İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye nerede hata yapıyor?

Öncelikle üç basit örnek:

Alman kalem markası Faber-Castell’in kapısında şöyle yazar: “Bu fabrika 1761’de kurulmuştur.” Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi’nin temelleri ise 1595 yılında atılmış; bu şirkete devlet adına anlaşma imzalama, savaş ilanında bulunma ve fethedilen yerleri yönetme yetkisi verilmiştir. Londra Royal Exchange Borsası da 1571 yılında faaliyete başlamıştır.

Ve üç örnek daha:

2018’de Amazon’un gerçekleştirdiği 22,6 milyar dolar AR-GE harcamasına karşılık, Volkswagen 15,3 milyar dolar AR-GE harcaması gerçekleştirmiş. Ülkemizde ise kamu+özel sektör AR-GE harcamalarının toplamı aynı yıl 29,9 milyar lira.

Şüphesiz her ülke kendi özel şartları temelinde kalkınabilir. Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılabileceği üzere, Neoliberal reçeteler Atatürk’le beraber gerçekleştirdiğimiz iktisadi hamlelerden sonra yeni bir Türk kalkınması için uygun değildir.

Sonuç olarak (1923-1938) her türlü zorluğa rağmen 15 yılda 46 fabrika açabilen Türkiye Cumhuriyeti, dışarıdan dayatılan çözümleri uygulamaya kalktıktan sonra 15 günde 15 kanun çıkarmazsa, iflas edecek noktaya gelmiş, bu kanunların uygulanması için Türkiye’ye bir de Kemal Derviş isimli komiser ataması yapılmıştır.

Neoliberal iktisadın beşiği kabul edilen ülkelerde bile, devletin ekonomideki payı yüzde ellilerde seyrederken, Türkiye’de bu oran yüzde 25’e yakın seviyeye düşürülmüş ve halka bir başarı gibi sunulmuştur.

Türkiye gibi tasarruf oranlarının bu denli düşük olduğu ve özel sektörünün faiz-döviz kıskacına sıkıştığı bir ülkenin, devlet müdahalesi olmadan kalkınabilmesi mümkün değildir.

Dünyanın dev markalarının karşısına çıkarabilecek milli markalarımız yokken, işsizlik bu denli yüksek seviyelerdeyken, Milli Eğitim politikalarında hem millilik, hem eğitim kalmamışken, yüksek teknoloji üretiminde yerimizde sayarken, Türkiye’ye, dayatılan iktisadi modeli reddederek, kendi yolunu oluşturmaktan başka bir çare de kalmamıştır.

15 günde 15 kanun çıkarmazsak iflas edeceğimiz çizgiden, 15 yılda 46 fabrika inşa ettiğimiz noktaya, planlı ve programlı bir yürüyüş başlatmamız gerekmektedir.

Bugün dahi Türk tarımından devletin tamamen çekilip, çiftçinin ve tarım politikalarının bir kooperatif ve bir holdinge teslim edilmesinin konuşulabilmesi maalesef gelecekten endişe duymamıza sebep olmaktadır.

Türkiye; devlet-şirket savaşından, galip çıkanın devlet olduğunu görmeli ve buna göre politikalar oluşturmaya başlayabilmelidir.

Bu denli zor bir dünyada, şirketler hukukunda inat edip, devletler hukukunu rafa kaldıracak politikalar üretmek demek; nihayetinde aç ve açıkta kalmaktır.

Para kazanırken “Devlet piyasadan çekilmeli” diyen, işler kötüye gitmeye başladığında “Devlet bizi kurtarsın” demeye başlayan sermayenin elinde oyuncak olmuş ülkelerin, kalkınmalarına imkân yoktur.

Beton, para kazandırmaya başladığında, hep beraber inşaatçı olan Türk sermayesi, maalesef dünyadaki rakiplerimizle rekabet etmekten çok uzağa düşmüştür.

Sonuç olarak; devlet, Petrokimya Endüstrisi gibi stratejik alanlarda özel sektörün keyfini beklemeden, kendisi harekete geçmeli ve gereken adımları atmalıdır. Bunun yanı sıra, piyasa yeniden düzenlenmeli, Türk şirketleri dünya ile rekabet edecek seviyeye gelmeleri için desteklenmeli; ancak bunu başaramayan şirketlerin, devlet tarafından devir alınması gibi önlemler de masa da olmalıdır.