Seküler Milliyetçilik (!) Tehlikesi !..

“Sekülerizm” genellikle “laiklik” ile karıştırılır.
Din ve devlet işlerinin ayrılması anlamında.
Aslında laik devletlerde din ve din adamları devlet kontrolündedir.
Devlete ait kurumlar eliyle yönetilir ve görevlileri de maaşlarını devletten alırlar.
Zaten görevlilerinin adı da din görevlileridir.
Sekülerizimde ise (dünyalaştırmak, dünyalaşmak, TDK) devlet din işlerine hiç müdahil olmaz. Dini devlet kurumu (diyanet) yoktur. Din adamları devlet memuru değildir, maaşlarını da devlet ödemez.
Sekülerizim (dünyalaşmak) genellikle “toplumu dinsizleştirmek”, “inançsızlaştırmak” anlamında bir suçlamaya da muhataptır. Bu da doğru değildir. Gerçek anlamı din ve inançlara göre devletin kurumsal kimliğinin, müdahalesinin, katkısının, yönetim ve yönlendirmesinin olmaması, hiç karışmamasıdır. Önleme de yoktur destek de yoktur.

Bu güne kadar “milliyetçilik” ile “sekülerizm” yan yana kullanılmış bir tanım değil.
Peki biz ne için kullandık ve neyi anlatmaya çalışacağız?
Dini inançlardan soyutlanmış ve dinsizleştirilmiş milliyetçilik olur mu?
Yani sadece “dünyalaştırılmış, dünyalaşmış” milliyetçilik, bizim “Ülkücü hareketin” savunduğu bir milliyetçilik anlayışı olabilir mi?
Dini inançlardan soyutlandırılmış, dini değerlerin sınırlarına müdahale etmeyen ve özüne etkisi olmayan bir milliyetçilik anlayışı bizim kabul edebileceğimiz bir milliyetçilik midir?

AKP iktidarının ve onun koruyup kolladığı siyasi İslamcı tarikat ve cemaatlerin istismar ederek bozduğu İslam ve din algısı, içinde inanç temelli olan her görüş ve düşünceyi şüpheli hale getirdi ve insanımızın dinden ve dini öğeler taşıyan her şeyden uzaklaşmasına, soğumasına sebep oldu.

Son günlerde milliyetçiliğimizin ve milliyetçilik anlayışımızın da bu algının tesiri altında çarpılmaya ve çarpıtılmaya başlandığına şahit olmaktayız.

Bu gidiş hem yanlış ve hem de milliyetçilik fikrimizin özü ve ona kimlik veren değerlerin ötelenmesi açısından ciddi tehlike arz etmektedir.

Bizim milliyetçiliğiniz “ırk ve soy” kaynaklı “kana” dayalı bir milliyetçilik değildir. İnanç ve kültür değerleri temelinde yükselen bir milliyetçiliktir.

Eğer milliyetçiliği, inanç ve kültür değerlerinden soyutlar sadece “ırk, soy ve kan” bağına bağlar ve sekülerleştirir (dünyalaştırır) iseniz Batının “nasyonaliste” dediği “ırkçı ve şöven” alana kayarsınız.
Bu yönelmenin sonu “üstün ırk” anlayışına varır ki sonu diğer ırkları hakir ve ikinci sınıf görmeye kadar gider.
Gerek AKP ve dinci çevrelerin uygulama ve görüntüleri ve gerekse son harekâtlarda Arap yönetimlerinin düşmanımız safında yer alması ve Türkiye’ye karşı tavır almaları milliyetçiliğimizin sekülerleşmesi ve dini inanç ve bağlarından kopması istikametinde işaretler vermeye başladı.

Çok dikkat edilmesi gereken bir konu ve mesele ile karşı karşıyayız.
Arapların karşımızda yer alması buna karşılık Macarların ve Gagavuzların Türkiye’nin yanında yer alıp Türkiye’yi desteklemesi elbette çok hoşumuza gitti. “Türklük” şuurunda bir ortak payda algısı, Arap Müslümandan ise Hristiyan “Turan soylu” halklara sempatiyi arttırdı.
Elbette “Türkiye’nin yanındayız ve soyca biz sizle aynı kökteniz” diyen Macarlara ve Gagavuzlara muhabbetimiz ve sevgimiz yeri geldiğinde desteğimiz de olacaktır, olmalıdır.
Fakat bu durum Hristiyan- Müslüman bağlamında değerlendirilerek “aynı milletiz” ortak paydasında milliyetçilik anlayışımızı inanç bağlarından asla koparmamalıdır.
Siyasi konularda devletlerin ve halkların karşı karşıya gelmesi ya da ortak paydada birleşmesi zaman ve zemine göre değişebilir.
Din ya da soy, işin içine iktidar ve siyaset girince her zaman birleştirici olmaz.
Tarihte onlarca olay bu durumun şahididir.
Kendi tarihimizden örnek verirsek, Yavuz dönemi buna en iyi örnektir.
8 yıllık iktidarında Sultan Yavuz Selim üç devlet yıkmıştır. Bu üç devlet de hem Müslüman hem de Türklerin yönettiği devletler idi. Yöneticileri Türk’tü askerleri Türk ve Araplardan müteşekkildi.
Keza Osmanlı’nın Anadolu beylikleri dönemi. Osmanlı ile Karamanoğlu beyliği arasında süren savaş ve çatışmalarda her iki taraftan da dökülen Türk ve Müslüman kanı değil miydi?!..
Dolayısı ile siyasi karar ve hedefler, din ve soy önceliğini ikinci plana atabilmektedir.
Macarların son harekâtta bizi desteklemesi ve Türk Devletleri toplantısına Bakü’de gözlemci olarak katılması elbette güzel ve takdir edilmesi ve de desteklenmesi gereken bir durumdur. Fakat bu gelişmeler milliyetçilik anlayışımızı değiştirmemize ve sorgulamamıza sebep olursa o zaman bu dostane tutum Türk milletinin geleceği açısından fikri bozulmaya yönelik bir tehdit alanın oluşmasına sebep olur.

Bizim yani “Ülkücülerin” milliyetçilik anlayışının temelleri bin yıl değil binlerce yıl öncesine dayanır.
Temelinde tevhit inancına teslimiyet vardır.
İslam öncesi dönemde de tevhit temelli milletleşme sürecini tamamlamış ve yaşamış, insanın varoluş sebebini “töre” olarak hukuklaştırmış tarihi bir sürecin izlerini, değerlerini taşır milliyetçilik anlayışımız.
Töremizde hiç bir zaman soyculuk ya da kabile üstünlüğü iddiası olmamıştır.
İnsanın yaradılış sebebi ve fıtri özü olan Tanrının indirdiklerine olan bağlılık, sevgi ve saygı “Türk” adını aldığımız binlerce yıl öncesinde de değişmeyen karakterimizi oluşturur. Zaten binlerce yıldır değişmeyen bu mayamızdaki “Tanrı sözüne bağlılık ve doğru teslimiyet”, İslam’ın tebliğinden hemen sonra başlayan Arap ve Fars’ta görülen itikadi ve ameli sapmaların, Türkistan olmak üzere Türk illerinde görülmemesinin altında yatan asıl sebep de budur.

Turan soylu boylar milletleşme sürecini Tanrının tebliğ ve sözleri ile taçlandırdıkları için töre sahibi olmuşlar, tin sahibi hakanları ile “Türk” adını almışlar ve “Tanrının adalet kılıcı” görevinin kutsal emanetçisi olmuşlardır. Bizim milliyetçiliğimiz soy birliği ve üstünlüğüne değil, insanlık görev ve sorumluluğumuzun önceliğine dayanır.

“Tevhit” inancı olmadan “Töre” olmaz. “Töre” olmadan “Türk” olmaz. Türk’ün olmadığı yerde de Türk milliyetçiliği olmaz.

“… biz uyarıcı göndermediğimiz topluluğu yargılamayız” ( İsra/15), Kur’an tebliğinde açıkça ifade edildiği gibi Turan soylu topluluklara da uyarıcı peygamberler gelmiştir. Binlerce yıl bu gelen uyarıcıların söz ve nasihatleri “töre” adıyla hafızalara kazınıp korunmuş ve unutturulmamıştır. Bu gerçekliğin diğer bir ifadesi “Türk” demek Tanrıya verdiği sözünde sapmadan duran demektir.

Özetle tevhitten, töreden ve dolayısı ile Tanrının sözlerinden kopartılarak dünyalaştırılan, sekülerleştirilen milliyetçilik bizim temsilcisi olacağımız milliyetçilik değildir. Bizim milliyetçilik anlayışımızda Atilla, Bilge Kaan, Timur ve Osman Bey ile Atatürk ve Hz. Ali arasında her daim ortak bir payda vardır ve tevhit inancına bağlılıkta hassasiyet açısından da bir fark yoktur.

Tanrı Dağlarında verdiğimiz sözleri unutup, sapan ve yeniden Hira’da hatırlayan bir milletin çocukları değiliz.

Hz. Adem’le verdiğimiz sözlere Hira’daki ilk tebliğe kadar bağlı kalmış bir milletin milliyetçisiyiz!..

Ne Tanrı Dağlarını unuturuz ve ne de Hira’yı!..