Prof. Dr. Timuçin Kodaman: “Türk dili konuşan ülkeler arasında ortak tarih, ortak coğrafya, ortak dil ile ilgili çabalar çok önemlidir ve hızla arttırılması gerekir”

Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Timuçin Kodaman ile geçtiğimiz hafta yapılan 7. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği (Türk Keneşi) Zirvesi üzerine konuştuk.

Bildiğiniz üzere Türk Konseyi 10. yılını doldurdu ve 7. Liderler Zirvesi de dönem başkanlığını devralan Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleşti. Geçtiğimiz 10 yılda Türk Konseyi’nin çalışmalarını gözümüzün önüne getirdiğimizde Türk dünyasına sunduğu katkılar hakkında neler söylemek istersiniz?

Türk Konseyi, 1990’larda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile başlayan bağımsızlık hareketleri ile yani Türk devletlerinin bağımsızlığıyla beraber belirli seviyede ortaya çıktı. Hatta o dönemlerde Türkiye’de romantik bir hava vardı. Romantik bir hava derken yani diplomatik bir romantizmden bahsediyorum. Avrasya’dan Çin Seddi’ne Türk dünyasına abilik yapma pozisyonu Türkiye’de çok fazla söyleniyordu. Fakat bu durum ilk etapta yani 90’ların başında ilk 4-5 senede çok başarılı olmadı. Bir ihtiyaç hâsıl oldu. Özellikle Türk Konseyi babında konuşuyorum, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in girişimiyle başladı. 2009 yılında Nahçıvan Antlaşması’yla Türk Konseyi ortaya çıktı. 10 senede ne yaptı?

Şunu kabul etmemiz lazım; Türk Konseyi’ni oluşturan devletler yani Türk devletleri, ne bir süper güç ne de süper güce yakın devletler. Bu devletler orta büyüklükte devletler. Bu devletler arasında en çok bağımsızlığını devam ettiren ve yahut da hiç esaret altına girmemiş olan devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Türkiye Cumhuriyeti sizin de bildiğiniz gibi gelişmekte olan orta düzeyde bir devlettir. 10 sene içinde en azından şunu başardık diyebiliriz; Bakü’deki zirvede de Nursultan Nazarbayev’in deyimi ile de Türk dili konuşan devletler yerine Türk devletleri ismini teklif etmesi bize şunu anlatmakta: Artık dünyada bir Türk devletleri topluluğu var. Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler birliğinin esaret altında tuttuğu Türk topluluklarına yapmış olduğu propagandayla “Siz Türk değilsiniz Kazak’sınız, Özbek’siniz Kırgız’sınız” gibi mikro tanımları aştığımızı gördük ve artık “Türk” lafını duymaya başladık. Burada en azından şu var artık, bu devletler biz bir Türk devletiyiz diyorlar. Mesela ben bir Türkmen’im ama Türk’üm. Bunu gerçekleştirdiğimizi düşünüyoruz. Lakin şunu da görüyoruz ki bu söylemler yönetim babında. Normal vatandaşa geldiğimiz zaman bunun farkında değiller. Türk Konseyi güçlenirse, Konseyi oluşturan devletler güçlenirse halka da bunu yayabilirler. Yani Türkiye’deki herhangi bir vatandaş Kazakistan’daki, Kırgızistan’daki, Azerbaycan’daki bir vatandaşın, farklı lehçede konuşsa da, Türk olduğunun farkına varmak zorundadır. 10 senede en basitinden bu konuda epey önemli bir mesafe kat edildi. Kazakistan’a gittiğinizde en azından Latin alfabesi sayesinde okuduğunuzu anlama şansınız var. Daha önce sizin de bildiğiniz üzere Kiril alfabesiydi. Azerbaycan’da okuduğunuzu anlayabiliyorsunuz, Özbekistan’da da hakeza. Bakü toplantısında Özbekistan da bu Konseye dâhil oldu. Artık bir araya geldiğimizi düşünüyoruz. Bu bir araya gelmemiz, bizi ileride ne yapar? Bu kısa vadede çok fazla bir şey yapacağını düşünmüyorum. Bu tip ilişkiler en azından akrabayız, beraberiz, aynı dili konuşuyoruz bilincini aşılıyor. Açıkçası önce bir mantalite oluşturmamız gerekiyor. Bu Türk mantalitesinin oluşması için Türk Konseyi 10 yıldır çaba gösteriyor. Nahçıvan Anlaşması’ndan bu tarafa, bu devletlerin kapasitesine baktığımız zaman bence kötü bir sonuç değil. Tabii ki gene romantik olarak düşünürsek yetmez. Mesela Turancılık babında düşünürseniz, bütün devletlerin bir bayrak altında toplanmasını düşünürseniz, bu çok kolay bir iş değildir. Bunları burada dillendirmenin fazla da bir âlemi yoktur. Devlet başkanlarının 10 senede yaptıkları iş -burada Nursultan Nazarbayev’i ayrı bir yere koymamız gerekiyor- bence hiç de fena değildir. Olumlu bir gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz.

Türk Konseyi’nin, üye ülkelerin eğitim öğretim müfredatı için başlatmış olduğu çalışmalar kapsamında ortak tarih kitaplarının belirlenmesi de dâhil olmak üzere yürütülen çalışmalar ne aşamadadır? Bu noktada sizin tavsiyeleriniz neler olur?

Askeri alan hariç hemen hemen her alanda Türk Konseyi işbirliğinin bir parçası. Eğitim alanında ortak tarih. Evet, ortak bir Türk tarihi vardır ve bu tarih öğretilmelidir. Çünkü 1990’a kadar hatta daha sonrasında da bağımsızlığını kazanan bu devletlerin kendilerine gelmesine kadar, Sovyetler Birliği’nin ve Çarlık Rusya’sının koymuş olduğu tarih müfredatları okutuldu. Tarih konusunda Azerbaycan seçmeli ders olarak koydu. Zannediyorum Türkiye de seçmeli ders olarak koyacak. Ortak coğrafya gibi ortak seçmeli derslerin ekleneceğini düşünüyorum. Bununla ilgili bazı haber ve duyumlar aldım. Bu önemlidir ama asıl önemli olan, unutulmaması gereken şey şudur ki; ortak alfabemizin olması gerekiyor. Belki biz de feragat edeceğiz, 29 harfli alfabeden 30-32 harfli alfabeye çıkacağız ama ortak alfabeye geçmemiz lazım. Mesela Kırgızistan hala geçmedi. Bazı harflerde farklılıklar mevcut. Mesela Özbekistan’ın kullanmış olduğu alfabede İngilizceye benzer bir durum var; “ş” harfi “sh” olarak yazılıyor. Kapasite üzerinden konuşuyorum, bizim ana derdimiz şu olmalı: Biz Özbek Türklerini anlayabilecek duruma gelmeliyiz. Şu an biraz zor ama 40 sene sonra bunu başarmış olmalıyız. Herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının Kırgız Türk’ü ile anlaşması zor.

İlk etapta yapılması gereken şey kültür birliğimizin  oluşturulmasıdır. Ortak tarih ve ortak coğrafya dersleri gibi girişimler çok uyumludur ve bunun yoğun bir şekilde desteklenerek devam etmesi gerekmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki yeni bağımsızlığını kazanan devletlerde sevelim-sevmeyelim, kabul edelim ya da etmeyelim Rus etkisi hala mevcuttur. Çünkü hala bu devletlerde Rus nüfusu mevcuttur. Hala ikinci dil Rusçadır. Her ne kadar kendi dillerini kullanıyor olsalar da. Bu anlamda ortak tarih, ortak coğrafya, ortak dil ile ilgili çabalar çok önemlidir ve hızla arttırılması gerekir.

Eğitimde ve ortak müfredat konusunda ne gibi bir proje uygulanabilir?

İlk önce alfabeyi birleştirmemiz gerekiyor. Türkiye’deki “ş” harfi başka türlü yazılmamalı. Mesela Azerbaycan’da ters e harfi var, bizde yok. Seslere göre farklı, belki 32-33 harf olmalı. Bir dilci değilim ama okuduğum makalelerden biliyorum. Bu önemli bir mesele. Alfabemiz aynı olursa en azından kelimeleri anlamaya başlayacağız. Ben Kırgızistan’da kaldığım dönemde Kiril alfabesini öğrendikten sonra levhaları okumaya başladım ve biraz biraz anlıyordum.

Bir akademisyen olarak Türk Konseyi’nin başlatmış olduğu ve üye ülkeler arasında öğrenci değişimini öngören Orhon Projesi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu da önemli bir proje. Ama gene 90’larda bağımsızlık sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir girişimi vardı. Biz Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Özbekistan’dan yaklaşık on bin tane öğrenciyi Türkiye’ye getirdik. Gelen öğrenciler daha çok üniversite öğrencisiydi ve YÖK üzerinden bir projeyle getirdik. Biz burada ne başarı elde ettik? Kimleri getirdik? Okumak isteyeni mi getirdik? Türkiye’ye gelip çalışıp para kazanmak isteyeni mi getirdik?

Bir işe başladığımız zaman bunu ciddi bir şekilde devam ettirmemiz lazım. Türk Dünyası’ndan gelen birçok öğrenci heba oldu. Okullarını bitiremediler. Buraya geldiler ve Rusça tercümanlık yaptılar. Burada önemli olan nitelikli çocuk getirdik mi getirmedik mi? 90’larda gelen çocuklar ciddi anlamda belirli bir disiplin içerisinde getirilmiş olsalardı, burada ciddi eğitime tabi tutulmuş olsalardı ve ülkelerine döndüklerinde ciddi bir şekilde çalışma hayatına geçmiş olsalardı bugün ciddi anlamda on bin öğrenci az bir rakam değildir. Belki de şimdi bürokrat olarak devlet yönetiminde yerlerini almış olacaklardı. Fakat ne yazık ki bu işlere girenler 2016 yılında darbe girişiminde bulunan terör örgütünün mensubuydu. Hükümetin desteği ile 90’lardan sonra beraberce bu işleri yaptılar. Amerikancı hatta Batıcı bir nesil yetiştirmeye gayret ettiler. Cumhurbaşkanımızın açıklamalarından da biliyoruz ki Kırgızistan’da söz konusu örgüt hala aktif bir şekilde çalışıyor. Bu Orhon Projesi’ni o yüzden önemsememiz gerekir. Öğrencileri ciddi bir şekilde seçip takibini yapmamız gerekiyor. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti öğrenci gönderecekse bunu ciddi şekilde takip etmesi gerekir. Milli Eğitim müsteşarları, Dışişleri Bakanlığı nezdinde büyükelçilikler ve müsteşarlarımız bu konuda verimli çalışıyorlar mı bu bende biraz şüphe uyandırıyor. Onun bu işi üniversiteler yapmalı. Mesela benim içinde bulunduğum Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Orhon Projesi gibi bir şey yok. Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nde böyle bir şey var ama sadece başlık altında var. Yani bir atılımı yok üniversitelerin. Ama Mevlana Programı ve diğer programlarla bazı öğrenci ve öğretim üyesi değişimleri zaten yapılmakta.

Türk Konseyi, üye ülkelerin askeri alan haricindeki bütün alanlarda işbirliği içinde olmasını esas alıyor. İlerleyen dönemlerde müşterek olarak yürütülen bu başlıklara askeri alanda bir birlikteliğin eklenmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Bu tabii ki askeri alanda da yapılabilir ama şu an itibarıyla mümkün değil. Geçtiğimiz dönemlerde Özbekistan ve Kazakistan asgari bir tatbikat yaptılar, işbirlikleri var. İkili anlaşmalar şu an için daha faydalıdır diye düşünüyorum. Dediğim gibi bir kere kapasitemize bakmamız lazım. Buradan şunu söylemiyorum; çok kötüyüz, biz berbatız, bundan bahsetmiyorum. Dünyada uluslararası hukuk denen bir şey var ve ABD başı çekmiş pozisyonda. Türk Konseyi’ni oluşturan devletlerden iki tanesi, en azından Kırgızistan ve Kazakistan, Çin’in komşusu ve diğer taraftan Rusya’nın komşuları. Bu anlamda bunların etkisi hala bitmedi çünkü 1990-2020 arası 30 yıldan bahsediyoruz. Bu kolay bir iş değildir. Tekrar bir devlet yapılanmasına gireceksiniz çünkü devleti kuramamışsınız, çarlık Rusya hâkimiyetinde, Sovyetler Birliği hâkimiyetindeydiniz. Kültürel ve ticari ilişkiler ile karşılaştığımız zaman “Bu kim ya acaba çekik gözlü Çinli mi?” sorusunu sormamayı öğrenmeliyiz ilk önce. Bizden değil dememeliyiz. Askeri ilişki önünde sonunda muhakkak kurulacaktır. İkili ilişkiler de zaten var. Mesela Türkiye Cumhuriyeti bu devletlerin birçoğunun öğrencilerini Harp Okulu’nda, Kuleli’de eğitmişti. Eğitiyor da belki şu an hala. Ben kısa vadede bunun Konsey’in içinde olacağını çok düşünmüyorum ama ikili ilişkilerde devam edecektir. Çünkü şu var ki Çin faktörünü asla göz ardı edemeyiz. Rusya faktörünü göz ardı edemeyiz. ABD faktörünü de göz ardı edemeyiz. Çünkü bunlar bize göre şu an iri yarı devletler. Sizin Konsey olarak bir avantajınız var mı, var tabii ki. İşte enerji konusunda bir avantaj var; Kazakistan’ın petrol konusunda, Türkmenistan’ın doğalgazı konusunda. Gerçi Türkmenistan üye değil Konsey’e, sürekli tarafsızlık düşüncesinden dolayı üye olmaya sıcak bakmadı bu dönemlerde ama olabilir. Bunu genişleterek kültür üzerinden gitmek şu an daha mantıklı. Mesela Macaristan var. Macaristan Avrupa Birliği üyesi. Burada askeri kısımdan çok Macaristan’ı aldık şimdi biz baktığımız zaman. Azerbaycan hariç -Azerbaycan’da bir mezhep farklılığı var- bunların dillendirilmesi lazım. Biz Türk Konseyi olarak, siyasi görüşü farklı olabilir, dinleri farklı olabilir, mezhepleri farklı olabilir bunlarla ilgilenmeden Türk dili üzerinden yürümeliyiz. Zaten biliyorsunuz başladı bu iş Türk dilli devletler diye. Bizim kültürel olarak yürümemizin daha faydalı olduğunu düşünüyorum. Askeri birliktelik ise tahmin ediyorum orta vadeden sonra bizim bu Türk devletlerinin göstereceği performansa bağlı.

Türkiye’nin sınır güvenliğini korumak üzere gerçekleştirdiği operasyonlardan birisi olan Barış Pınarı Harekâtı bütün dünyada yankı buldu. Bazı ülkelerin Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum içinde bulunduklarını da gördük. Bakü’deki Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde ise üye ve gözlemci statüsündeki bütün ülkelerin Türkiye’yi destekleyen kararı uluslararası arenada nasıl karşılandı? Gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Şimdi Türkiye’yi destekleyen Türk Konseyi’ndeki devletler var, Pakistan var, Katar var, Macaristan Avrupa Birliği’nin bizi kanamasını engelledi yani çok net. Dünyada, çok klasik bir laf olacak ama Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur meselesi gerçekten var. Şöyle düşünüyorum ben, hep bize karşılar ama kamuoyu nezdinde. Özellikle Avrupa’nın karşı olmaması diye bir şey olamaz. Avrupa’daki halkın kültürel mirasında Türklerle ilgili olumsuz algıları zaten var ve siyasiler ona göre oynuyorlar. Şunu da söyleyebiliriz; Birleşmiş Milletler’de Türkiye’nin kınanması, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın veto hakkını kullanmasından dolayı engellendi. Burada Türk Dünyası’nın, Türk Konseyi’nin Bakü’de Barış Pınarı Harekâtı’nda bizi desteklemesi çok olumludur. Bu, en azından bize şunu gösterir, din faktörünün çok önemli olmadığını. Türk Konseyi’nde kim var Macaristan var. Macaristan Avrupa Birliği’nde kınanmamızı engelledi. Ve Macaristan, ben Türk soyluyum diyerek oraya geldi. Müslüman kardeşimiz olan Arap Birliği ise bize ne yaptı? Kınadı bizi. Türk Konseyi’nin bu tutumu en azından Türk Keneşi için çok önemli. Hiçbir uluslararası yetkisi olmasa bile sadece içerdeki kamu için önemlidir. Görülüyor ki bir tek Türkler bizi destekliyor. Kamuoyu Türk olduğunu bilmediği kişilerin Türk olduğunu öğrenecektir. Yani ben bu Türk Konseyi’nin büyümesi için kültürel ilişkiler arttırılmalı diyorum ya bu en azından Türkiye içindeki bazı kişilerin Türk dünyası diye bir dünyanın varlığından haberdar olması için çok önemli. Bakın aradan 30 sene geçmiş olmasına rağmen yeni haberdar oluyorlar. Ben hiç unutmuyorum yüksek lisans tezimi yazarken Azerbaycan Türkleri lafını kullandım diye hocam, “Onlar Türk mü ya onlar Azerice konuşmuyorlar mı, Türkçe ile Azerice aynı şey mi?” sorusunu sormuştu bana. Bu etki vardır ama çok önemlidir. Türk Konseyi’nin Barış Pınar Harekâtı’nda bizi desteklemesi, mutlaka bu ciddiyeti aynen devam ettirmesi gereklidir. Ama şunu unutmayalım, Rusya’nın etkisi olmasına rağmen mi yapıldı bu iş, Rusya istememesine rağmen mi? Çünkü Rusya ile ilgili biraz patırtılı sesler duyuyoruz bu harekâtla ilgili. Demek ki bir karar alındı. Barış Pınarı Harekâtı ile ilgili dünya çapında söylenen sözler de, diplomatik olarak söylenen sözler de çok da önemli olmadı diye düşünüyorum. Çünkü diplomatik olarak satır aralarını okumak daha mantıklı.

Bu arada, bence Moldovya’daki Gagavuz Özerk Bölgesi’nin de bu Konsey’e üye olması için çalışmalıyız -özellikle Rusya’daki diğer özerk Türk devletleri için- buna çaba göstermeliyiz. Öncelikle kültür olarak çalışmalıyız çünkü sadece bağımsız devletler üzerinden kurulan bir şey bu. Bazı okuyucularımız şunu merak edebilir; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti niye yok? Bu başka bir siyasi mesele, onların orada olması başka bir yola gidebilir. Çünkü işgal altındaki Karabağ meselemiz var bizim, duygusal düşünüp karar vermemeliyiz, biraz realist olmalıyız, biraz değil cidden realist olmamız gerekir. Kendi aramızda evet duygusal olalım, kültürel olarak bir şeyler yapalım, diplomatik dilimizi daha dost canlısı, arkadaşçaya çevirelim ama uluslararası politika duygusallığı çok kaldırmaz.