Resme Dönüş

Bilişim teknolojisi şaha kalkmış gidiyor.

2000’lerden sonra doğanlar bunu pek anlamaz. Onlar zaten bu teknolojinin içine doğdular. Başka türlü bir dünyayı yaşamadılar.

Gerçi yirminci yüzyılda dünya, daha önce hiç olmadığı kadar hızlı gelişti. Her yeni çeyrekte doğanlar bir önceki çeyreğin gerçeklerini masal gibi dinlediler. Benim 2000 öncesi doğan çocuklarım için, meselâ, evlere telefon almak için sıraya girilmesi, sıranın gelmesi için birkaç yıl beklenmesi masal tadındadır.

Yine de 2000’lerden itibaren hayatımızın değişmesi baş döndürücüdür.

Dostlarımıza mektup yazardık. Zarfa koyar, pul yapıştırır, postaneye götürür, gönderirdik. Postacı şarkıları bestelenirdi.

Acil haberler için yine postaneye gidilir, telgraf çekilirdi. Telefon her evde bulunan bir şey değildi. Tercihli, tercihsiz sıraya girer, hatta telefon alıcısını önceden alır, sehpanın üzerine koyar, üzerine dantel örter, konu komşu sorarsa “daha bağlanmadı” derdik. Konuşacak taraflardan birinde telefon var, diğerinde yoksa olmayan taraf postaneye gider, “yazdırır” beklemeye başlardı, bağlanınca memur seslenirdi, “… telefon hazır!”

Epey bir müddet böyle devam ettik. Evlerimize telefon bağlandığında hissettik ki, artık bütün dünya avucumuzun içinde, kulağımızın ucundadır!

Sonra faks girdi hayatımıza. O ne müthiş buluştu! Yine mektup yazdık, bu sefer faks ile gönderdik. Kâğıdı burdan soktuk, oradan çıktı! Zarf, pul, postane unutuluyordu. Gazeteye köşe yazmaya başladığım sıralarda çıkmıştı faks ve okyanus aşırı bana ne büyük bir kolaylık sağlamıştı!

Ondan sonrası çorap söküğü gibi! Durdurmak, yetişmek mümkün olmadı.

Bilgisayar, internet derken e posta çıktı. Onu da sevdik. Dostlarımıza yine mektup yazdık. Kâğıtsız mektuplar… Zarf, pul, postane olmadığı gibi kâğıt da yoktu şimdi. E-postalar yazdık, bir düğmeye basmakla yerine ulaştırdık. Birkaç saniyede! Sevmemek mümkün mü?

Sonra cep telefonları çıktı. Eve bir telefon bağlatmak için yıllarca bekleyen ailelerin her ferdinin cebine bir cep telefonu girdi. Önce sadece konuşulurdu. Telefon dediğin zaten konuşmak için değil mi?

Değilmiş! Akıllı telefonlar çıktı.

Bu sefer E-posta da gözden düştü. Akıllı telefonlar çok daha pratik geldi hepimize. Yaz gönder, çek gönder… Yazılarımız, fotoğraflarımız, videolarımız uçuşuyordu. 24’lük, 36’lık Kodak film alıp fotoğraf makinasına takıp “Kaç tane kaldı, dur bitmesin…” diye endişelenen, filmleri ziyan etmemeye çalışan bizler şimdi cep telefonuyla şak şak şak… Hiçbir şeyi hesap etmeden çekip durmaya, çektiklerimiz oraya buraya göndermeye başladık. Yazmak artık bir yere oturmayı gerektirmeyen bir iş olmuştu. Yürürken, arabada, otobüste, trende, koşu bandında, çorba karıştırırken, bebek beşiği sallarken, her an dostlarınızla yazışabiliyordunuz. Ayrıca sosyal medya icat olundu. Önünüze yazmak için alabildiğine geniş bir alan açılmıştı.

Sonra… Çorap bir kere sökülmeye başlamıştı!

Haberleşmeler doludizgin gidiyor. Amma velâkin yazılanlara bir bakın! Bir kere “yazdığını göndermeden önce okuma” alışkanlığı yok oldu! İnsanlarımızın büyük çoğunluğu yazıyor, anında gönderiyor, yazıyor gönderiyor. Yaptığı imlâ hataları, bastığı yanlış harfler, cümle bozuklukları hiç umurunda değil! Farkında da değil! Bir ön önce haberleşmek! Vakit dar! Arkadan kovalıyorlar!

Denebilir ki, aynı şahıslar (korkarım okuryazar nüfusun çoğunluğu!) kâğıt kalem ile de yazsalar bu hataları yaparlar, bu umursamazlığı gösterirlerdi; tek fark, şimdi her şey ortaya döküldü, âşikâr oldu. Doğru! Zaten benim sözü getirmek istediğim nokta bu da değil!

Yazışmalarımız başka bir manzaraya büründü. Devletlülerimiz Latin alfabesi mi Arap alfabesi mi tartışadursunlar alfabe önemini yitirir oldu. Gitgide harfler azalmaya başladı! Önce sesli harfleri kurban ettiler. “Selâm” mı yazacaksınız, “slm” yetiyor. “Teşekkür ederim” yerine “tşk ederim.” Şöyle mesajlar görüyorum: “as grs ins.” Çözdünüz mü? (Ellerindeki aletlerin klavyelerini de Türkçe alfabeye değiştirmiyorlar. ğ, ş, ç, ü yok… Hâlbuki akıllı telefonlarda, bilgisayarlarda alfabeler arası değişim gayet kolay.)

Bu kısaltılmış kelimeler de yetmedi; en son geldiğimiz noktada, yazılarda harften, kelimeden çok işaret var, resim var, şekil var ki onlara “emoji” tesmiye olunuyor! E-imge mi desek? Her duygu için, her hal ve şerâit için, her hareket için, aklınıza gelebilecek her şey için emojiler var. Alfabe kullanmanıza, kelimelerle cümle kurmanıza hâcet yok! Emoji albümü sizin için hazırlanmış! Seçin birkaç tane, tık tık, gönder… Karşı taraf merâmınızı anlıyor. Teşekkür edecekseniz, bir buket çiçek resmi, sevginizi yazacaksanız bir kalp, üzgünseniz ağlayan surat, neşeliyseniz gülen surat, “tebrikler” diyecekseniz alkışlayan bir çift el, “tamam” yerine, rahmetli Erbakan’ın zafer işareti gibi, başparmak yukarıda bir el… Biliyorsunuz işte!

Bu vaziyet sadece bizim ülkemizde, bizim dilimizde değil, artık dünyada böyle bu iş.

Taş devri atalarımız mağara duvarlarına resim yapardı. Yazıdan önce resim vardı. Yazıdan önce resmi icat ettiler. Yıllarca kitaplarda gördük o çizimleri. Azerbaycan’da Bakü yakınlarındaki Gobustan Millî Parkı’nda gözlerimle gördüm, dokundum. Gobustan, tarihi milâttan on binlerce yıl öncesine giden bir yerleşim yeri. O yerleşimden bugüne kalan mağaraların duvarlarındaki çizimler çok etkileyici. İnsanlar, hayvanlar, aletler… Orada yaşayanların sosyal ve ekonomik hayatını bu çizimlerden anlayabiliyoruz. Yazıyı henüz icat etmemişler ama resim yapıyorlar! Kendilerini resimlerle anlatıyorlar. Resimlerle on binlerce yıl sonrasına seslerini duyurabilmişler.

Ve insanoğlu o resim çağına geri döndü!

Bu gidişat böyle devam ederse…

Ne düşünelim, bilmiyorum.