden medreselerde, mekteplerde Arap ve Fars harfleriyle okuma yazmayı ve Arapça, Farsça kelime ve tamlamalarla dolu olan Osmanlı Türkçesini yıllarca uğraştıkları halde öğrenemiyorlardı.

Nitekim bugün bile üniversite öğrencilerimize 4 yıl boyunca Osmanlı Türkçesi ve metinleri okuttuğumuz halde tam olarak öğretemiyoruz. Hâlbuki bugün ilkokula giden çocuklarımız yeni Türk harflerini birkaç haftada söküp okumaya ve yazmaya başlıyorlar. Osmanlı Türkçesinin yazı dili olarak öğrenilmesinin zorluğu, hem harflerinin Türkçenin seslerini karşılamada sıkıntılı olmasında, hem de bol miktarda Arapça ve Farsça söz varlığına yer vermesindedir.

Osmanlı döneminde halk, bugünkü gibi sade Türkçe ile konuşuyordu. Dolayısıyla konuşulan dil ile yazılan dil arasında uçurum vardı. Cumhuriyet’ten bir süre önce 11 Nisan 1911’de çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisinin yeni lisan hareketiyle birlikte Türkçemiz yavaş yavaş sadeleşmeye, yabancı söz varlıklarından arındırılıp konuşulduğu gibi yazılmaya başlanmıştır. Ama yine de eski alışkanlıklardan tam olarak vazgeçilmemiştir. Cumhuriyetle birlikte Türkçenin arındırılması ve zenginleştirilmesi, konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi daha da hızlandı ve nihayet bugün konuştuğumuz gibi yazıyor, yazdığımız gibi konuşuyoruz.

Yine çok önemli bir kurumumuz olan Türk Dil Kurumunu sayabiliriz. Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçemizi her yönüyle hem sadeleştirdi hem de geliştirdi. Anadolu ağızlarında kullanılan kelimeleri derledi. 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerini tarayarak Türkçenin zengin söz varlığını ortaya çıkarıp sözlüğünü yaptı.

Halk ağızlarından ve kaynak eserlerden derlenen Türkçe söz varlıkları roman, hikâye, şiir, gazete yazısı gibi türlerde kullanılarak genel dolaşıma, konuşulan ve yazılan Türkçeye kazandırıldı. Kurum ayrıca yayınladığı Türkçe Sözlük‘te 122.000 civarında Türkçe kelimeye yer vermiştir. Bu gibi çalışmalar, Türkçenin aslında ne kadar zengin bir dil olduğunu, ama zamanında ihmal edildiğini göstermektedir.

Öte yandan Cumhuriyetle birlikte okuma yazma oranı hızla artmıştır. İlk genel nüfus sayımı, 1927 yılında yapıldı. Buna göre 1927 yılında okuma-yazma bilenlerin toplam nüfus içindeki oranı sadece % 8 idi. Kadınlar arasında okuma-yazma bilenlerin oranı % 1’in de altındaydı. 1935 yılındaki nüfus sayımında okuma yazma bilenler % 19’a çıkmış.

Cumhuriyet rejimi, Türkiye’de tek dil Türkçe üzerinden dil birliğini sağlamıştı. Böylece Türkiye, birbirini anlamayan topluluklardan değil, herkesin birbirini kolayca anlayabildiği bir milletten meydana gelmişti. İletişimin kolaylıkla sağlanabildiği, tek dil Türkçe etrafında tek millet olma süreci bir hayli ilerlemiş; hatta tamamlanmıştı.

Ancak özellikle 2000’li yıllardan sonra iktidara gelen milliyetsiz siyasetçiler, Türkçenin dışında Kürtçe gibi bazı yerel dilleri eğitim, basın yayın kurumlarına sokarak, devlet televizyonunda Kürtçe kanal tahsis ederek ve başka şekillerde tavizler vererek Cumhuriyet’in dil birliğini yok etmeye çalıştılar, birbirini anlamayan çok dilli topluluklar karmaşası üretme gayretine girdiler.

Bir başka önemli konu olarak tarih çalışmalarını ele alabiliriz. Türk kültürünün anahtarı Türkçe ise hafızası da tarihtir. Tarihini bilmeyen milletler kimlik krizine girerler, kendilik bilinçlerinden mahrum kalırlar, millet olma özelliğini kaybederler, ufukları yok olur, içinde bulundukları zamanı ve geleceği sağlıklı bir şekilde planlayamazlar. Cumhuriyetten hemen önceki dönemlerde Osmanlı Devleti, Türklerin millî kültür mirasına sahip çıkmıyordu. Arkeolojik, tarihî eserler, padişahların hediyesi olarak, Avrupa devletlerine veriliyordu. Atatürk Türk kültür mirasına sahip çıktı, müzeler, kütüphaneler kurdu.

Ayrıca Osmanlı dönemi tarihçiliği Türklerin Müslüman olması ile başlatılıyordu. Tanzimat’tan sonra bütün Türklük tarihine yani İslam öncesi Türk tarihine de değinen çalışmalar olmuşsa da asıl olarak bilimsel manada ve bütünlüklü tarih çalışmaları Cumhuriyetle başladı. Türk tarihi hem İslam öncesi dönemiyle, hem İslamî dönemiyle, hem de modern dönemiyle bir bütün olarak ele alındı.

Atatürk’ün talimatıyla Türk tarih ve medeniyetini bilimsel olarak incelemek ve emperyalist Haçlı Batının Türklerin barbar bir millet olduğu yolundaki çarpık oryantalist yaklaşımlarını çürütmek, Türklerin dünya tarihindeki yerini tam olarak tespit etmek gibi amaçlarla 12 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti kuruldu. 1935 yılında da kurumun adı “Türk Tarih Kurumu”na çevrildi.

Bu arada Halkevlerinden bahsetmek de gerekir tabi. Türk millî kültür değerlerini ortaya çıkarmak, geliştirmek ve halk kitlelerine yaymak için 19 Şubat 1932 günü başta Ankara olmak üzere 14 il merkezinde Halkevleri açıldı. Daha sonra şubeleri çoğaldı. Halkçılık ilkesinin uygulanması ve halkla bütünleşmenin kuruluşları olarak tasarlanan bu kurumun amacı milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilatlandırmak olarak belirtildi.

Halkevleri bünyesinde yapılan çalışmalarla köylerde, kasabalarda Türk halkının dilinde ve geleneğinde yaşayagelen sanat, edebiyat, kültür zenginlikleri toplandı ve genel kültürümüze kazandırıldı. Masal derlemelerinden, türkü derlemelerine, Türk halk müziğine, geleneksel giyim kuşam eşyalarından düğün, bayram törenlerine kadar Türk kültürüne ait ne kadar zenginlik varsa bunların gün yüzüne çıkarılmasında Halkevlerinin katkısı büyüktür.

Halkevleri, şehir merkezlerinde üretilen modern kültürün çevreye yayılmasında, çevrede var olan folklor zenginliklerimizin merkeze taşınmasında, geleneksel millî kültür kurumlarımızın yaşatılmasında ve geliştirilmesinde katkısı çok fazladır.

Maalesef Atatürk’ün ölümünden sonra bu kurum, kademe kademe asıl amaç ve işlevinden uzaklaştı, yerli ve millî olmayan Marksist ideoloji sahiplerinin elinde başkalaştı.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültemizin, diğer üniversitelerimizin, Kültür Bakanlığımızın, TRT’nin, tiyatroların, konservatuarın ve diğer bazı özel kurumlarımızın da Türk kültürünü koruma, geliştirme ve yaymada katkıları yadsınamaz.

6) Son olarak bizlere neler söylemek istersiniz?

Atatürk oraya buraya çekiştirilmeden hayatı, yaptıkları, fikirleri, eseri tam, nesnel ve doğru olarak okunmalı, incelenmeli ve onun bıraktığı tam istiklalci ve milliyetçi Türkiye, çağın gerektirdiği yenilik ve değişiklikler doğrultusunda özü korunarak devam ettirilmelidir. Türk Devleti kurucu esaslarına, ilke ve değerlerine dönerek yeniden derlenip toparlanmalıdır.

(1) Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s.18.

(2) Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, s.122.

(3) Mahmut Esat Bozkurt, Yakınlardan Hatıralar, s.95.

(4) Taha Toros, Atatürk’ün Adana Seyahatleri, Adana 1981, s.31.

(5) Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s.150.