Prof. Dr. Vahit Türk: “Hacıeminoğlu hocanın hayatını dolduran dört kavram: devlet, millet, başbuğ ve metinler…”

Merhum Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun asistanı ve öğrencisi olan Prof. Dr. Vahit Türk ile vefatının 23. yılında Türk diline ve Türk Milliyetçiliği fikrine yaptığı katkılarla bilinen Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nu konuştuk.

Büyük Türk aydını Necmettin Hacıeminoğlu’nun Türk edebiyatına kazandırdıkları nelerdir? Onun edebi yönünden ve vermiş olduğu dil mücadelesinden bahseder misiniz?

Necmettin Bey bir dil hocası idi, edebiyatçı değildi. Dilin ilmini yapan bir kişiydi. Hoca, edebi yönü de olan bir dilciydi. Hocanın hikâyeleri vardı. Bunları “Yeni Bir Dünya” adıyla kitaplaştırmıştı. Bunun dışında hocanın edebiyatla ilgisi; edebiyatımızın güzide şahsiyetlerinden Fuzuli’yi meftuniyet derecesinde severdi, bu sevgisinden dolayı Türk şiirinin bu üstat şairi ile ilgili bir kitabı da vardır. Mehmet Akif’i çok severdi Safahat’ı baştan sona ezbere bilirdi. Yahya Kemal’i çok severdi, onun şiirlerini çok okurdu. Hocanın çok müthiş bir hafızası olduğunu söylemeden geçmemek gerekir. Türk Edebiyatı’ndan belki de yüzlerce binlerce beyit hafızasında idi. Bu anlamda Türk edebiyatına çok düşkünlüğü vardı. Bununla birlikte Türk müziğine de büyük bir sevgisi ve tutkunluğu vardı. Özellikle Klasik Türk müziğine büyük bir düşkünlüğü vardı. Bir şarkının güftesi kime ait, bestesi kime ait, makamı nedir bunları bir çırpıda söyler, çalışırken de mutlaka müzik dinleyerek çalışırdı. Hatta ona Nevzat Atlığ Korosu’nun şarkı söylemeyen üyesi derlerdi. Koronun konserlerini mutlaka takip ederdi, her hafta Edirne’den İstanbul’a gelerek bu konserleri dinlerdi.

Dil ile ilgili konuşacak olursak… Ülkemizde 70’li yıllarda dil üzerinde ciddi bir tartışma yaşandı. Aslında bu, bizim aydınımızın zihin karmaşasını gösteren bir tartışmaydı. Esasında diller milletleri birleştiren, bir arada tutan en başta gelen unsurdur. Milletler diller etrafında kimlik oluştururlar. Türkiye’de ne yazık ki, en azından o dönem için, Türkçe bu anlamda ayırıcı olarak kullanıldı ya da dilimize öyle bir işlev icra ettirildi. Neydi o tartışmalar?

Bir taraftan Osmanlı Türkçesinden miras aldığımız Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin kullanılıp kullanılmaması meselesi, diğer taraftan bunların yerine Türkçe kelimelerin türetilmesi… Bugün geriye baktığımızda çok da yararlı olmayan bir tartışma yaşandı. Tabi Osmanlı Türkçesinden miras aldığımız kelimeleri bir çırpıda söküp atmak gerekli mi? Elbette değil. Çünkü kelime dediğimiz üç beş sesten ibaret bir şey değil. Her kelimenin arkasında bir tarih var, dilde oluşturduğu bir anlam alanı, anlam dünyası var, deyimlerimizde atasözlerimizde yer almışlığı var. Yani zihin dünyamızda yer etmiş bir kelimeyi dilden söküp atmak demek o anlam alanını da bütünüyle yok etmek demek, yani dilin ve zihnin fakirleşmesi demek. Bunun yerine yeni kelime türetebilirsiniz, bunu yapabilirsiniz, bu her dilde olabilecek bir şeydir ama yeni kelimenin attığınız kelimenin yerini alması için belki de yüzyıllar gerekir. O anlam zenginliğine kavuşabilmesi zaman isteyen bir şey, birdenbire olacak bir şey değil. Hoca bu tartışmalarda bunları düşünerek, uydurma kelimelere, yapma kelimelere şiddetli bir muhalefet yaptı ve bu konu ile ilgili yazılarının bir kısmını da “Türkçenin Karanlık Günleri” adıyla kitaplaştırdı. Bu kitap, Türk milliyetçilerinin dil konusundaki düşüncelerini biçimlendiren ve vaktiyle çok okunan kitaplar arasındaydı.

Hoca ömrünün sonuna kadar bu konularda ısrarlı oldu. Tabi dediğim gibi yeni türetilen kelimelerin yapılarının Türkçeye uygun olup olmaması bir meseledir. Ama asıl mesele Hocanın da sık sık vurguladığı bu anlam meselesiydi. Bu anlamın yok olması demek zihnimizin fakirleşmesi demek, o bakımdan yapma kelimelerin, yeni kelimelerin dilde eskisinin yerini alması kolay olmadı. Bu, elbette uzun zaman alacak, bu sözler on yıllarca dilde kullanılacak, dilin sanatçıları tarafından işlenecek ve kendilerine bir alan oluşturacak. Dil ile ilgili mücadelesi bakımından kısaca bunlar söylenebilir.

Dil ile ilgili bilimsel çalışmalarına baktığımız zaman; Hocamızın Türklük Bilimi’ne ciddi katkıları oldu. Hatırlamaya elbette doktora teziyle başlamalı. Kutub adlı bir şairin Hüsrev ü Şirin adlı eseri Hoca’nın doktora tezidir. Eser, Altınordu sahasına ait bir Kıpçak metnidir. Bu çalışma TDK tarafından yayınladı. Doçentlik tezi olarak hazırladığı “Türk Dilinde Edatlar” adlı araştırması Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştı. Hoca, bu çalışmasında Türkçenin ilk metinlerinden itibaren bütün edatları tespit edip o edatlarla ilgili örnekler verir. Hoca bu eserdeki bütün örnekleri hafızasından yazdığını söylerdi. Çok güçlü bir hafızası olduğunu söylemiştik. Her edatla ilgili birden fazla örnek veriyor ve bunları kaynaklara bakmadan hafızadan yazıyor ve o örnek hangi eserde, nerede kullanılmış onları oraya kaydediyor. Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları kitap yayınlamayı bıraktı ve bu eser geçtiğimiz yıllarda bir özel yayınevi tarafından yeniden basıldı. Onun dışında Hoca son zamanlarda fiillerle ilgili çalıştı. “Türk Dilinde Yapı Bakımından Fiiller” adlı eseri alanı ile ilgili çok ciddi bir eserdir. Çeşitli gramer kitapları yazdı: “Karahanlı Türkçesi Grameri”, “Harezm Türkçesi Grameri” gibi çalışmaları son eserleri idi.

Hocanın 80 öncesinde Bizim Anadolu Gazetesi’nde, Hergün Gazetesi’nde günlük yazıları vardı. Tabi bu gazete yazıları yüzlercedir. Bunlar toplanmadı, gazete köşesinde kaldı gitti. Ülkücü Hareket’in çıkarmış olduğu her dergide Hocanın imzasını görmek mümkündür. Töre’de,  Devlet’te vesaire birçok dergide yazılarını görürüz. Siyasi manada en son yazısını ya da bilimsel çalışmalarının dışındaki en son yazısını hatırladığım kadarıyla Türk Yurdu’nda yazmıştı. Atatürk ile ilgili bir yazıydı. Son yıllarda bu tür yazılardan ziyade bilimsel çalışmalara yoğunlaşmıştı, o çalışmalarıyla da üç, dört eser bıraktı.

Necmettin Hacıeminoğlu hocamızın Türk Milliyetçiliği fikrine yaptığı katkıların çok önemli olduğunu biliyoruz. Siz, Hacıeminoğlu hocanın Türk Milliyetçiliği fikrine yaptığı katkılar hususunda neler söylemek istersiniz?

Yukarıda da söylediğimiz gibi Ülkücülerin çıkardığı bütün dergilerde hocanın yazılarını görmek mümkündür. Yani hoca, bir fikir mücadelesine girdi. Necmettin hoca, pek bilinmez ama lise ve fakülte yıllarında iyi bir CHP’li, iyi bir İsmet Paşacıdır. Hocaları ile bu konuda sürekli tartışır. Bir gün rahmetli hocası Mehmet Kaplan: “Necmi, Mümtaz Turhan Bey’in Kültür Değişmeleri kitabını oku ondan sonra gel; konuşalım” der. Hoca alır o kitabı gider okur ve gelir. CHP’lilik meselesi orada biter. Hoca tabi o CHP’lilik zamanında da Türk Milliyetçisidir ama siyaset olarak böyle bir yönü vardır. “Kültür Değişmeleri” kitabını okuduktan sonra, hoca bunu kendisi anlatır, zihin dünyasında büyük bir değişme olmuştur. Hoca Adana Lisesi mezunudur. İstanbul’a geldiğinde Yüksek Öğretmen’e gider, valizini bırakır ve doğru Peyami Safa’yı ziyarete gider. Yani düşünün, bir lise öğrencisi Adana’dan, taşradan geliyor. 50’li yıllarda Türkiye’nin en ünlü yazarını teklifsiz ziyaret edecek. Peyami Safa’yı nereden tanıyor? Hoca, lise öğrencisi iken Peyami Safa’nın çıkardığı Türk Düşüncesi dergisini takip ediyor. Peyami Safa, dediğim gibi o yıllarda Türkiye’de en ünlü yazarlarından, tabii lise öğrencisi kendini ziyarete gelmiş; normalde bakarsanız çok kabul edecek gibi değil. Fakat o da büyük bir ruh, teklifsiz lise öğrencisini kabul edip karşısına alıp sohbet eder. O tanışıklık Peyami Safa’nın ölümüne kadar devam eder. Peyami Safa Hacıeminoğlu Hoca’nın nikâh şahididir.

Türk Milliyetçiliği fikri o günden itibaren sistemli hale gelmeye başlıyor. Tabii siyasi hareketlenmeler de o dönemde yavaş yavaş başlıyor. Öğrenci olayları da başlayınca hocanın yeri bellidir. Hoca, Ülkücü Hareket’in içerisindedir. Türkeş Bey ile tanışıklığı var. Türkeş Bey İstanbul’a geldikçe mutlaka evine uğrar ve sarsılmaz bir dostluk oluşur. Ömrünün sonuna kadar ilişkileri hiç kopmadı. Çok yakın, çok sıcak ilişkileri vardı. Bir adaylık meselesi de var. Onu da hatırlayalım. Eskiden 1980 öncesinde TBMM’den başka bir de Senato vardı, 2 meclis vardı. Adana’dan senato üyeliği için seçim yapılacak, Türkeş Bey, Necmettin Bey’in aday olmasını istiyordu. Necmettin hoca üniversiteden ayrılmayı istemiyor ve siyaseti düşünmüyor, reddetmek istiyor, ama Türkeş Bey çok ısrar edince kabul ediyor. Ve yine kendisi söylerdi: “Kabul ettik dağ, bayır, köy köy dolaştık. Partinin oyunu iki katına çıkardık ama benim istediğim de oldu seçilmedim.”  Üniversitedeki çalışmalarına devam etmek istiyordu lakin tabii ki siyaset buna engel olacaktı. Seçilemediğine sevinen bir siyasetçi… Tabi hocanın bu siyasi çalışmaları, Ülkücü Hareket’in içerisinde olması düşmanlarını da çoğalttı. Profesörlük ataması 10 yıl geciktirildi, sebebi bu tür şeylerdi. Bölümde, kendisinin Hocalığını da yapmış kişilerden biri, hocanın yazdığı gazete yazılarını topluyor, fakülte yönetim kurulundaki üyelerin sayısınca fotokopiyle çoğaltıp tamamına yolluyor. O zamanın şartlarında fotokopi büyük bir şey, büyük bir masraf. 36 kişilik kurula 36 nüshayı çoğaltıp gönderiyor. O çalışmaların sonucunda hocanın profesörlüğü 33’e 3 oy ile reddediliyor. Fakültenin dekanı, “Necmettin Bey, ben sizin bu unvanı hak ettiğinizi biliyorum, ancak durum bu. Şimdi eğer siz yeni bir yazıyla eski yazdıklarınızı inkâr ederseniz, kadronuzu verebiliriz” diyor ve Necmettin Bey; “Sayın dekan öyle bir yazı yazacak olursam bu otuz üç kişiyi rezil rüsva ederim” diye cevap veriyor ve iyi niyetli dekan “Sakın Necmettin Bey, sakın” diyor. Rahmetli bunları gülerek anlatırdı. İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Son Asır Türk Şairleri” diye bir eseri var. Bu eserde Atsız Bey’i anlatırken bir şiirinden örnek veriyor ve hayatı boyunca büyük sıkıntılar yaşamış olduğunu söyleyip şöyle bir cümle kuruyor: “Böyle şeyler, ezkıyanın ekserine nasib-i ezelidir”, yani zeki insanların çoğunluğunun eskiden beri yaşadığı şeylerdir. Hoca da zeki bir insandı. Dolayısıyla bu sıkıntıları çok gördü, çekti. 12 Eylül öncesinde Hergün Gazetesi’nde yazdığı “Eşgüdüm Komutanları” başlıklı yazıdan dolayı hapse girdi, benzer bir sıkıntıyı 12 Eylül’den sonra yaşadı. 1402 sayılı bir kanun vardı. Bu kanunla sağ ya da soldan pek çok aydın ve bilim adamı işinden atıldı. Bu kanun Hoca için de işletildi. Ancak işten atılmasına fırsat verilmeden merhum İhsan Doğramacı’nın yardımıyla, isteğiyle zorla istifa ettirildi. İşten atılması halinde üniversiteye dönmesi çok daha güç olacaktı. Bu yüzden hoca iki yıl işsiz kaldı. Bu süre zarfında Ahmet Bican Bey, Necmettin Bey’i Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora derslerine davet etti ve Hoca iki haftada bir İstanbul’dan Ankara’ya gidip Gazi’de ders verdi. 2 yılın sonunda Edirne Trakya Üniversitesi’nde göreve başladı. Hatta göreve başladığı zaman Doğramacı soruyor: “Necmettin Bey Ankara ve İstanbul haricinde nereye istersiniz?” Yani İstanbul ve Ankara olmuyor. O da İstanbul’a yakın diye Edirne’yi tercih etti.

Bunlar İbnülemin’in dediği gibi, meseleleri olan adamlar için hayatta karşılaşılacak şeylerdir. İnsanlık tarihinde de, bizim tarihimizde de çok örneği olan şeyler. Milletin geleceğiyle ilgili iddialarınız varsa bunun karşılığı size sıkıntı olarak döner. Peygamberler tarihinde yüzlercesini görürsünüz, bütün peygamberler sıkıntı yaşadı. Niye? İddiası var, bir şey anlatmaya çalışıyor, hatta bir takım şeyleri yıkmaya çalışıyor, putları yıkmaya çalışıyor. Yüce Tanrı tarafından seçilmiş kullar olan peygamberlerin hayatları ibretlerle doludur, inanan-inanmayan herkesin bir peygamberler tarihi okumasını isterim. Ülkücülük iddiası, ağır bir iddiadır, bu iddia ile yola çıkmışsanız sıkıntılı bir hayatı göze alacaksınız. Ülkücü kişiler, peygamberlerin hayatını örnek alır; toplumun putlarını yıkmaya, katı ön yargılarını ortadan kaldırmaya çalışırlar ve bunun karşılığı sıkıntı olarak döner. Buna da katlanacaksın, yapacak bir şey yok. Hoca da katlandı ve ben hocanın yaşadığı sıkıntılardan şikâyet ettiğini hiç duymadım. Gülerek anlatırdı. Bu nedir, biliyor musunuz? Bu tür şeylere gülebilmek olgun bir ruhtur. Yani kemale ermiş bir ruh halidir. Böyle ruhlar için o tür şeyler küçük şeylerdir, basit şeylerdir, gelip geçici şeylerdir. Ancak gülünecek, geçmişte kalmış şeylerdir. Hani diyor ya “Ekmeğini yediğimiz ülkemiz uğruna kurşun da yeriz.”. Ülkücüler bunları yaşayacaklar, ülkücü olacaklar da bunları göze alacaklar. Başka çaresi yok. Hocanın yaşadığı sıkıntılardan söz edildiğinde hayat arkadaşından söz edilmezse haksızlık edilmiş olur. Meral Hanım, hocanın yaşadığı bütün sıkıntılarda hiç şüphesiz en büyük destekçisi, dayanağı idi. İki insanın birbirini bu kadar güzel tamamlamasının örneğine çok rastlanmıyor. Örnek alınacak bir evlilik hayatları ve saygı ve sevgiyle bezenmiş sıcak bir yuvaları vardı.

Hoca nasıl bir kişiliğe sahip? Buna da birkaç cümle ile işaret etmeye çalışayım. Milli meselelerde tavizsiz bir kişilik, hatta dışarıdan bakıldığı zaman aşırı görülecek bir tavizsizlik ama insani konularda, insani ilişkilerde son derece mütevazi, medeni bir insan. Bunu bir gün sordum: “Hocam dışarıdan sizi ülkücü bir militan olarak tanırlar. Herkes böyle bilir, böyle bakar fakat siz yanınıza komünisti de gelse işini görüyorsunuz, kürtçüsü de gelse yardımcı oluyorsunuz. Kim gelirse gelsin elinden tutup işini bitiriyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?” dedim. Bir cümle söyledi, o da yine hocanın karakterini anlamak bakımından çok önemli bir cümleydi ve hiç unutmadım. “Benden yardım isteyene, ben yardım ederim.” dedi. Kimdir, nedir? Ona bakmaz, birisi ondan yardım istiyorsa ona yardım eder. Çünkü o, Allah’ın yarattığı bir “insan”dır. Bunu defalarca gördük, yaşadık.

Aşağı yukarı 7 yıl asistanlığını yaptım. Hoca, sabah gelir, odasına çantasını bırakır, doğruca bizim odaya gelirdi. Küçük bir odamız vardı ve 4-5 kişi beraber oturuyorduk. Öğleye kadar çalışılır, öğlen kalkılır, beraber yemeğe gidilir, yemekten dönüşte yine üçe üç buçuğa kadar çalışılır, üç buçuk ile beş arası sohbet saatidir. Servis saati öğleden sonra beştedir, yani o saatte evine gidecektir. O aradaki bir, bir buçuk saat her gün serbest sohbet saatidir. Aklınıza ne geliyorsa sorarsınız ve hoca anlatır. Bu sohbetler, orada bulunan herkese çok yararlı oldu. Az önce söylediğim gibi büyük bir ruhtu. Şahsi hesabı yoktu. Para ile ilgili bir derdi hiç yoktu, parayı tanımazdı da. Hocanın “Şu kadar param ya da şöyle bir ikanım, makamım olsun” diye düşünebileceğini hayal edemiyorum. Para konusunda bizzat yaşadığım bir hatırayı anlatayım: Kanunen asistanlar derse giremez, ancak derslere sokulduklarının pek çok örneği vardır. Bunun elbette asistanların yetişmesi bakımından yararı da olur. Hoca bir gün “Vahit, Türkoloji Bibliyografyası dersine sen gir” dedi ve ben derse girdim. Bir gün alışılmışın aksine gelmesi gereken zamanda odamıza gelmedi, beni kendi odasına çağırdı, gittim. Baktım Hoca kalem kâğıt önünde hesap yapıyor, pek alışık olmadığımız bir şey. Hesabı yaptı, çıkardı bana biraz para uzattı. “Hocam bu nedir?” dedim. “Bu senin ders ücretin” dedi. “Hocam, sizden para almam ayıp olmaz mı?” dedim. “Olur mu canım? Bu senin hakkın, sen derse girdin. Bu senin ücretin.” dedi. Bu olay, okuyucular için basit gibi görünebilir, ancak üniversiteleri bilenler için hiç de sıradan bir şey değildir. Hocada çok gelişmiş bir hak duygusu vardı. Hiçbir öğrencisine hiçbir anlamda haksızlık yaptığını ben görmedim, şahit olmadım.

Cenazesini de söyleyelim: İstanbul’da Fatih Camii’nde kılındı. Edirne’den otobüsle gelenler içerisinde üniversitenin rektörü de vardı, odasını temizleyen Çingen hizmetli de vardı. Bu ikisini Edirne’den İstanbul’a getirebilen adam Necmettin Hacıeminoğlu’dur. Bu bir karakter işi, herkese nasip olacak şey değil. Bunu dünyada kazanırsınız, ölünce kazanamazsınız. Yaşadığınız hayat size bunu kazandırabilir. Hocanın hayatı da bunu kazandırdı. Bu mutlu ve güzel bir şeydir. O Çingen hademeyi hiç kimse zorla getiremez, o gelmek istedi. Ona her gün “Günaydın, nasılsın?” diye güler yüzle hatır sordu, o da vefasını gösterme gereği duydu ve cenazeye geldi. İnsan olmak böyle bir şeydir.

Geçtiğimiz yıllarda Hocanın “Milliyetçilik-Ülkücülük-Aydınlar” kitabının isminin değiştirildiği ve Ülkücülük kısmının çıkarıldığı sizin de malumunuzdur. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Yanlış olduğunu ben söyledim. Kitabının basım hakkını Türk Edebiyatı Vakfı’na verdiler. Sanıyorum kitabın bölümünün çıkarılmasından kimsenin haberi yok, Meral Hanım’ın da haberi yoktu. Olsa o da razı olmazdı. Meral Hanım eşidir. Ben vakıfta da söyledim arkadaşlara: “Bunu yapmayın, bunu iyi yapmamışsınız, hoş olmamış, bunu değiştirin.” dedim. “Tamam” dediler ama bilmiyorum değiştirecekler mi? İçinde de değişiklik yapmışlar. Bir insanın yazdığı esere müdahale etme hakkını kim kendinde görebilir? Öyle bir şey olabilir mi? Onu öyle yapacağına hiç yayınlama. Yayınlamaman daha iyidir. Yani bir başkası çıkar, düzgün yayınlar. Kaldı ki siz Ülkücülükten niye korkuyorsunuz? Ülkücülük dediğiniz şey Türk milletine hizmet etme şuurunun somutlaşmış, cisimleşmiş biçimidir, korkulacak bir şey değildir. Rahmetli Ahmet Kabaklı sağ olsaydı bunu yaptırmazdı. Ahmet Kabaklı, Necmettin Hoca’nın hocasıdır ve birbirlerini çok severlerdi. Kabaklı’nın Vakfı’nın bunu yapmaması gerekirdi. Kim yaptı onu bilmiyorum. Bunu bir toplantıda söyledim, Vakıf başkanı da oradaydı. “Düzelteceğiz.” dediler. Bakalım inşallah yeni baskıda düzeltirler.

Hacıeminoğlu hocanın öğrencisi olarak onunla beraber yaşamış olduğunuz bir anınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?

Hoca ömrünün son birkaç yılında hastalık yaşadı. Alzheimer denen illete duçar oldu. Ankara’ya taşındılar.  Ankara’ya gidişimizde evinde ziyaret ettik. Bu ziyaret Necmettin Bey’i son görüşümüz oldu. Artık cümle kurma yeteneğini tamamen kaybetmiş, kelime kelime konuşuyordu. Televizyonda bizim askerler var, artık asker cenazesi mi başka bir şey mi hatırlamıyorum, onları görünce gülümsedi. “Ben yazdım” dedi. Tabi daha önce anlattığı için biz ne demek istediğini anladık. Bağdat’ta görev yaptı. Orada Türkoloji bölümünü kurdu, hocalığını yaptı. Bağdat’tan dönerken, sınırda bir tarafta Irak askerini görüyor bir tarafta bizim askeri. Irak askerinin pejmürde hali ile bizim askerin disiplinli halini karşılaştırıyor. İstanbul’a gelince oturuyor TSK’ya bu anısını anlatan bir mektup yazıyor. Bu mektup bütün birliklerde dağıtılıyor, bütün birliklerde okutuluyor. Asker görünce “Ben yazdım” dediği şey o idi, Hoca onu hatırladı. Arkasından bütün hayatını doldurduğunu düşündüğüm birkaç kelime söyledi. Yine cümle kurar gibi “Devlet” dedi. Bir müddet, o cümlenin tamamlanacağı süre kadar, bekledi. “Millet” ve yine aynı süre sonunda üçüncü cümle “Başbuğ”.  Dördüncü ise “Metinler”, yani Türk diliyle yazılmış olan metinleri, yani mesleği. Bütün hayatını dolduran dört kavram…