Türk milliyetçiliği Tanzimat’la başlamaz (2)

İslâm’ın kabulüne kadar Türk milliyetçiliği

Türk milletçiliğinin, dil ve edebiyatta bilimsel ve sistematik olarak ortaya çıkışı, sistemli bir Tanzimat Dönemi’nde başlar. Fakat dil ve edebiyatta, milliyetçilik fikrinin kökleri, Türk tarihinin ilk çağlarına kadar uzanır. Bu yüzden, tarihimiz dilde ve edebiyatta milli duygu ve düşünceyi ortaya koyan birçok vesika ile doludur.

Bu sebeple, dil ve edebiyatta Türk milliyetçiliği sırasıyla şu altı dönemde ele alınabilir:

  • İslâm’ın Kabulünden Önceki Dönem ( Başlangıçtan 10. yüzyıla kadar)
  • İslâm’ın Kabulünden Osmanlı’ya Kadar Devam Eden Dönem ( 10. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar)
  • Osmanlı Devletinin Kuruluşundan Tanzimat’a Kadar Devam Eden Dönem ( 1299-1839)
  • Tanzimat Dönemi (1839-1908)
  • Meşrutiyet Dönemi ( 1908-1923)
  • Cumhuriyet Dönemi ( 1923’ten günümüze kadar)

Bu yazı dizisinde, ilk üç dönemde Türk dili ve edebiyatında milliyetçiliğin tezahürleri üzerinde özetle duracağız.

  • İslâm’ın Kabulünden Önceki Dönem

Türk milleti, beş bin yılı aşkın, şerefli ve şanlı bir tarihe sahiptir. Tarihi, başlangıcından günümüze kadar, millî şuur ve millî gurur tezahürleri ile doludur.

İslâm’ın kabulünden önceki dönem, başlangıçtan 10. yüzyıla kadar devam eder. Her milletin tarihinin ilk dönemi, ‘Destanî dönem’dir. Türk Destanî Dönemi, sözlü edebî ürünler yönünden oldukça zengin bir dönemdir. Bu dönemin edebî ürünleri, tamamen şifahi olup, daha sonraki dönemlerde yazılı hale getirilmiştir.

İlk Türk destanı ‘Yaratılış Destanı’dır. Türk düşüncesine göre kâinatın yaratılışının anlatıldığı bu destanda, insanların ayrı ayrı soylardan meydana geldiği, Tanrı Kara Han’ın dünyayı yarattıktan sonra yerden bir ağacın bittiği ve bu ağacın dokuz dalı altında da birer insanın yaratıldığı, insan soylarının bu dokuz kişiden ürediği belirtilmektedir.

Ergenekon, Bozkurt, Şu, Göç ve Oğuz Kağan destanlarında; Türklerin vatan ve toprak sevgisi kahramanlık duygusu, güçlükleri yenme azmi ve dünyaya hâkim olma duygusu ortaya konulmaktadır.(1)

Oğuz Kağan Destanı ile ilgili metinlerin esasını, İlhanlı veziri Reşidüddin’in Câmiü’t-tevârih isimli eserindeki Farsça Oğuzname teşkil etmektedir. Bu metin, bazı değişikliklerle 15. asırda Yazıcıoğlu tarafından Batı Türkçesine, 17. asırda Ebulgazi Bahadır Han tarafından Doğu Türkçesine aktarılmıştır.

Bu destanın on iki yerinde manzum parça vardır. On tanesi birer beyit, diğer ikisi daha uzun olan bu şiirler, Türk edebiyatının en eski şiirleridir. Bu uzun parçalardan birincisinin taşıdığı eda, Türk cihangirliğini, Türkün cihan hâkimiyeti ruhunu birkaç mısra içinde harikulâde bir şekilde ifade eder. Türklük için ‘gökyüzünün çadır, güneşin tuğ olduğunu’ belirten şu iki mısra bile yeterince fikir vermektedir:

Daha deniz, daha müren .. (nehir)

Güneş tuğ ol, gök kurıkan! (çadır)(2)

Türk destanları hakkında Prof. Dr. Muharrem Ergin şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Türk milletinin uzun ve harikulâde renkli ve hareketli hayatı, milli destanın bütün safhalarını rahat rahat dolduracak bir genişliğe sahiptir. Üstelik Türklerin birden fazla milli destanları olmuştur. Bunun sebebi, Türklerin mili hayatının ve tarihi maceralarının bir destana sığmamasıdır. Destan şartlarına sahip her milletin bir milli destanı varken, Türklerin hayatı birden fazla milli destan içinde dile getirilmiştir. Ergenekon destanından Manas destanına, Oğuz destanından Battalgazi destanına kadar birçok milli destan, tam ve büyük birer eser olarak, ayrı ayrı Türklük kollarının milli hayatı etrafında şekillenmiştir.”(3)

M.Ö. II. Yüzyılda yaşayan büyük Türk Hükümdarı Mete Han’ın, bir savaş vesilesi elde edebilmek için, kendisinden önce, Türklerce kutsal sayılan atını ve eşini istedikten sonra, çorak bir devlet parçası isteyen komşu Tung-Hu hükümdarına verdiği  Toprak, devletin temelidir! Onu kimse veremez!“ şeklindeki cevaptan sonra savaş meydanına yürümesi, Türklerde vatan fikrinin ilk veciz ifadesidir.

Ayrıca M.Ö. 119 yılında Çinlilerle yaptıkları bir savaşı kaybeden Hunların topraklarından göç ederken, gözyaşlarıyla vatan sevgisini ifade eden şöyle bir türkü söyledikleri Çin kaynaklarında belirtilmektedir:

Yençişan dağını kaybettik,

Kadınlarımızın güzelliğini ellerinden aldılar.

Silan-şan yaylağını kaybettik,

Hayvanlarımızı çoğaltacak vasıtaları elimizden aldılar.” (4)

Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış olan ve Çin kaynaklarında adı Holuku şeklinde geçen Hun hükümdarının yazdığı bir mektuba “Hun göğün mağrur oğludur ki” hitabıyla başlaması, milli gururun daha o dönemlerde çok yüksek düzeyde, var olduğunu gösteren önemli bir vesikadır. (5)

Osmanlı’dan önceki dönemin, Türk milliyetçiliği açısından en önemli vesikası, VII. Yüzyılın sonlarında ve VIII. Yüzyılın başlarında, Orta Asya’da, Göktürkler tarafından dikilen ‘Orhun Abideleri’dir. Bunlardan özellikle Kültiğin, Bilge kağan ve Vezir Tonyukuk adına dikilen üç tanesi, Türk’ün milli ruh vesikası olarak öne çıkmıştır.

Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, bu abideler hakkında “ tarih yazmayı ve devlet sırrını öz vatandaşına devretme geleneğini kuran abideler” ifadesini kullanmaktadır.(6) Bu abidelerin en önemli özelliği, ‘Türk’ adının ilk defa bunlarda geçmesidir. Bu abidelerde, Türk milleti, tanrısı toprağı ve insanları ile ayrı bir dünya olarak kabul edilmekte, Türk milletinin bilgiye, töreye (hukuka) ve sosyal adalete önem verdikleri belirtilmekte, yabancılaşmanın, Çinlilere benzemeye çalışmanın, ölüm, kan ve esaret getirdiği örneklerle anlatılmaktadır.

Orhun abideleriyle tarihte ilk defa olarak kendisini ‘Türk’ ismiyle yâd edenler, Göktürkler ve Çin kaynaklarına göre “’Tu-kiu’ Tukyulardır. Bütün Türk dünyası, adını onlardan almıştır.(7) Abidelerde, eski parlak devirlerini anarlarken kendilerine Kök Türkler derler.(8)

Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeşi ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini eden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk Beyler Türk adını bıraktı. Çinli Beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş.”

Bu abidelerde, Türk milletinin büyüklüğüne olan iman ve millî gurur çok veciz bir biçimde şöyle ifade edilmiştir:

Türk, Oğuz beyleri, milleti işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilir?”(9)

Türkler, X. yüzyılda Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han zamanında toplu olarak Müslümanlığı kabul ettiler. Araplar ve İranlılar, İslâm’ı kılıç zoruyla kabul ettikleri halde, Türkler kendi gönül rızalarıyla kabul etmişlerdir. Bu kabul edişleri birden bire olmamış, birkaç yüzyıllık bir inceleme sonucunda, akıl ve mantıklarıyla, şuurlu olarak bu seçimi yapmışlardır. Çünkü Türklerin, tek ve mücerret Tanrı fikrine sahip olmaları, ahlâka ve dürüstlüğe değer vermeleri, hak, adalet ve hukuku her şeyin üstünde tutmaları, vatan sevgisine değer vermeleri, haksızlıklara ve küfür içinde bulunanlarla mücadele etme duygusu, kutsal değerler için ölümü göze alabilmeleri, İslâm’ın ölçüleri ile tamamen örtüşüyordu.

(Devam edecek)

(1)Türk destanları hakkında geniş bilgi için Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Türk Destanları (Toker Yayınları, İstanbul 1970) isimli eserine bakınız.

(2)Muharrem Ergin, Oğuz Kağan Destanı, MEB Yayını, İstanbul 1970, s.III.

(3)Muharrem Ergin,a.g.e., s.I.

(4)Necdet Sançar, Türk Karakteri, Türk Yurdu, c.3, Aralık 1963, sy.7, s.1

(5)Necdet Sançar, Türk Milliyetçiliğinde Devreler, Türk Yurdu c.2, Nisan 1960, sy.1, s.19

(6)Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmut, MEB Yay., İstanbul 1970, s. II.

(7)V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1975, s. 5

(8)Laszlo Rasony, Tarihte Türklük,  İstanbul 1971, s. 96

(9)Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, Boğaziçi Yay., 10. bs, İstanbul 1984,  s.191