“Senaryoyu okuyunca çok heyecanlandım!”

Bir bu sohbetimizin başlığındaki klişeye hastayımdır, bir de “Bu albümde değişik bir ‘sound’ yakaladık” biçimindeki, ergenden hallice körpe müzisyenlerin pek bir sevdikleri en az diğeri kadar hoş ve de boş öbürüne… Her iki -burada tav olduğum bir başka klişeyi kullanmazsam kurbağalar kısır kalır- ‘maksadını aşan’ laf öbeği ben de hep; acemiliğini güya sahip olduğu yaratıcılıkla gizlemeye çalışan acar görünümlü, ambalajı janjanlı ve lakin içeriği kof ürünlerin esnafı olmaya adanmış ter ü taze heveslilerin ayaklara yere sağlam basmayan iddialarının bileşimi olduğu izlenimini uyandırmıştır. Ancak, ‘Küçük İbo’ dizisinin senaryosunu yazıp da “Stanley Kubrick’le dayı yeğen gibi olduk, takıldığı yerleri bana soruyor zaten” diyerek ortamlara akan yavru sinema duayeninin ya da hafta sonu arkadaşlarıyla belediye parkında çekip Youtube’a yüklediği klibi yüzden fazla tıklanınca “Asla şımarmayacağım, piyasa olmayıp kendi ezgilerimle siz hayranlarıma seslenmeye devam edeceğim” diye olmayan şöhretine atıfta bulunan atanamamış ‘Erken Dönem Tarkan’larının masumane bir yönleri var: Sonuçta, hukukta ‘mağdursuz suç’ denilen türden, başkalarına pek de zarar vermeyen ve hatta güvenli takip mesafesi korunarak izlendiğinde insanda keyif uyandıran sevimli bir şapşallıkları var. Dikkat edilmesi gereken, bütün toplumu ilgilendiren kararlara imza atılan makamları işgal edenlerin benzeri bir desteksiz iddialı tavır ile yapıp ettikleri ve bunların hepimizi derinden etkileyen yansımaları ve etkileri. İşte o noktada ne klişe geyiği çevirmenin tadı kalıyor, ne de bunu yapanların hallerini makaraya sarmanın.

Senaryoyu albümü bir tarafa bırakıp ekonomiye baktığımızda, dünya genelinde yukarıda değinilen türden bir sonradan görmelikle, bir sabah uyandığında cebinde kendisine ait kocaman bir devlet bütçesi bulan kifayetsiz muhterislerin bunu nasıl da hesapsızca harcayıp bir değil birkaç neslin geleceğine ipotek koyduklarını görüyoruz. Nesil demişken, genelde nesil/kuşak ifadeleri kullanıldığında hayatı şafaklandıran çağdaki geleceğimizin teminatı gençler akla gelir. Oysa ‘kıdemli vatandaş’ olmaya hak kazanmış emekliler de, dünya sürgünü orta yaşın ötesine uzanan herkesin mensubu olacağı ciddi bir nüfus grubu. Bu gruba katılımı belirleyen emeklilik sistemlerinin, başka kalemlerde çılgınca harcama yapan (birisi ‘çılgın proje’ mi dedi?) bahsi geçen türden siyaset cambazlarınca nasıl da bünyesindeki herkesi mağdur eden bir cendereye dönüştürüldüklerini, iş bu yapılara dair genel bilgimizi şöyle bir tazeleyerek görelim isterseniz. Sonrasında artık dertli başımızı iki elimizin arasına alarak beraber düşünürüz; emekliler için ek ödenek gündeme geldiğinde neden her bir şeye para bulunan bütçeyi harcayanlar ölü taklidi yapıyorlar diye…

Meseleyi ele almaya, eskilerin eskimeyen deyimiyle ‘künhüne vakıf olmak’ adına, dünyadaki emeklilik sistemlerine şöyle bir karşılaştırmalı olarak bakarak başlamakta yarar var. Bu bağlamda, OECD ülkelerindeki uygulanagelen başlıca emeklilik sistemlerini örnekleriyle beraber gözden geçirelim isterseniz:

OECD bünyesindeki ülkelerde uygulanan emeklilik sistemleri üzerinde uzun yıllardır yapılan çalışmalar, çalışma hayatını geride bırakıp prim gününü tamamlamış bireylerin emeklilik dönemlerinde rahat etmelerini sağlayacak nicelik ve nitelikte yeterli emeklilik gelirini elde edebilmesi için çok basamaklı emeklilik sistemlerinin oluşturulmasının lüzumunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda geliştirilen ortak çözüm olarak öne çıkan işbu çok basamaklı emeklilik sistemleriyse başlıca şu türlere sahiptir:

– Basamak dağıtım esasına dayalı olan; prim ödeyen çalışanlardan alınan katkı paylarıyla mevcut emeklilerin maaşlarının ödendiği kamu kaynaklı sosyal güvenlik sistemi,

– Basamakların işveren ve bazen de çalışan tarafından yapılan katkılarla oluşturulduğu ve özel sektörce yönetilen fonlu işveren emeklilik planları,

– Bireylerin gönüllü tasarruflarıyla oluşan ve özel sektörce yönetilen gönüllü bireysel emeklilik sistemi.

Bir başka ifadeyle ise; yarar esaslı emeklilik planlarında çalışanın emekli maaşı genel olarak son alınan maaş ya da çalışma dönemi maaşlarının ortalamasını temel alan bir formüle göre hesaplanmaktayken, katkı esaslı emeklilik planlarındaysa emekli maaşı çalışma hayatının sonunda oluşan toplam emeklilik birikimine bağlı olmaktadır. Hemen hemen bütün OECD ülkelerinde burada değinilen farklı emeklilik sistemlerinin bileşimleri bir arada görülebilmekte, doğal olarak tüm bu sistemlerin başat uygulama içerisindeki payı ve etkisiyse ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmektedir.

Bütün OECD ülkelerinde, farklı isimler altında ve değişik kamu birimleri tarafından yönetilip dağıtılsa da, toplumun en düşük gelirli ve yardıma muhtaç kesimine yönelik katkı payı ödenmeden alınabilen sosyal yardım programları ve kamu emeklilik teminatları da bulunmaktadır. Bazı hallerde kamu emeklilik sistemine ödenen katkı payları sosyal yardım statüsündeki bu teminatları finanse etmek için de kullanılabilmektedir.

Genel uygulamalara karşılaştırmalı olarak bakıldığında, pek çok ülkede dağıtım esaslı bir kamu emeklilik sistemi yürürlükte olup mevcut emeklilerin emekli maaşları mevcut çalışanlardan alınan katkı payları ile ödendiği görülmektedir. Mevcut çalışanlar bu katkılarının karşılığında gelecekte emeklilik haklarına sahip olmaktadır. Fransa, İspanya ya da ABD gibi bazı ülkelerdeyse ödenen katkı paylarından geriye kalan bir bakiye, daha net bir ifadeyle bizdekinin tam tersi biçimde sosyal güvenlik primi fazlası varsa, daha ileride ödenecek katkı paylarının maaşları karşılayamama olasılığına karşılık bu tutar tedbir olarak belirlenmiş bir fona aktarılmaktadır.

Bir başka hususta şudur ki istisnasız bütün OECD ülkelerinde; fonlu/fonlanmış emeklilik sistemleri, çalışanların emeklilik güvencelerini beslemekte, fonlu emeklilik sistemleriyse katılıma dayalı işveren tabanlı veya bireysel hesaplı olabilmektedir. Bu ayrımı ülke bazında örneklerle açıklamak daha net bir tablo sunmamızı kolaylaştıracaktır:

  • İşveren bazlı fayda esaslı zorunlu emeklilik planları: Kore (kuzey değil, normal olanı), Hollanda (bildiğiniz yel değirmeni ve peynir ülkesi; hani dünya ülkelerinin Erol Evgin’i ki yemeyip içmeyip Hollanda ile papaz olan bir yönetim biliniz ki yanından dinlenmeden kaçılacak çirkeflikte kimselerden oluşmaktadır),
  • İşveren bazlı fayda esaslı gönüllü emeklilik planları: Kanada, Almanya, Japonya, İngiltere ve ABD (bu sisteme ‘Anglosakson’ denilse sezadır çünkü küme başkanının ya da sınıf mümessilinin kim olduğu iki yüz elli metreden belli oluyor),
  • İşveren bazlı katkı esaslı zorunlu emeklilik planları: Avustralya, Hong Kong, Çin, Singapur,
  • İşveren bazlı katkı esaslı gönüllü emeklilik planları: Fransa, Polonya, Slovak Cumhuriyeti
  • Otomatik katılımlı zorunlu emeklilik planları: İtalya, Yeni Zelanda, Türkiye (telaşa lüzum yok, bakın buradan sökün ettik çok şükür!)
  • Zorunlu bireysel emeklilik planları: Şili, Meksika
  • Gönüllü bireysel emeklilik planları: Çek Cumhuriyeti.

Evet, emeklilik sistemlerine böylelikle kısaca değindikten sonra “gelelim bamyanın faziletlerine!” Günün sonunda kıdemli vatandaşlarımızın ellerine geçen para ne kadar ve bunun dünyada cari uygulamalarla kıyaslanması sonucunda nasıl bir manzara ortaya çıkmakta?

Boğaziçi’ndeki istatistik kitabımızın ilk bölümünün başında yazan özlü bir söz vardı: “Yalanlar üçe ayrılır; küçük yalanlar, orta büyüklükte yalanlar ve istatistik.” Dolayısıyla, sazı eline aldığında “Canım o kadar da abartmayın; sonuçta bizim emekli maaşlarımız OECD ortalamasının üzerinde” diye yayvan yayvan konuşan bazı ahlak fukarası zevatın Allah’tan korkup kuldan utanmayarak küçük aklı sıra çarpıttığı bir büyük yalan… pardon, istatistiğe yer vermenin tam sırası.

Efendim; çalışılan dönemde alınan maaşa göre emekli maaşının oranı bakımından Hollanda, Türkiye ve Hırvatistan; %101, % 102 ve %129 ile dünya lideri konumunda. Bu oranın OECD ortalaması %63, AB ortalaması %71, İngiltere için güncel oranıysa sadece %29. Nasıl, ipi göğüsleyip şampiyon olmuşuz, değil mi?

Malum arabesk parçada denildiği gibi “Ah keşkem keşkem keşkem, olabilseydi keşkem!” Ama maalesef kazın ayağı hiç de öyle değil. Zira Türk emeklisi Türkiye’de çalıştığı dönemde aldığı maaşın %101’i kadar emekli maaşı alıyor; yani römöyözcü Hasan Amcamız çalışırken asgari ücret olan 1.603 TL alıyorsa emekli olunca -sıkı durun!- 1.619 TL emekli maaşı alıyor. Öte yandan Aşağı Birmingham’ın Yukarı Coventree kasabasından overlokçu Kara Nigel Usta’yı ele alalım bir de, bu orana göre ‘sürünen’ konumunda görünen diğer uçtan bir örnek olarak. Çalışırken ayda ülkesinin asgari ücreti olan 1.568 Sterlin ’in emekli olunca en kötü halde bile %29’unu emekli maaşı olarak alıyor. Elma ile elmayı kıyaslarsak İngiliz emeklisinin eline -çoğu İngiliz emeklinin sahibi olduğunu yakinen bildiğim kira, fon yatırımı, yarı zamanlı basit işlerden elde edilen gelirler hariç- en az 3.183 TL geçmekte. Bir başka ifadeyle bizim emeklimizin neredeyse elifi elifine iki katı! Sözün özü; üzülerek ifade ediyorum ki uçan da belli, emekleyen de. En hazini bunları bilmesine rağmen atıp tutan da…

Hayatımızın unumuzu eleyip eleğimizi duvara astığımız çağında bizleri bekleyen olası, olasıdan ziyade mukadder senaryonun ‘sinopsisini’ okuyunca, şahsen ben çok heyecanlanamadım ve hatayı kimler nerede yapıyor ve kimin kastı kime düşünmeye başladım.

Ya siz?

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler efendim.