Prof. Dr. Hikmet Öksüz: “Dr. Sadık Ahmet, Batı Trakya davasını aklı, feraseti ve cesareti ile bütünleştirerek her alanda savunmuştur ve Batı Trakya Türklerinin lideri sıfatını kazanmıştır”

Prof. Dr. Hikmet Öksüz ile vefatının 24. yılında Dr. Sadık Ahmet’i konuştuk.

Dr. Sadık Ahmet Batı Trakya Türklerinin haklarını korumada ve birliğin tesis edilmesinde en etkili yolun siyasi alanda bir temsilden geçtiğine inanarak bu yolda çalışmalar yürüttü. Bildiriler dağıtıyor, imzalar topluyor, kampanyalar yürütüyor, cezaevinde yatıyor, milletvekili seçiliyordu. Bu süreçlerden ve Dr. Sadık Ahmet’in verdiği mücadeleden bahseder misiniz?

Yunanistan’ın uygulamış olduğu baskı, haksızlık ve soykırım politikası sonunda bir yerde patladı. Bu baskı ve haksızlıkları protesto amacıyla, 1985 Kasım’ında, Batı Trakya Türklerinden Dr. Sadık Ahmet bir imza kampanyası başlattı. Hakkında yapılan takibata ve Evros İl Savcılığı tarafından açılan soruşturma dosyasına rağmen Sadık Ahmet tek başına imza toplamaya devam etmiştir. Toplamış olduğu yaklaşık 10 bin imzalı “Yunanistan’da Batı Trakya’da Yaşayan Müslüman-Türk Azınlığın Şikâyeti ve Dilekleri” başlıklı beyannameyi 25 Eylül 1987’de Selanik’te toplanan Demokrasi ve İnsan Hakları Kollegyumu’nda konferansa katılanlara dağıtmak isteyince olay yerinden uzaklaştırılmıştır.

Bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra Dr. Sadık Ahmet hakkında açılan dava Selanik 2. Ceza Mahkemesi’nde görüşülmüş ve Dr. Sadık Ahmet 24 Haziran 1988 tarihinde, “halkı huzursuz eden ve ülkenin uluslararası ilişkilerini zedeleyen yalan haber yaymak ve sahte imza kullanmak” suçlarından 30 ay hapis ve 100 bin drahmi para cezasına çarptırılmıştır. Karara Selanik İstinaf Mahkemesi nezdinde itiraz edilmiş ve duruşma 20 Aralık 1988 tarihinde yapılmıştır. Bu olay Türkiye’de de çok büyük duyarlılık yaratmış, gerek Türkiye’den gerekse Avrupa ülkelerinden çok sayıda hukukçu ve siyaset adamı duruşmayı izlemiştir.

İmza kampanyası davası, 1987 seçim duyurusu davaları, Türk azınlık arasında birlik duygusunu güçlendirmiş ve güven getirmiştir. Birkaç seçim denemesinden sonra 8 Nisan 1990 seçimlerinde Güven listesinden Sadık Ahmet ve İkbal listesinden Ahmet Faikoğlu bağımsız olarak milletvekili seçilmişlerdir.

Batı Trakya Türk azınlığının bağımsız listelerden 2 milletvekili çıkartması çok önemli bir aşamaydı. Böylece, Batı Trakya Türk azınlığının hakları Yunan Parlamentosu’nda kendi öz temsilcileri vasıtasıyla dile getirilmiştir. Gerçi, geçmişte de Türk milletvekilleri Yunan Parlamentosu’nda görev yapmıştı. Ancak bunlar değişik partilerin adayları oldukları için, partilerin müsaade ettikleri kadarıyla yetinmek durumunda kalmışlardır.

Batı Trakya Türklerinin bağımsız listelerden 2 milletvekili çıkartması Yunan Hükümeti tarafından hazmedilemedi. 24 Ekim 1990 tarihinde meclise sunulan 163 sayılı yeni seçim yasası ile birlikte bağımsız listelerden milletvekili olabilmek için ülke genelinde %3’lük bir baraj getirildi. Yasa şöyle kaleme alınmıştı: “Bütün ülkede, partilerin, koalisyonların, bağımsız listelerin ve münferit adayların almış olduğu geçerli oyların toplamının en az % 3’üne eşit sayıda oy almamış olan parti veya partiler koalisyonu veya bağımsız listeler veya münferit aday her hangi bir tasnifte ve hiçbir seçim bölgesinde milletvekili sandalyesine hak kazanamaz.”

Bu baraj, bağımsız adaylara Yunan Parlamentosu’nun yolunu kapadı. Daha açık bir ifadeyle Batı Trakya Türküne kapadı. Sadık Ahmet, bütün bunlara rağmen 11 Eylül 1991 tarihinde Dostluk Eşitlik Barış Partisi’ni kurmuştur. Amacı, Türkleri bir birlik altında toplamak, milletlerarası platformda hak arayışına gidebilmek ve mahalli seçimlerde baraj getirilmediği için mahalli idarelerde etkili olabilmekti. 163 sayılı yeni seçim yasasının çıkışından sonra Yunanistan’da yapılan ilk genel seçimlerde Batı Trakya Türklerinin oyları büyük oranda Dr. Sadık Ahmet’in kurmuş olduğu Dostluk Eşitlik Barış Partisi’ne gittiği ve bu parti de barajı aşamadığı için 10 Ekim 1993’te yapılan seçimlerde Türk azınlıktan milletvekili seçilen olmamıştır. Çünkü ülke çapında % 3 demek 200 bin oy demektir ki, azınlığın toplam nüfusunun bu sayının altında kalması bir yana, azınlığın yaşadığı bölgelerdeki kayıtlı seçmen sayısının tümü bu sayıyı tutmamaktadır.

Dr. Sadık Ahmet, 48 yıllık ömrünün özellikle son 10 yılını tamamen Batı Trakya Türkünün haklı davasına vermiştir. Batı Trakya davası onun sayesinde uluslararası alanda yankı yapmıştır. Sadık Ahmet, Batı Trakya davasını aklı, feraseti ve cesareti ile bütünleştirerek insan hakları, uluslararası hukuk ve bilimsel temellerde savunmuştur. Böylece Batı Trakya Türklerinin lideri sıfatını kazanmıştır.

Verilen mücadeleye bakıldığında kaybedilen azınlık haklarının tekrar geriye alınması hususunda Batı Trakya Türkleri hangi haklardan feragat etmek zorunda bırakıldı?

Batı Trakya Türklerinin Yunan vatandaşlık yasasının 57. maddesi gereği yurt dışına çıktıkları an Türkiye ya da bir başka ülkeye 3 ay içerisinde geri dönmemesi durumunda vatansız ilan edilme durumu söz konusuydu. Bu çerçevede pek çok Batı Trakya Türkü vatandaşlıktan çıkarıldı. Bu sistemli bir politikaydı. Bu yasa kaldırıldı lakin vatandaşlık hakkını kaybedenlerin tekrar geriye dönme ve Yunanistan vatandaşlığını Batı Trakya Türk azınlık haklarını elde etme imkânı onlara verilmedi. Dolayısıyla bugün Batı Trakya doğumlu olup Türkiye’de ya da Avrupa ülkelerinde yaşamakta olan insanlar bu haklarını, yani Yunanistan vatandaşlığı ve Batı Trakya Türklüğü haklarını kaybetti. Bunlara hakları tekrar iade edilmedi. Yunanistan yurtdışına 3 ay geri dönme bildirimi yapmadan çıkanların vatandaşlıktan men edilmesi yasası kaldırılmasına rağmen yanılmıyorsam 1998 yıllarında orada bir düzeltme yaptı. Hakkını kaybedenlere bu hak verilmedi.

İkinci husus Batı Trakya Türklerinin müftülerini seçme hakları var. Cami içerisinde serbest olarak el kaldırma usulü ile oylama yapma ve müftülerini bu şekilde seçme hakları vardı. Bu müftüler de Batı Trakya Türklerinin vasıflarını yöneltme, pek çok sosyal, iktisadi meselelerine hakemlik yapma ve karar alma mekanizmalarını yönetirler. Ancak ne İskeçe’de ne Gümülcine’de (iki büyük merkezde yaşıyorlar) Yunan hükümeti, Batı Trakya Türklerinin buralarda yaptığı seçim sonuçlarını tanımıyordu. Halen daha tanımıyor ve 2 tür müftülük söz konusu; biri seçilmiş müftüler ama bunların Yunan hükümeti tanımıyor. Diğeri de Yunan hükümetinin atamış olduğu müftüler. Bunları da Batı Trakya Türk azınlığı benimsemiyor. Sadece zorunlu kaldıkları anda bazı işlemlerini yürütmek üzere Yunan hükümetinin atamış olduğu müftülere müracaat ediyorlar.

Oysa Batı Trakya Türklerine Müslüman azınlığın kendi müftülerini seçme hakkı tanınmıştır. Fakat Lozan’dan gelen bu haklar maalesef zedeleniyor. Bu konular son derece hassas konulardır. Çünkü aynı zamanda orada yaşayan insanların dini bağları vardır.

İstanbul’da adalarda yaşamakta olan Rumlar, Ortodoks dine mensup olanlar hangi haklara sahipse ki Lozan azınlıkların korunması için otuz beşinci ve kırkıncı maddeleri bunu düzenlemiştir. Aynı haklar Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlıkları için de geçerlidir, ama tek yanlı olarak bu haklar engelleniyor. Sonuç olarak da sistematik bir şekilde yeni tabloya, Yunan hükümetinin istediği tabloya, Batı Trakya Türk azınlığı zorlanıyor. Bu da doğal olarak oradaki camilerin onarımından tutun tüm vakıf eserlerinin korunmasına kadar bütün meselelerde Yunan hükümeti Batı Trakya Türklerine problem çıkarmaktadır.

Dr. Sadık Ahmet, Batı Trakya Türklerine uygulanan Yunan baskısının kırılma noktasındaki en önemli faktörün iktisadi kalkınmadan geçtiğini söylüyordu. Bu iktisadi kalkınmayı sağlamak için neler yapıldı? Ne gibi girişimlerde bulunuldu? Batı Trakya Türkleri iktisadi olarak ne gibi süreçlerden geçtiler?

Batı Trakya Türkleri batıda İskeçe, ortada Gümülcine ve doğuda da Dedeağaç bölgesinde yaşamaktadırlar. Lâkin sadece şehir merkezlerinde değil İskeçe’de özellikle ova köylerinde, tütüncülük ile meşgul oluyorlar. Gümülcine’nin yaka köyleri ve dağlık kısmında (Balkan denilen kısımda) yaşayan Türkler var. Uzun yıllar tütüncülük ile meşgul olan insanlara yönelik o dönemde tütünlerinin değerinde satılması noktasında bazı zorluklar çıkartılıyordu. Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdikten sonra özellikle tütün dikimi konusunda bazı sınırlamalar getirdi, bu doğal olarak toprağa dayalı olan iktisadi yapıyı ekmeğini topraktan çıkaran insanların zayıflamalarına sebep oluyordu. Özellikle kırsal kesimdeki yaka köylerinde ve dağlık kesimde yaşayanlar daha çok hayvancılıkla geçimlerini sürdürmektedirler. Bunlar da gelirlerinin azalmasına, dağılmasına bağlı olarak özellikle Avrupa Birliği ülkelerine işçi olarak gidip çalışmak mecburiyetinde kaldılar. Dolayısıyla doğal göç süreci yaşandı.

Yalnız son yıllarda olumlu bazı gelişmeler de yok değil. Özellikle Gümülcine ve çevresinde meyvecilik, kiraz ve benzeri yaz meyveleri son derece gelişiyor ve oradaki Türk müteşebbisleri soğuk hava depoları kurarak Türk azınlığın ürettiği malları depolayarak çürümeden pazara ulaştırılarak ciddi bir gelir elde ediliyor. Bu işlerin öncülüğünü de Sadık Ahmet’in oğlu yapıyor ve genelinde akraba ilişkisine bağlı olarak oluşturulan şirketlerden oluştuğunu biliyoruz.

Son zamanlarda kendisinin muhtelif çevrelerce tehdit edildiği hakkında görüşler vardı. Hatta 1992 yılında bir gazetenin “Milletvekili Sadık Ahmet geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti” şeklindeki haberini ve çeşitli gruplarca açıkça hedef gösterildiğini biliyoruz. Azınlık haklarının güvence altına alındığı Lozan Antlaşmasının yıldönümünde Dr. Sadık Ahmet şaibeli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Tehdit boyutunu bilemiyorum ama Sadık Ahmet’in yapmış olduğu kaza şaibeli bir trafik kazasıdır. Trafik kazasının olduğu yeri, o kavşağı ben de gördüm.

Sadık Ahmet halkla bütünleşen bir liderdi ve sık sık köy ziyaretlerinde bulunurdu. Hekim olduğu için Türk azınlığının sağlık problemleri ile de ilgilenen bir kişiydi. Çocukları ile beraber kendisinin özel otomobili ile bir köy gezisinden Gümülcine’ye doğru gelirken bir köy yolundan ana yola çıkarken aniden önüne bir kamyon çıkıyor ve bir trafik kazası gerçekleşiyor. Tabii Sadık Ahmet orada vefat ediyor. Çocukları yaralı olarak kurtuluyorlar.

Çok manidar trafik kazası olduğu, yerin çıplak gözle görüldüğünde “Ya burada da bu kaza olur mu?” dedirtecek bir nokta. Ama bu tablo, tam ölüm tarihinin Batı Trakya Türk azınlığının haklarının uluslararası bir anlaşma ile korumaya alındığı güne denk gelmesi ve öylesi bir kavşakta (çok işlek olmayan bir yerde) aniden özel otomobilin önüne kamyonun çıkması ya da çıkartılması, burası insanın aklını karıştırıyor, zihnini kurcalıyor…

Şüpheli bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmesi doğal olarak insanın aklına bazı şeyleri getiriyor. Sadık Ahmet köylüyle, halkla bütünleşen bir özelliğe sahipti. 1985 yılından itibaren düzenli bir şekilde halkı gezer, sorunlarını dinler ve onların kimliklerini azınlık haklarını bütün uluslararası mercilere raporlarla aktarırdı. Bu yüzden uluslararası camia tarafından da tanınan ve kabul gören bir isimdi. Onun vermiş olduğu bu mücadele 1993 yılından sonra bağımsız milletvekillerine parlamento yolu kapatılınca ‘Dostluk Eşitlik Barış Partisi’ni kurarak mücadelesini sürdürdü ve kitleleri bu partiye bağlamaya çalıştı. Tabii ki Yunan mercileri de bundan rahatsız oldular. Bütün bu bileşenler doğal olarak insanın aklına şüpheli bir ölüm yani arkasında bir kasıt olma durumunu akla getiriyor.

Bunu destekleyen bir başka husus daha var. Kurmuş olduğu Dostluk Eşitlik Barış Partisi’nin Gümülcine’de iki katlı bir binası vardır. Kazada Sadık Ahmet’in özel otomobili şüpheli ölümünden dolayı orada sergileniyordu. Bir gece parti binasına girdiler, camekânlı mekânın camları kırıldı ve o araba oradan kayboldu ve bir daha da bulunamadı. Dolayısıyla bu şaibeli olayın simgesi olan araç, yani bütün maddi unsurların ortadan kaldırılması ve bu algının yok edilmesine yönelik bir istihbari ya da polisiye bir yöntemi uygulandığını da hesaba katarsak doğal olarak insanın aklında ciddi bir şüphe uyandırıyor.