Sınırları çizen kadın-İngiliz casus Gertrude Bell

Bu yazımızda değerlendirmesini yapacağımız kitap; son zamanlarda yayımlamış olduğu kitaplardan adını çokça duymaya başladığımız ve yayın hayatına 2016’nın sonbaharında başlayan Kronik Kitap yayınlarından 2018 yılının son ayında Taha Niyazi Karaca tarafından kaleme alınarak raflarda kendine yer bulan ‘Sınırları çizen kadın-İngiliz casus Gertrude Bell’ isimli kitaptır.

Batı toplumu Sykes-Picot Antlaşması’nın 100. yıldönümünde, Lawrence’in yanına unutulmaya yüz tutmuş isimlerden biri olan Gertrude Bell’i de ekledi. Bell’in kadın olması kurgulanan casusluk ve idealizm hikâyesini daha anlamlı hale getirdi. Werner Herzog’un yönettiği ve Amerikan sinemasının önemli aktrislerinden Nicole Kidman’ın başrolde oynadığı ‘Çöl Kraliçesi’ filmi 2015 yılında çekildi. Anlaşmanın 100. yıldönümünü anlamlandırmak için birçok ülkede ve Türkiye’de 2016 yılında gösterime girdi. Film beklenen etkiyi yaptı ve Gertrude Bell ismi dünya kamuoyunun ortak hafızasına bir daha silinmeyecek şekilde kazındı.

Gertrude Bell, birçok açıdan kayda değerdir. Her şeyden önce 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların sınırlandırılmış yaşam alanlarının dışına çıkmayı başaran sayılı kadınlardandır. Aslında bu haliyle gittikçe kendi etrafına yabancılaşmış ve ne kadınların ne de erkeklerin dünyasında tam anlamıyla yer bulamayan garip bir varlık durumuna dönüşmüştür. Bu yabancılaşma o noktaya ulaşmıştır ki Gertrude Bell hem Hristiyanlığı reddeden bir dinsiz hem de kendi toplumu içinde yaşamaktan rahatsızlık duyan bir kişilik haline gelmiştir. Buna rağmen; idealleri, kararlı kişiliği ve kendisini geliştirme hevesiyle ‘dünyaya medeniyet yaydığına inandığı’ ülkesine layık olmak için var gücüyle çalışmıştır. Onun bu çabası, ilk olarak farklı kültürlere ilgi duymasına yol açmış, içlerinde Türkçe de olmak üzere birçok farklı dili öğrenmiştir. Farsçadan çeviriler yapmış, arkeoloji ile ilgili kitaplar yazmıştır. Günümüz imkânlarında dahi genç bir kızın cesaret edemeyeceği şekilde iki kez dünya turuna çıkmış, kendisini hazır hissettiğinde de yalnız başına Arap çöllerine girmiştir. İtalya, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde de dağcılık yapmıştır.

Birçok özelliğinin ötesinde onu günümüze taşıyan ve Gertrude Bell adına kişilik kazandıran ise, Birinci Dünya Savaşı’nda kurulan Arap Büro’da çalışmış olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının zorunluluk olduğuna inanmış, bunu gerçekleştirmek için de çaba sarf etmiştir. Bu açıdan onu tanımlayacak değerlendirmelerin ilk sırasında; kendi ülkesinin çıkarlarına hizmet amacıyla her türlü sıkıntıya katlanabilen idealist ve yurtsever olması yer alacaktır.

Büyük devletler, yetiştirdikleri insanların idealleri ve bu idealist insanların ülkelerine yaptıkları katkılarla büyüklük vasfını kazanmaktadırlar. Toplumlar, sadece erkekleri değil kadınlarının da büyük idealler taşımalarıyla ve bu idealler uğruna top yekûn hareket etmeleriyle sağlıklı şekilde var olabilmektedirler. Gertrude Bell, ortaya koyduğu kimlikle batı toplumunda yetişen genç kızların hayallerini ve ideallerini süsleyen bir idol olmuş, Freya Stark örneğinde olduğu gibi idealist batılı gençlerin hayatlarını gölge gibi takip etmiştir. Bu açıdan bakıldığında Gertrude Bell, Türk gençleri ve özellikle genç kızları için de çok iyi incelenmesi gereken bir örnek olmalıdır. Türkiye onlarca, yüzlerce Gertrude Bell yetiştirebilecek bir toplumsal yapıya kavuştuğu zaman gerçek bir dünya gücü haline gelmesi mümkün olacaktır.

Yukarıdaki ifadelerin de ortaya koyduğu gibi, Gertrude Bell ile ilgili olarak elinizdeki eserde yer alan bilgiler herhangi bir önyargının eseri olmayacaktır. Amaç, dönemin tarihsel bağlamında Gertrude Bell’i okuyucuya tanıtabilmektir. Elbette ki Gertrude Bell, yaşamını kendisinin de sürekli altını çizdiği gibi bir ‘birey’ olarak devam ettirdi. Ama birey olarak Gertrude Bell’in ortaya çıkması ve ideallerinin şekillenmesi dönemin tarihsel bağlamının sonucu olarak belirlendi. Bu nedenle Gertrude Bell’i 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başında dünyayı şekillendiren diğer bütün olaylar ve etkilerle değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır.

Eserde sadece Gertrude Bell’in biyografisi anlatılmamıştır. Gertrude, kimlik olarak Orta Doğu’nun şekillenmesinde rol oynamış kişilerden biridir. Bir taraftan onun öğrenciliği, tarihçiliği, arkeoloji çalışmaları ve gezilerinden bahsederken diğer taraftan da yeniden şekillenen Orta Doğu’daki gelişmelerin seyrini, nüfuz mücadelelerini anlatmak gerekti. Bu açıdan kitapta Gertrude’un özel yaşamına paralel olarak 19. yüzyılı şekillendiren önemli olaylara yer verilmiştir.

Kitap toplamda 4 ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Bell’in içine doğduğu dönemde İngiltere’nin ekonomik ve siyasi durumuna, nasıl üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk haline geldiğine, sanayi devriminin batı merkezli olarak dünya üzerinde ne derecede etkili olduğuna ve Bell ailesi oluşturan fertlerin yaşamları ve demir-çelik alanında tanınmış fabrikatörler haline gelmeleri okuyucuya aktarılmıştır. İkinci bölümde; Bell’in doğumundan 1. Dünya Savaşı sırasında Arap Büro’da görevlendirilmesine kadar olan süre anlatılmaktadır. Bell bu süreç içerisinde eğitimini en iyi derecelerle tamamlamış, Latince, Almanca, Grekçe gibi birçok dili öğrenmiş, çeşitli kadın derneklerinde siyasal faaliyetlerde bulunmuş, diplomasiyi öğrenmiş, Sefername adında İran resimlerini ve Hafız Divanı’nı konu alan bir kitap çıkarmış, yapmış olduğu dünya gezisiyle arkeoloji ile tanışmış, Arap dünyasına adım atarak Kudüs, Suriye, Ürdün, Lübnan gibi ülkeleri gezerek yerel halklarla iyi ilişkiler edinmiş, 2 kez yapmış olduğu Türkiye gezisinde yapmış olduğu gözlemler sonucunda imparatorluğun en kısa süre içinde yok olacağı fikrini benimsemiş ve Arap İsyanının önemli isimlerinden olan Lawrence ile tanışmıştır. Bell’in özellikle bu bölümdeki hayatından kesitler ve kurduğu ilişkiler 1. Dünya Savaşı sırasında kendisini Arap Büro’da görev almasını, İngiliz Hükümetine çeşitli gizli bilgileri ulaştırmasını ve Arap coğrafyasındaki aşiret reisleriyle iyi geçinmesini ve bunun sonucunda da çeşitli Arap aşiretlerinin İngiliz yanlısı olmasında kilit rol oynamaktadır. Üçüncü Bölümde; Bell’in 1. Dünya Savaşı yıllarındaki faaliyetleri, Arap Büro’da nasıl çalışmaya başladığını, İngilizlerin Kut-ül Amare yenilgisi, casusluk çalışmaları adı altında İngiliz hükümeti ve İngiliz ordusu adına çeşitli raporlar yayınladığı, Kahire ve Yeni Delhi’deki çeşitli faaliyetleri, Arap Büro’dan ayrılarak Basra merkezli çalışmalar içinde bulunduğu anlatılmaktadır. Bell, Arap coğrafyasını ve aşiret reislerini yakinen çok iyi bildiği için İngiliz hükümeti adına gönderdiği raporlar oldukça faydalı olmuştur. İngiltere’nin bölge siyasetinde attığı adımlar kimi zaman Bell tarafından onaylanmasa da kendisinin vermiş olduğu raporlar İngilizlerin bölgeye hâkim olmasında önemli bir faktör haline gelmiştir. Dördüncü bölümde; Bell’in savaş sonrasında Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde katılmış olduğu çeşitli konferans ve barış antlaşmaları, Balfour Deklarasyonu, Fransa’nın Suriye’yi işgali, Filistin, Lübnan, Irak, Ürdün ve Suriye’deki çeşitli gelişmeler okuyucuya aktarılmıştır. Gertrude Bell Kronolojisi adında bir bölümde ise Bell’in doğumundan ölümüne kadar hayatının kilometre taşları denilebilecek olaylar tarihsel bir sıralamaya tabii tutularak sunulmaktadır.

Kitap, Bell’in içine doğduğu zamana ışık tutması, batılı devletler gözüyle Mezopotamya coğrafyasının nasıl göründüğü, İngilizler ‘in sözde özgürlük ve barış getirmek adına Arap milletleri Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtarak nasıl bölgeyi nüfuzu altına aldığını,  petrol yüzünden batılı devletlerin nasıl birbirleriyle çıkar çatışması yaşadıkları gibi başlıca konuları bizlerle buluşturmaktadır. Vermiş olduğu tarafsız ve faydalı bilgilerle özellikle imparatorluğun son zamanları üzerine okuma yapmak isteyen okuyucuların faydalanması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.