Ata Atun: “Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası Türkiye için 21. yüzyılın en önemli anlaşmalarından biridir.”

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı Ata Atun ile Libya ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz üzerine yapmış olduğu anlaşmayı ve İsrail, GKRY ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı Projesi’ni konuştuk

Libya ile yapılan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması ve bununla birlikte Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kazanımları hakkında neler söylemek istersiniz?

T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC üçüncü Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, BM Genel Kurulu çalışmaları vesilesiyle bulundukları New York’ta 21 Eylül 2011 t

arihinde, “Türkiye – KKTC Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması’nı imzalamışlardır. Bu anlaşmayla Türkiye ile KKTC’nin Akdeniz’deki kıta sahanlıklarının bir bölümü, uluslararası hukuka uygun olarak ve hakça ilkeler dikkate alınarak yirmi yedi coğrafi koordinatın birleştirilmesiyle elde edilen bir çizgi ile belirlenmiştir. Türkiye ve Libya arasındaki anlaşma kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeyi de kapsamaktadır. “Türkiye, mutabakata ve 1946 Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nden doğan hakkına dayanarak bölgede sondaja başlayabilir. BM’ye münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmasına gerek yoktur.” dedi.

27 Kasım’da Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası Türkiye için 21. yüzyılın en önemli anlaşmalarından biridir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) EastMed projesiyle Türkiye’yi “bypass” ederek Doğu Akdeniz’deki Afrodit ve Leviathan bölgesinden çıkan gazı Avrupa’ya gönderme planı, bu anlaşmayla suya düşmüştür. Anlaşma, bölgedeki diğer ülkeler için örnek teşkil ediyor. Benzer bir mutabakat beş yıl içinde Mısır ile de yapılabilir. GKRY ile Mısır arasındaki MEB anlaşmasına göre, Mısır’ın dörtte bir oranında kaybı var. Eminim Sisi gittiği gün, Mısır ile GKRY arasında sorun çıkacaktır. Akabinde, Mısır ile Türkiye arasında benzer bir anlaşmanın yapılması beklenebilir. Bölgede İsrail için Türkiye hayati öneme sahiptir. “İsrail, GKRY ile anlaşma yapmış olsa da hala gazını EastMed projesine kıyasla daha yapılabilir bir seçenek olan Türkiye üzerinden gönderme seçeneğini değerlendirmektedir. İsrail’in bu konuyu büyük bir Türk şirketiyle görüşmekte olduğu bilinmektedir. 2020 ABD seçimlerinden sonra İsrail de tavrını değiştirebilir. Suriye’de Esed rejimi ekonomik anlamda zor durumdadır ve Türkiye ile barışmak için bir kıvılcım aramaktadır. Suriye ile de gelecek yıllarda ülke istikrara kavuştuktan sonra benzer bir anlaşma yapılabilir. Lübnan ile GKRY arasında 2007 yılında yapılan deniz sınırı anlaşmasının Lübnan meclisinde reddedilmişti fakat Lübnan ile Türkiye arasında da gelecekte mutabakata varılabilecektir. Türkiye ve Libya arasındaki anlaşmanın kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeyi kapsamaktadır. Türkiye bu mutabakata ve 1946 Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nden doğan kıta sahanlığı hakkına da

yanarak, bölgede sondaja başlayabilir, BM’ye münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmasına gerek yoktur.

İsrail, GKRY ve Yunanistan arasından imzalanan Doğu Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı projesiyle ne amaçlanmaktadır?

Doğu Akdeniz Boru Hattı Anlaşması, coğrafi gerçeklere aykırı, ekonomik akla uygun olmayan ve tamamen politik kaygılarla karar verilmiş bir proje olup, uygulanması ekonomik ve fiziksel verilere göre neredeyse olanaksızdır. İsrail’den GKRY’e, oradan Girit’e ve Yunanistan’a, nihayetinde de İtalya’ya uzanması planlanan bin dokuz yüz km uzunluğundaki bu boru hattı başka alternatiflere göre çok daha uzun ve masraflıdır. İsrail’in doğalgaz çıkardığı Leviathan bölgesinin Mersin’e olan uzaklığı yüz elli km civarında iken, aynı yerden çıkarılacak doğalgazın bin dokuz yüz km boyunca borularla Avrupa’ya taşınması mali olarak çok pahalı, fiziksel olarak da çok zordur. GKRY tarafından tek taraflı ilan edilen MEB’inin içinde yer alan Afrodit bölgesinden çıkarılacak olan doğal gaz, kuru gaz sınıfındadır. Kuru gaz düşük enerjili olması nedeni ile tercih edilen bir gaz değildir. İmzalanan EastMed projesinin, bu nedenlerden dolayı, Türkiye ve KKTC’ye gözdağı vermek için ortaya atılmış politik bir karar olduğu çok aşikârdır.

KKTC’de kurulması düşünülen deniz üssü ile Türkiye’nin hedefledikleri nelerdir?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 1993 yılında Yunanistan ile Ortak Savunma Doktrini adı altında savunma ve askeri işbirliği anlaşması yapmıştır. Ortak Savunma Doktrini, iki ülke arasında ortak askeri strateji ve operasyonlar planlanmasını, ortak tatbikatlar yapılmasını, Girit, On iki Adalar ve Kıbrıs’ın savunma alt yapılarının yeniden düzenlenmesini, Yunanistan’ın Orta Akdeniz’de somut bir rol oynamasına imkân verecek şekilde Güney Kıbrıs’ta hava ve deniz üsleri kurmasını, güvenilir bir telekomünikasyon sistemi oluşturulmasını, Kıbrıslı Rumların eğitimlerinin iyileştirilmesini ve askeri harcamaların arttırılmasını öngörmektedir. Bu yeni stratejik kavram ile tanımlanan “tek savunma alanı” ile Yunanistan’dan Magosa’ya kadar uzanan bölge doğal savunma sahası olarak kabul edilmekte ve bu bölgenin her köşesinde etkinlik sağlanması amaçlanmaktadır. Anılan doktrin çerçevesinde Baf Askeri Havaalanı inşa edilmiş, Terazi deniz üssünün inşa edilmesine ve bunlara ek olarak, S-300 füzelerinin Rusya’dan alımına karar verilmiştir. Aynı içerikte Rusya Federasyonu da, 2015 Holodony ve 2017 yılında Tatlısu Korgeneral Evangelos Florakis deniz üssü ile Baf’taki Andreas Papandreu Havaalanı’nı kullanmak için Kıbrıs Rum Yönetimi ile özel bir anlaşma yapmış bulunmaktadır. Direkt olarak Fransa ve endirekt olarak Avrupa Birliği Mari’deki Tatlısu Korgeneral Evangelos Florakis deniz üssü ile Andreas Papandreu Havaalanı’nı kullanmak için Kıbrıs Rum Yönetimi ile 2006 yılında özel bir anlaşma yapmıştır. Fransız Donanmasının Mari’deki Korgeneral Evangelos Florakis deniz üssünü sadece 2016 yılında kırk kez kullanmıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ile de 1985 yılında Limasol – Hayfa Yolcu gemisi ve feribot seferlerini başlatmak için Limasol limanında belirli bir bölgesinin kontrolünü İsrail devletine verme anlaşması imzaladı. 2011 yılındaki Mavi Marmara olayı ile Türkiye’nin İsrail ile diplomatik ilişkilerinin seviyesini düşürmesini fırsat bilerek, “düşmanınım düşmanı benim dostumdur” ilkesini uygulayan Rum kesimi, İsrail ile askeri işbirliği, arama-kurtarma ve kara-deniz tatbikatları yapma anlaşmalarını imzalamıştır.

Doğu Akdeniz’de değişen dengeleri nasıl yorumluyorsunuz?

ABD, AB, Rusya, İran, İsrail ve Türkiye’nin Suriye’de 2011 yılından beridir süregelen iç çatışmadan çeşitli nedenlerle etkilenmesi, Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları üzerinde oynanan sahiplenme oyunları ve bu enerji yataklarının bir bölümünün Türkiye’nin 1958 ve 1960 I. ve II. Deniz Hukuku Konferansına göre ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alması, bölgedeki dengeleri iyice sarsmıştır. Bunun da bir sonucu olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tek taraflı olarak ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alan Akdeniz enerji yataklarını sahiplenmeye çalışırken, Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin haklarını da ortadan kaldıracak veya alternatif olarak da kısıtlayacak girişimlerde de bulunmaktadır. Bölgedeki değişmiş dengeler ve yeni oluşan siyasi ve askeri gelişmeler dikkate alındığı vakit Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’in en stratejik yerinde, Orta Doğu ana kıtasından sadece seksen km uzakta, Güney doğusunda İsrail’in, Kuzey doğusunda da Suriye’nin yer aldığı Kıbrıs adasında, Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları ve egemen oldukları topraklar üzerinde bir kara-deniz ve hava üssü kurması, kaçınılmaz bir askeri önlem ve tedbir haline gelmiştir. KKTC’nin ve Türkiye’nin, adanın kuzey bölgelerinde askeri bir üs kurmak kararını, Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında 1998 yılında imzalanan Ortak Savunma Doktrinine karşı, tedbir olarak alması gerekmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle Türkiye Cumhuriyeti arasında kara, deniz ve hava savunması konusunda ikili resmi bir anlaşma yapması ve bu anlaşmanın devamı olarak KKTC hükümetinin, TSK’ya bu anlaşmayı fiilen sıkıntısız bir şekilde yerine getirebileceği askeri bir üs yeri tahsis etmesi, günümüzde bölgedeki siyasi ve askeri dengelerin değişmiş olması nedeni ile zorunlu hale gelmiştir.