Türk Dünyası Eğit-Politiği 2: Zamanı Dilimlemek

Bir önceki yazıda, Türk Dünyası bütünleşmesi yolunda atılması gereken adımların başında, ‘Türk Dünyası’ coğrafyasını zihinlerde ortak bir anlayış doğrultusunda inşa etmenin öneminden bahsedilmişti. Türk Dünyası’nın coğrafi açıdan doğru bir şekilde tanımlanması, onun içerisindeki müstakil kültür havzaları için geliştirilecek sıhhatli politikaların olmazsa olmazıdır. Bu konuya önceki yazıda değinildiği için burada tekrar ayrıntısına girilmemiştir. Ancak Türk Dünyası’nın coğrafi açıdan doğru bir şekilde tanımlanması ve Türk Dünyası’nın muhtelif yerlerindeki fertlerin dimağlarına aynı formlarda işlenmesi bir başka açıdan daha önem arz etmektedir: mikro milli kimliklerin ötesinde, genel (umumi) Türk kimliğinin inşası. Zira Türk Dünyası bütünleşmesi, büyük ölçüde bir ‘kimlik’ meselesidir. Kimlik ise, üzerinde yaşanan coğrafyaya ilişkin mekânsal algı formlarının üzerine inşa edilecek bir dizi unsurun bileşimi olarak nitelendirilebilir. Türk Dünyası üzerinde yaşayan her bir ferdin, Türk Dünyası’nın muhtelif coğrafyalarına ilişkin mekân algısı aynı olmadığı müddetçe, kimlik politikaları doğrultusunda atılan pek çok adımın içi boşalacaktır. Örneğin, ortak kimlik için ortak tarih anlayışını inşa etmek üzere kollar sıvandığında, ‘mekân’ üzerinde vuku bulan olay ve olgular silsilesi olan tarihe ilişkin bilinç yine coğrafi temel üzerine inşa edilecektir. Misal vermek gerekirse; Kerkük’ten bahsederken Türkmeneli mi diyeceğiz? Yoksa Doğu Türkmeneli mi? Seçenekler bunlarla sınırlı değil, zira Kerkük’ü Büyük Azerbaycan’ın güneybatı sektörü olarak tanımlayan jeopolitik anlayışlar da mevcuttur. Diğer yandan Anadolu Türklüğünün ekseriyeti için Kerkük ne yazık ki büyük ölçüde Kuzey Irak’taki bir şehir olarak nitelendirilebilir. Dikkatli okuyucu, ilk yazıda bu bölge için bizim de “Kuzey Irak” tabirini kullandığımızı fark etmiştir. Zira bu yazılar büyük ölçüde Anadolu Türklerine hitap etmekte ve anlaşılır olması için onların mevcut bilişsel şemalarına göre şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Anadolu Türklerine hitap ederken Tebriz ve çevresi için “Güney Azerbaycan” tabirini kullandığınızda şaşkın bakışlarla karşılaşabilirsiniz. Çünkü örgün eğitimimizin inşa ettiği mevcut mekân algımız bize o bölgenin Kuzeybatı İran olduğunu söylemektedir. Türkiye ve Azerbaycan’daki Türkçü kesim ise bu bölge için kullanılan “Güney Azerbaycan” tabirini benimsemekte ve hatta bu bölgeye ilişkin irredantist eğilimler taşımaktadır. Tebriz’e İran’ın kuzeybatısındaki bir şehir olarak bakılırsa bunun Tahran’dan bir farkı yoktur. Ancak Tebriz’e, tarihi referans noktalarının idrakindeki bir söylemle Güney Azerbaycan denilirse, o zaman bu coğrafya Türk’ün kayıp vatanlarından birisine dönüşmektedir. Kerkük, Batı Trakya vb. kayıp vatanlar için de aynı husus geçerlidir. İşte coğrafyanın doğru bir şekilde tanımlanması ve bu tanım çerçevesinde ortak bir algının inşa edilmesi bu açıdan büyük öneme sahiptir.

Türk Dünyası eğit-politiği çerçevesinde tarih disiplininin yeri coğrafya ile olan irtibatıyla sınırlı değildir. Geçmiş zaman algısının, kimlik inşası konusunda üstlenmiş olduğu rol, tarih disiplinini yaklaşık 200 yıldır devletlerin ilgi alanına sokmuştur. Milli kimliklerin inşasında tarih disiplinine ve özellikle tarih eğitimine biçilen başat rol, pek az disipline nasip olmuştur. Milliyetçiliğin tüm dünya genelinde gelişmesi ve yayılması, tarih eğitimi ve geçmiş zaman algısının manipülasyonu ile yakından ilişkilidir. Ulus devletler çağının yaşanmasında büyük rolü olan bu gelişmelerin ardından, ulus üstü birlik girişimleri gündeme geldiğinde ve ulus üstü kimliklere ihtiyaç duyulduğunda tarih eğitimine yine benzer bir rol biçilmiştir. Bu konudaki en bilindik örnek Avrupa Birliği örneğidir. Yüzlerce yıl boyunca birbirleriyle savaşmış ve milli kimliklerini birbirlerini ‘öteki’ olarak nitelendirdikleri tarih anlatıları ile inşa etmiş olan Avrupa milletleri, Avrupa Birliği çatısı altında ‘Avrupalılık’ bilincini geliştirmek için yine tarih ve sosyal bilimler eğitiminden medet ummuşlar ve eğitim politikalarını bu doğrultuda düzenlemişlerdir.

Türk Dünyası’ndaki mikro milli kimlikleri göz önünde bulundurduğumuzda, Türk Dünyası bütünleşmesini de ulus üstü bir birlik girişimi olarak düşünmek ve bu doğrultuda alınan tedbirleri işe koşmak gerektiğini söyleyebiliriz. Hamasi söylemler ve demagojinin yarattığı manipülasyon, her ne kadar bu söyleme taraftar bulma işini zorlaştırsa da; hakikati zikretmeden, o hakikatin sorunlarına çözüm bulunması imkânsızdır. Yüzlerce, binlerce yıllık ayrılıklar ve farklı kültür havzalarında gerçekleşen müstakil kültürel evrimler pek çok Türk topluluğunu birbirinden hem coğrafi hem de kültürel olarak koparmıştır. Ancak yine hakikatin bir unsuru olarak şunu zikredebiliriz; Türk Dünyası bütünleşmesi, kendi iç dinamikleri bakımından Avrupa bütünleşmesine göre daha kolay gerçekleşecek niteliklere haizdir. Yine hakikatin bir unsuru olarak zikretmek gerekir ki; Türk Dünyası bütünleşmesi, dış etkenler bakımından Avrupa bütünleşmesi ve diğer örneklere göre gerçekleşmesi daha zor ülkülere sahiptir. Zira böyle bir bütünleşmenin rahatsız edeceği ve hatta hedef alacağı büyük güçlerle (Rusya, Çin, İran vd.) aynı coğrafyayı paylaşmaktadır.

Tarih eğitiminin, Türk Dünyası eğit-politiğindeki yeri çok sayıda alt başlığı barındırmaktadır. Buna ilerleyen yazılarda değineceğiz. Ancak bu konudaki en önemli hususlardan birisi, tarih ve geçmiş zaman algısının üzerine inşa edileceği iskelet sistemidir. Geçmiş zamanı konu edinen bir disiplin olarak tarih, zaman mefhumu ile yakından ilişkilidir. Tarihin konu edindiği olay ve olgular, belirli bir zamansal yapı içerisinde inşa edilir ve edindiği bağlamlar bu şekilde zihinde yapılandırılır. Zamansal yapının sunmuş olduğu referans sistemini ortadan kaldırdığımızda; geçmiş, dibi görünmeyen ve karmakarışık olaylarla dolu bir hal almaktadır. Oysa zamanı, geçmiş uygarlıkların ve kültürlerin ortaya koyduğu eserlere ve fikirlere göre kategorize edip dilimlere böldüğümüzde, geçmiş zamana ilişkin algımız biraz daha duru bir görünüm sergilemektedir. Periyodizasyon/dönemleştirme adı verilen bu uygulamanın en bilineni çağ tasnifidir; İlk, Orta, Yeni ve Yakın çağlar gibi. Bunun yanında tarih öncesi devirleri, Arkaik, Helenistik, Rönesans, Reform, Aydınlanma dönemlerini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Yüzlerce ve binlerce yılı, çeşitli bağlamları göz önünde bulundurarak kategorize ettiğimizde ve bu dönemlerin içerisinde gerçekleşen tarihi olay ve olguları bu bağlamlara göre değerlendirdiğimizde geçmiş zamanın muğlaklığı ve karmaşıklığı kısmen azalmaktadır. İşte, kimlikleri yaratan tarih eğitimi, hitap ettiği dimağlarda önce zaman birimleri referans sistemini (yıl, ay, gün, takvim, milat vb.) ardından da periyodizasyona dayalı referans sistemini kurarak; milli tarihi meydana getiren olay ve olguları bu temel yapı üzerine inşa eder. Yukarıda saydığımız çağ ve dönem isimlerinin tamamı Avrosentrik bir anlayışın ürünüdür. Avrupa milletlerinin, geçmişinde yer alan olay ve olgulardan doğan bağlamlara göre inşa edilmiş bir sistemin ürünüdürler. Buna rağmen Türkiye’deki örgün eğitim içerisinde, tarih eğitimi Avrosentrik nitelikler taşıyan bu iskelet üzerine inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu sebeple de dikiş tutturulduğu söylenemez. Zira Avrupa tarihini referans alan bu sistem, Türk tarihini meydana getiren özgün içerikten bağımsız bir yapıya sahiptir. Türk tarihi dediğimizde tüm Türk Dünyası’nın tarihini kastettiğimizi, ilk yazıda tanımladığımız Türk Dünyası coğrafyasının söylediğimiz her şeyin merkezinde yer aldığını hatırlamakta fayda var. Avrupa’da Rönesans gerçekleşirken, Türk tarihi hangi olaylar ile örülmekteydi? Avrupa’da Reform gerçekleşirken Türk tarihi ne gibi bir içeriği dokumaktaydı? Neredeyse tamamen alakasız ve hatta bazen Avrupa’daki gelişmelere zıt yönde hareketler izlendiğini söyleyebiliriz. Avrosentrik ‘dönemleştirme’ yapısını kullanmak, Türk tarihini layıkıyla yazmayı ve öğretmeyi imkânsız hale getirmektedir. Avrosentrik dönemlerin iskelet yapı olarak kullanıldığı Türk tarih anlatısı, Türk tarihindeki olayları Avrupalıların icat ettiği dönemlerle senkronize ederek zihinde yapılandırmaya çalışmaktadır. Neden?

Türk tarihi, diğer tüm uygarlık havzalarının tarihi gibi kendisine özgüdür. Türk tarihinin cereyan ettiği zaman-mekânsal skalaya erişebilecek başka bir tarih anlatısı daha yoktur. Türk tarihinin içerisindeki dinamikleri doğru şekilde okuyarak kendi özgün ‘dönemleştirme’ çalışmalarımızı gerçekleştirip, bu zamansal/tarihi yapıyı Türk Dünyası’nın tüm kültür havzalarına, dimağlarına işleyemezsek ortak tarih bilincini hangi referans sistemi üzerine oturtacağız? Anadolu’da da, Batı Türkistan’da da, diğer tüm Türk kültür havzalarında da tarih eğitimi, Türk tarihine göre özgün bir şekilde inşa edilmiş zamansal ve dönemsel referans sistemi çerçevesinde gerçekleştirilmelidir. Tabii ki tarih yazımı da bu bağlam üzerine oturmalıdır. Zaman ve dönem algılarına ilişkin bu referans sistemi oluşturulduktan sonra, her Türk kültür havzasının kendi iç dinamiklerinin şekillendirdiği tarih içeriği, Türk Dünyası tarihi içerisindeki bağlamından koparılmadan ve ortak tarih bilincini inşa edecek nitelikte yapılandırılabilir. Bunun haricinde bir tarih yazımının ve eğitiminin ortak tarih bilincini geliştirmesi mümkün görünmemektedir.

Mekânı (coğrafyayı) ve zamanı bölmek, bunlar üzerinde sınır çizgileri çizmek, hakikat ile uyuşmayan ancak epistemolojik olarak hem mekânı hem de zamanı algılamayı ve anlamayı kolaylaştıran insana özgü işlemlerdir. Her ikisi de entelektüel uğraşların neticesinde doğmuşlardır. Bununla birlikte pek çok şeyin idrak edilmesini kolaylaştırsalar da, birçok şeyi manipüle ettiklerini de göz önünde bulundurmaktan geri durulmamalıdır. Bu yüzden bazı coğrafyacılar, sınırları çizen ‘bölge’ anlayışına, kimi tarihçiler de ‘dönemleştirme’ uygulamalarına karşı çıkmaktadırlar. Bunun için makul gerekçeleri vardır. Ancak dünya, hala coğrafyanın ve tarihin çizdiği bu sınır çizgileri ile dönmektedir. Bunları epistemolojik inşalar olarak ele alıp, Türk Dünyası eğit-politiği bağlamında işe vuruk bir şekilde kullanmaktan geri kalınmamalıdır. Zira biz insanlar icat etmiş olsak da, bu olgular artık algılayamadığımız hakikatin yerini almışlardır. Kendi icat ettiğimiz zaman birimleri, zaman mefhumunun yerini öyle bir almıştır ki, zamanın doğası hakkında düşünmeyiz bile. Kendi icat ettiğimiz devlet sınırları, bölge sınırları ve mekânsal temsiller, yeryüzünün yerini öyle bir almıştır ki; yeryüzünün birçok bölümünü onlar olmaksızın tanıyamayız. Algımızı ve idrakimizi bu kadar manipüle edebilen bu zaman-mekânsal araçlar, Türk Dünyası eğit-politiğinde doğru şekilde kullanılmadan ve yaygınlaştırılmadan Türk Dünyası bütünleşmesinden bahsetmek ütopik olacaktır. Ortak kimlik inşası, yukarıda sunulan zamansal ve mekânsal referans sistemleri üzerinde gerçekleştirildiği takdirde, gelecekte Türk Dünyası bütünleşmesi için bir şans doğacaktır.