Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e Türk Milliyetçiliğine Genel Bakış-8

Tanzimat Döneminde Dilde Milliyetçilik

(Yazımızın 4. Bölümünde (Resmî Dilde Milliyetçilik), 5. Bölümünde (İlmî Dilde Milliyetçilik), konusu üzerinde durmuştuk.  6. Bölümünde (Edebî Dilde Milliyetçilik)  konusunda (Gazetecilik Dili) ve (Tercüme Dili), 7. Bölümünde (Sarf, Nahiv ve Lügat Dili) ile (Nesir Dili)  hakkında bilgi vermiştik. 8. Bölümde ise (Nazım Dili) hakkında bilgi vereceğiz.

Nazım Dili

Tanzimat’la birlikte, Batı nazmının etkisiyle, nazımda da dil, şekil ve muhteva yönlerinden yenilik yapma ihtiyacı doğmuştur. Bu dönemde nazımda, şekil ve dil yönünden bazı yenilikler yapılmış, fakat asıl yenilik muhtevada gerçekleştirilmiştir. Muhtevadaki yenilik “Tanzimat döneminde edebiyatta milliyetçilik” bölümünde geniş olarak ele alınacaktır.

Tanzimat’ın birinci nesli olan Şinasi-Namık Kemal-Ziya Paşa, nazım şekil ve dili konusunda, görüşleri ile eserleri arasında bir ikilik yaşamışlardır. Gerçek Türk nazmının, halk şairlerinin hece ölçüsü ile çeşitli adlarla ve dörtlüklerle söyledikleri nazım olduğunu söylemişler, Divan nazmını ise, Arap ve İran edebiyatlarından etkilendiği için tenkit etmişlerdir. Fakat uygulamada, Divan Edebiyatı’nın klâsik nazım şekillerinden ve kaidelerinden kurtulamamışlardır. Sadece, klâsik nazım şekillerindeki bazı bölümlere yer verilmemesi gibi, küçük şekil değişikleri yapmışlardır. Bu daha çok, Şinasi ve Namık Kemal’in kasidelerinde görülmektedir. Şekil yönünden daha köklü değişiklikler, Tanzimat’ın ikinci nesli olan Ekrem-Hâmid-Sezai tarafından yapılmıştır. Bu değişlikler, Batı tarzı Türk nazmının gerçek örneklerinin verildiği Servet-i Fünun edebiyatının doğmasına zemin hazırlamıştır.

Tanzimat nazmında asıl sıkıntı, dilde yaşanmıştır. Çünkü şekilden önce, muhtevada yer alan yeni mefhum, konu ve temaları ifade edebilecek bir dil lâzımdı. Osmanlıcadan sade Türkçeye geçişte, Batı’nın yepyeni havası, anlayışı ve edebî örnekleri güç ifade edilirdi. O devirde edebiyatçıları müşkül duruma sokan da bu olmuştur. Onlar, hem muhtevada, hem şekilde ve hem de dilde yenilik yapmak mecburiyetindeydiler. Klâsik edebiyatın bir tarafa bırakılması ile elde klâsik bir edebî dil de kalmamıştı. Edebiyatçılar, ister istemez, Divan edebiyatı yoluyla dilimize giren ve birçok mefhum ve fikirleri ifade bakımından Türkçeyle kaynaşan unsurlarla, halk Türkçesine ve Halk edebiyatı unsurlarına müracaat edeceklerdi. Bu unsurları birleştirmek için mümkün olduğu kadar sade dil kullanmak mecburiyetinde kaldılar. Batı’dan tercüme yaparken, dile mümkün olduğu kadar düzgün ve sade bir ifade vermek için çalıştılar. Bu, ilk yapılan tercümelerde ve Halk edebiyatını taklit ederek yazılan yazılarda açık olarak görülmektedir. Bizde ilk defa şiir yazan ve şiir tercüme edenler, şekilden çok muhtevaya önem vermişlerdir.(1)

Edebiyatımızda Batı’dan ilk şiir tercümeleri yapan, Ethem Pertev Paşa’dır. Pertev Paşa’nın biri J.J. Rousseau’dan, diğeri Victor Hugo’dan tercüme edilmiş iki şiiri vardır. Paşa’nın Rousseau’dan çevirdiği “Bekâ-yı Ruh” şiir şöyle başlamaktadır:

Hab-ı pür -ıstıraptır bu hayat

Doğmuşuz ölmek üzere vâhayfa

 

Var ise zerre zerre zevkiyat

Onu da kahr-ı dehr eder ifna

 

Görüldüğü gibi, şiirin dili, zamanına göre sadedir.  Hugo’dan tercüme edilen “Tıfl-ı Naim” isimli şiir de aynen yukarıda örneği verilen parçanın dili gibi sadedir.

Tanzimat devri dil hareketleri içinde önemli bir yeri olan Şinasi de, gerek Pertev Paşa’nın tercümelerindeki dili, gerekse bu tercümelerin diline çok benzeyen yerli şiirlerin dilini, kendi tercüme ettiği ve yazdığı şiirlerle çok sadeleştirmiştir.

Şinasi nesirlerinde, Halk edebiyatının örnekleri ile gazete dilinde birleştirdiği eski dilin işe yarıyan kısımlarını, aynen şiir dilinde de kullanarak, yeni bir şiir dili yaratmaya çalışmıştır. Darbımeselleri vezinli ve kafiyeli bir şekilde yazmış, halkın fikirleri söyleyiş tarzındaki sadeliği ve açıklığı yeni şiirin diline aktarmıştır. Onun bu çabasını yansıtan beyitlerinden bir kaçı aşağıya alınmıştır:

Göğe mi erdi başım yeryüzüne geldimse

Var mı bak bencileyin yıldızı düşkün kimse

 

Ümit ederim vaslını gurbette demadem.

Dağ dağa kavuşmaz kavuşur adama adam

 

Ne gam vatanımdan bâit düştümse

Yapar garip kuşun âşiyanını Allah

 

Şinasi sanatkârane şiir yazmaktan ziyade, sanatkârane dil örnekleri ortaya koymuştur. Meselâ: La Fontaine’den ilham alarak yazdığı “Eşek ile Tilki” hikâyesinin dili, devri için çok önemli sade dil örneklerinden biri olarak kabul edilmiştir:

Çıktı bir bağın içinden yola bir yaşlı himar

Nakl için beldeye yüklenmişti rû-yi nigâr

 

Derken aç karnına bir tilki görünce geldi

Böyle bir taze üzüm hasreti bağrın deldi

 

Öteki çifteyi attı bu yanaştıkça biraz

Sonra lâkin aradan kalktı bütün naz ü niyaz

 

Tilki

Gelsem olmaz mı huzura a benim aslanım

Ta yakından bakayım hüsnünüze hayranım

 

Namık Kemal, sade Türkçe ile yazma konusunda, Şinasi kadar başarılı değildir. Kemal’in bu konudaki çabalarına bir örnek alarak aşağıdaki gazeli gösterilebilir.

Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisabımız

Serlevhasında hamid ile başlar kitabımız

 

Bizden kelâmı tünt işitir tünt söyleyen

Düşmez sual-i hasma mugayir cevabımız

 

İcab-ı dile vâkıf olan ehl-i dikkatiz

Yok kimseden zamânede hiç içtinabımız

 

Ziya Paşa ise edebiyatımız hakkında genel düşüncelerini açıkladığı “Şiir ve İnşa”  makalesinde, şiirimiz ve şiir dilimiz hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemiştir:

Osmanlı şiiri nedir? Ne Necatî, ne Bakî ve ne de Nef’î divanlarında gördüğümüz, kaside ve gazellerden veya ne de Itrî gibi musikişinasların şarkılarından meydana gelmiş bir şey değildir. Zira Osmanlı şiiri, İran ve Arabî taklit ile yapılmaz bir şeydir. Bu edebiyatı yapanlar acaba bizim de bir şiirimiz olabilir mi diye, düşünmediler; fakat bizim tabiî şiirimiz ve inşamız taşra halkı ile İstanbul ahalisinin avamı beyninde halâ durmaktadır. Bizim şiirimiz hani şairlerin namevzun diye beğenmedikleri üçleme ve kayabaşı tabir olunan nazımlardır… Gerçi bu nazım ve kitabet,  matlup olan derecede beliğ ve tumturaklı görünmez ise de, ümmet-i Osmaniye ilerlediği sırada bunlara rağbet edilmediğinden, oldukları halde kalmışlardır. Hele bir kere rağbet o cihete dönsün, az vakit içinde ne şairler, ne kâtipler yetişir ki, akıllara hayret verir.”

Fakat Ziya Paşa, bu düşünceleri, maalesef eserlerinde tatbik edememiştir. Gerek dil, gerekse terkiplerin kullanışı bakımından eski kalmış, sadece tasannudan ve mazmunlardan uzak durarak eskilerden ayrılmıştır. Bir de, muhteva bakımından eski edebiyattan farklı bir yol takip ederek sosyal konuları şiirin içine sokmakta Namık Kemal’le birlik olmuştur.

Namık Kemal, edebiyatı, halkı doğrudan doğruya etkileyen bir vasıta gördüğü için, nazımda da duygu ve düşüncelerini halkla paylaşmayı amaçlamıştır. Bu yüzden, bazı şiirleri hariç, şiirlerinde genel olarak, o döneme göre oldukça sade bir dil kullanmıştır. Özellikle, vatan, millet ve hürriyet sevgisini konu alan şiirlerinde çoşkun duygularını sade bir dille ifade etmiştir. Şiirlerinin geniş halk kitleleri tarafından sevilmesinin, ezberlenmesinin ve uzun süre etkili olmasının da, sebebi budur.

(Devam edecek)

(1) Samim Kocagöz, a.g.e, s.38