Recep Şükrü Apuhan: Binbaşı Ahmet Nuri Bey’in taburlara şu emri unutulabilir mi? “Şehitlerden siper yapın!”

Araştırmacı-Yazar Recep Şükrü Apuhan ile 104. yılında 1. Dünya Savaşı’ndaki önemli cephelerimizden olan Çanakkale cephesini ve 18 Mart Çanakkale deniz zaferi ve şehitlerini konuştuk.

Osmanlı Devleti’ni, uzun yıllar çeşitli cephelerde girdiği mücadelelerden 1.Dünya Savaşı’na getiren süreçte, İtilaf Devletleri’ni Çanakkale cephesini açmaya zorlayan sebepler nelerdir? Kahraman ordumuz bu tarihi savaşta hangi milletlerle mücadele etmiştir?

İngilizler, doğudaki çıkarlarına giden bütün yolları, özellikle Mısır ve Süveyş Kanalı’nı Mısır’ da değil “Düşmanın en hassas yerine hücum ederek” korumanın daha doğru olacağına karar verdiler. Çanakkale’yi geçip İstanbul’u düşürmek, böylece Osmanlı Devleti’ni bir hamlede tasfiye etmek istediler. Böylece Kafkas cephesinde kendi durumunu tehlikeli gören Rusya rahatlatılacak Bulgaristan, Romanya, Yunanistan hemen İngiltere’nin yanına çekilecek Fransa cephesinde kilitlenmiş savaş çözülecek nihayet Türkler de Anadolu içlerine sürülerek sömürgeleştirilecekti. Konuyu biraz daha açacak olursak, 2. Abdülhamit’in ‘Düvel-i Muazzama’nın şımarık çocuğu’ dediği Yunanistan’da savaşın başlamasıyla birlikte hesaplar da başlamıştı. Yunan Başbakanı Venizoles 27 Ağustos 1914’te Londra’ya gönderdiği telgrafta, “Kara ve deniz kuvvetlerimiz emrinizdedir.” diyordu. Bu telgraf İngiltere’nin dikkatini Çanakkale’ye çevirdi. Ancak Rusya, Yunanistan’ın İstanbul’u ele geçirmesinden korkuyor, Yunan Kralı da asker vermek için Bulgaristan’ın tarafsızlığını şart koşuyordu. İngiltere Yunanistan’ı kullanmaya hazırdı ama bu plan daima Rusya engeliyle karşılaşacaktır. Kasım 1914’te İngiliz hükümeti ve komutanlar Çanakkale’ye taarruz düşüncesini tartışmaya başladılar. 25 Kasım 1914’te İngiliz Harp Meclisi’nde bir konuşma yapan Bahriye 1. Lordu (Bahriye Nazırı) Winston Churchill, Çanakkale’ye taarruzla elde edilecek faydaları sıraladı ve şöyle dedi: “Türklerin gırtlağı bu boğazdadır. Onu demir bir el ile şöyle bir sıkmak yeter.” 2 Ocak 1915’te Rusya’nın feryadı duyuldu. Grandük Nikola Kafkasya’da zor durumda olduklarını bildiriyor ve Türkiye’ye karşı harekete geçilmesini istiyordu. Onlar doğusuna hücum ederek Almanya’nın Batı Cephesi’nden asker çekmesini sağlamışlar, İngiltere ve Fransa’yı rahatlatmışlardı. Öyleyse şimdi yardım etme sırası İngiltere’deydi. Bununla birlikte Rusya, İngiltere’nin İstanbul’u tek başına ele geçirmesinden kaygılanıyor, ileri gitmemeleri konusunda İngiltere’yi uyarıyordu. İngilizler hiçbir zaman Boğazları Ruslara verme düşüncesinde olmamışlar ama ‘Vereceğiz’ oyalamasından da geri kalmamışlardır. 1916 Ekim’inde yayınlanan bir vesikaya göre İngiltere Başbakanı Grey, “Rusya’yı ayakta tutabilmek için böyle bir teminat esas teşkil ediyor.” diyordu. Rusya’nın feryadı üzerine İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kitchener Çanakkale’ye taarruz planının ayrıntılarını araştırmaya başladı. Çanakkale’nin yalnızca donanma ile zorlanması düşüncesi giderek ağırlık kazanıyordu. 11 Ocak 1915’te Amiral Carden taarruz planını Bahriye Nezareti’ne sundu. Harp Meclisi 13 Ocak 1915’te Çanakkale’nin şubat ayında bombardımana tutulmasına karar verdi. İngiliz donanmasının bir hamlede İstanbul’a varabileceği ve Rusya’nın buğday ihraç edebileceği haberleri Şikago borsasında buğday fiyatlarını düşürmeye başladı. ABD’nin İstanbul Büyükelçisi Henry Morqenthau şöyle diyordu: “200 yıldan beri zaferden zafere koşan, dünyanın tek yenilmez gücü olan İngiliz Donanması’na karşı Çanakkale’deki üç-beş topun galip gelmesi nasıl umut edilebilirdi?” İngiliz Harp Meclisi 28 Ocak 1915’te Çanakkale’nin donanma ile geçilmesi planını onayladı. Fransa da taarruza katılmayı kabul etti. Rusya ise donanmasıyla İstanbul’a hücum etmesi teklifini “Yeterli gemim yok.” diyerek geri çevirdi. Bu durum Rusya’nın İstanbul üzerindeki düşüncesini tekrar hatırlatmasını engellemedi. Ruslar Odesa’da ordu topluyordu. İngiliz donanması Boğazları geçer geçmez bu ordu İstanbul’u işgal edecekti. İngiltere Batı Anadolu’dan ‘pay’ ve ayrıca Kıbrıs’ı teklif ederek Yunanistan’dan Gelibolu’ya asker çıkarmasını istedi. Ancak Yunan Kralı’nın Bulgaristan tehlikesine karşı Selanik’te 2-3 kolordu toplanması şartı üzerine bundan vazgeçti. İngiliz Harp Meclisi 17 Şubat 1915’te, donanma Marmara’ya girdikten sonra kara kuvvetlerinin işgal için kullanılmasına karar verdi. Donanmanın Çanakkale Boğazı’na yapacağı yıpratma hücumları ile bunu takip edecek asıl hücum bir aylık bir süre gerektiriyordu. Bu süre içinde kara kuvvetleri hazırlanmış olacaktı. Bu karardan sonra 19 Şubat 1915’te Boğaz’a ilk hücum yapıldı. Çanakkale’ye yığılan düşman ordusu ilginç bir çeşitlilik gösterir. Safkan İngilizler; İrlanda, İskoçya, Galler, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada kuvvetleri; İspanyol süvariler, İsviçreliler, Rumlardan iş taburları, Yahudi Sion Katır Birliği, Maoriler Raratongalar, Cook adaları askerleri, Hint Tugayı içindeki Sih Pathan Jat Bhil Madrossi ve Bahiciler, Nepal’den Gurkalar, ‘Safkan Fransızlar’ ve onların sömürgelerinden Zouaveler, Senegalliler, Tunuslular ve Cezayirliler şeklindedir.

Yaklaşık 6 ay boyunca devam eden şanlı mücadelemizde tarihe geçen etkileyici olaylar ve kahramanlık örnekleri yaşanmıştır. Sizi en çok etkileyen örneklerden bahseder misiniz?

25 Mayıs-25 Haziran 1915 tarihleri arasında düşmana 42 bin top mermisi atabildik. Bizim bir günde yediğimiz top mermisi sayısı meselâ 6 Ağustos 1915’de güneyde 60 bindir! Askerimiz aradaki farkı canıyla kapattı ve savaşın her saniyesi bir kahramanlık destanına büründü. Siperlerimizin ağır bombardıman altında tamamen yıkıldığı ve hendeklerin şehit dolduğu bir anda 42.Alay Komutanı Binbaşı Ahmet Nuri Bey’in taburlara şu emri unutulabilir mi? “Şehitlerden siper yapın!” Beni çok etkileyen bir diğer olay ise: Akşamüzeri çok genç bir subayın sürüne sürüne ilerlediği görüldü. Arkasından da sürüne sürüne ilerleyen erleri gelmekteydi. Subay, erlerini küçük su yarıntısında topladı. Burada diz çökmüş vaziyette durabiliyorlardı. Düşmanın Türk subaylarını tercihen öldürdükleri sabit olduğundan subayların rütbe ve subay alametlerini takmamaları emredilmişti. Bu subay da susuzluktan, yorgunluktan sararmıştı. Üstü başı perişandı. Onun da elinde süngülü tüfek vardı. Kıtası 50 kadardı. Erlerine sönerek “Ben ileriye gideceğim. Düdük çalınca birden fırlayıp arkamdan gelin. Ben ne yaparsam siz de onu yapın.” dedi. Bir Onbaşı ile sürünerek ilerledi. Gözden kayboldu. Erler bakıştılar. Bu gün ölüm günü idi. Düdük çalınca hücuma kalkılacaktı. Bu hücum neticesinde ölüm muhakkaktı. Hepsi 1-2 dakikalık ömürleri kaldığını doğru ve haklı olarak kestirdi. 20-40 yaş arasındaki bu insanlar hayatlarının son dakikalarında olduklarını biliyorlardı. Çavuş hazin bir sesle “Süngüleri yoklayın… Tüfekler dolu olsun.” dedi. Tüfekler dolu idi. Fakat bir kere daha bakıldı. Diz çökmüş vaziyetteydiler. Kulaklar düdük sesindeydi. Biri acı acı gülmeye çalışarak “Allah ne yazdıysa o olur.” dedi. Herkes başını önüne eğmişti. Biri yavaş bir sesle yanındakine vasiyette bulundu: “Ben şehit olursam sen de sağ kalırsan ve yurduma uğrarsan onlara söyle ki vatanımı, milletimi kurtarmak için hayatımı bilerek verdim. Oğlum Mehmet vatanına, milletine hayırlı bir insan olmalıdır. Hanem tarafına da selam ederim…” Mehmetçiklerin hepsi vasiyetini yaptı. Birbirleriyle helalleştiler. O sırada birisi küçük bir şişeden hacı misi çıkardı. Dindarâne tevekkül ile parmak uçlarını ıslattı ve sakalına, boynuna mis sürdü. Allah’ına temiz, içi iman ve sevinç dolu kavuşmak istiyordu. Bu şişecik elden ele dolaştı. Bu koku son dakikalarındaki bu insanlara manevi kuvvet verdi. Adeta ölüme kavuşmayı kolaylaştırdı. Birisi ellerini kaldırdı. İçinden bir şey okudu. Belki kendi kendine Fatiha okuyordu. Biri tekbir getirdi. İkinci tekbiri hep birden aldılar. Üçüncü tekbiri en yüksek ses ve heyecanla aldılar. Bu sırada biri “Kanım helal olsun! Vatanımı kurtar ya Rabbim!” diye bağırdı. Diğerleri de böyle yapacaklardı. Fakat keskin kısa düdük sesi duyuldu. Hepsi birden insan takati dışındaki bir gayretle fırladılar. Subay elli metre kadar ileride yüksekçe yerdeki şehit yığınına doğru koştu. Orada üst üste 2-2 kat şehit vardı. Subay şehitlerin arasına yattı. Askerleri de ona yetiştiler, onun sağında solunda şehitler içine yattılar. Burası ilerlemiş düşmana hâkim bir yerdi. Bu kıtacık yan ateşi yapabilmek için cephesi yana doğru mevzilenmiş fakat eski cepheye yan vermişti. Eski cephedeki düşman makineli tüfekleri de durmadan işliyordu. Ayağa kalkanları gören bu makineli tüfeklerden birisi bu kıtacığa ateş açtı. Bir borudan fışkıran suların tanecikler halinde yere düşmesi gibi kurşun yağmuru oldu. Şehitler içine girmiş bu kahramanlardan bazılarının kalkmak, bazılarının da kollarını kaldırmak istediği görüldü. Birkaç dakika sonra orada hiçbir hayat eseri kalmamıştı. Hepsi şehit olmuştu. Subay da erler de… Elli kadar Bursa’lı askerin tarihi bu satırcıklardadır. Fakat Çanakkale’de yüzlerce kadarlar, binlerce kadarlar vardır ki bir satırcık bile tarihleri yoktur. Akşam olmak üzereydi. Düşman harekete geçmemiş hatta geriye çekilmiştir. Fakat taburun vaziyetindeki tehlike devam ediyordu. İkinci tabur komutanı da ağır şekilde yaralanmıştı. 9. Tümen Komutanı onun yerine Binbaşı Halit’i gönderdi. Çukurlara sinmiş kalmış olan muhtelif kıta erlerinin bir teşkilata konmasına çalışacaktı. Gece yarısından evvel iki bölükle düşmana yan hücumu yapıldı ama hücum muvaffak olmadı. Düşman gece olunca bu perişan askerlerin bulunduğu araziyi top ve makineli tüfekle daha çok dövmüştü.

Destanlaşan bir öyküsü bulunan Çanakkale Zaferi, Türk ve Dünya tarihinde ne gibi etkiler ortaya çıkarmıştır?

İngiltere kendi açısından sonucu şöyle yorumlar: “Almanlar 1915’te Batı cephesinde taarruzdan vazgeçti. İtalya’yı da yanımıza aldık. Yunanistan’ın önce tarafsızlığını sonra işbirliğini sağladık. Bulgarlar sonradan Almanya safında savaşa girdiyse de onları da uzun süre savaşın dışında tuttuk. Mısır’ı müdafaa etmiş olduk. Kafkasya’da Rusların yükünü hafiflettik. Suriye ve Irak’ta orduların önünü açtık, Türkleri takatsiz bıraktık.” General Aspinall Oglander, kendileri açısından biraz daha uzak bir sonuca işaret eder: “Gelibolu zapt ve Çanakkale’yi geçme hayallerimiz tamamıyla acı bir şekilde sonuçlanmıştır ama Türk ordusunun güzide bir kısmı imha edilmiş ve Süveyş Kanalı’nın selâmeti teminat altına alınmıştır. Boğazları geçemememize rağmen Türkleri Çanakkale’de oyalamamız ve onlara önemli kayıplar verdirmemiz bize nihai zaferi kazandırmıştır.” Savaşın diğer sonuçları şöyledir: Türk zaferi, I. Cihan Harbi’nin 2-3 yıl uzamasına sebep olmuştur. Rusya’da iç karışıklıklar artmış, Bolşevikler 1917 ihtilâli ile Çarlık devrini kapamışlardır. Mühlman, “Çanakkale, Doğu ve Batı cephelerinde savaşın içine işlemiştir. İngilizler Türklerden büyülenmişti. Onların Fransa ve Rusya’daki cephelerde görünmeleri Almanlar için büyük destek olacaktı.” der ve savaşın daha uzak bir sonucuna dikkat çeker: “İngiltere’nin itibarı sarsıldı. İngiltere Doğu’daki itibarını sağlamak için Suriye ve Irak’ta daha güçlü birliklerle savaştı.” Fahri Belen Çanakkale Zaferi’nin, I. Dünya Harbi galiplerinin de takatini kestiğini söyler. İngiltere ve Fransa Çanakkale’de yalnız askeri bakımdan değil siyasî bakımdan da çok hırpalanmıştır. Mehmetçik yalnız İngiliz ordusunu değil İngiliz siyasetini de zorlamıştır. Bunu tarihte ondan başka yapabilen güç olmamıştır. Bizim açımızdan yakın ve uzak sonuçlar şöyleydi: Türkiye yarım milyonluk müttefik orduyu orada tutarak Almanya’nın Batı Cephesi’nde ayakta kalmasını sağladı. Ama esas sonuç kendi varlığımızla ilgiliydi. Lozan’da yayınlanan Gazet de Lozan, bu sonucu gayet iyi özetliyordu ki bu özet savaşın sebebi ile sonucu arasındaki gerçek ilişkiyi ortaya koyar: “Türkler zaferlerini kutluyor. Bir aralık savaşın şark meselesini hallederek Türkleri Asya’ya atacağı kanaati hâsıl olmuşsa da bugün böyle bir ihtimal tamamıyla uzaklaşmıştır.” Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı ‘1915’te Çanakkale’de Türk’ adlı eserde de “Çanakkale’de yenilseydik müstemleke olurduk.” denmektedir. İster okuma yazma bilmeyen bir köylü, isterse Paris’teki hukuk eğitimini bırakıp savaşa gönüllü katılan bir yedek subay olsun, Çanakkale’de savaşan bütün askerler bu gerçeği anlıyorlar veya hissediyorlardı. Orada yedek subayların gösterdiği kahramanlık ve fedakârlık eşsizdi. Yılmaz Öztuna “Bir yedek subay savaşı halinde on binlerce Türk aydını yok oldu.” der. İstanbul’da öğrencileri tarafından rahatsız edilmeden ders anlatabilen öğretmen neredeyse kalmamıştı: Niçin Çanakkale’de değilsin? Galatasaray Lisesi’nin gencecik öğrencileri, hukuk öğrencileri, öğretmenler, iki dil bilen ve gerçekten aydın olan genç takım subayları, ressamlar, şairler, okuma yazma bilmeyen 35’lik delikanlılarla aynı saflarda omuz omuza sekiz ay dövüştüler. Süleyman Nesip, ‘Orduya’ adlı şiirinde “Tövbe!” der. “Biz bu gençlerin ahlâkının Bizans’ın levsi ile bozulduğunu zannedip ağlaşıyorduk, tövbe!” İsmet İnönü, “Savaştan sonra da uzun süre neslimizin gürbüz sayfaları arasında geniş boşlukların acısı çekilmiştir.” der. Anadolu son evlatlarını da İstiklâl Savaşı’nda verecek, ‘kuruyacak’tır. Herkes Anadolu topraklarında İngilizler karşısında uğrayacağımız bir bozgunun sonumuz olacağının şuurundaydı. Bunun içindir ki Mustafa Kemal, “Harp nazariyatına göre siperlerin bu kadar yaklaştığı bir savaşın sürebilmesi imkânsızdı.” der. “Savaşın çok daha önce bitmesi gerekirdi. Hâlbuki düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmaması böyle burun buruna gelindikten sonra da daha aylarca müddet kanlı muharebe saflarının sürmesine yol açtı.” Öyle anlaşılıyor ki Çanakkale, milli bütünlük ve beraberliğin tam anlamıyla yaşandığı son sahne olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda bile birçok bölünmenin, zıtlaşmanın yaşandığını bilenler bu hükmü abartılı bulmazlar. Çanakkale, Anadolu toprağında bir askeri operasyonun imkânsızlığını göstermiş, kafalarını ‘Şark Meselesi’nden bir an bile kurtaramayanlar Anadolu’yu kurcalamaya, zehirlemeye metot değiştirerek devam etmişlerdir. Yani harp ‘Çanakkale Ruhu’ üzerinde olacaktır artık. İngiltere son denemeyi Yunanlılara yaptırmıştır. Ne var ki onlar da denize dökülerek boğulmuşlardır. Türkiye ‘Çanakkale Ruhu’nu siyasette, ekonomide, eğitimde teşkilatlandıramamanın sıkıntısını çekmektedir.

Ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Zaferinin kazanılmasındaki rolü nedir?

Mustafa Kemal’in komutanı olduğu 19.Tümen, 5.Ordunun ihtiyat kuvvetiydi ve Ordu Komutanı emretmeden yerinden kıpırdayamazdı. Mustafa Kemal’in düşmanın çıkarma yaptığı 25 Nisan günü, 57. Alayı emir almadan Conkbayırı’na getirip savaşa sürmesi savaşın daha o gün bitmesini önledi. Mustafa Kemal, 5 Mayıs’a kadar da Arıburnu’ndaki bütün kuvvetleri komuta etti. Savaşın ikinci devresi olan Ağustos başından itibaren de zaten Anafartalar grubu komutanıdır ve Anafartalar ve Conkbayırı gibi iki büyük zaferde komutan olarak imzası vardır.

104. Yılını kutlayacağımız Çanakkale Zaferinin önemi ve mahiyeti günümüzde ne derece anlaşılmaktadır? Ülke sathında yapılan anmalar ve etkinlikler hem nitelik hem nicelik itibariyle yeterli midir?

Bugün yapılan kutlama ve anma törenleri eskiye göre şüphesiz daha iyi olarak görmekteyim. Fakat Çanakkale Zaferini sağlayan ruhun tanımında eksiklik görüyoruz. Ayrıca iman ve vatan bilinci birbirinden ayrı düşünülemez.