Prof. Dr. Mahir Nakip: “Türkiye’den beklenen sadece sosyal ve kültürel yönden Türkmenlere yardımcı olmak değil aynı zamanda siyasi olarak da Bağdat yönetimi üzerine baskı kurarak Türkmenlerin bürokraside olsun, ticarette olsun rollerini almada yardımcı olmasıdır”

Kerkük Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mahir Nakip ile 14 Temmuz 1959 Kerkük Türkmen Katliamı’nı ve Irak Türklerinin mevcut durumunu konuştuk.

14 Temmuz 1959 günü gerçekleşen Kerkük Türkmen Katliamı, Türkmenlerin yaşadığı en büyük facialardan biridir. O gün neler oldu bizlere anlatabilir misiniz?

14 Temmuz 1959 katliamı, Cumhuriyetin ilanından bir gün sonra, Cumhuriyetin kuruluş yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen bir tören sırasında başladı. Tabi ki Türkmenler de o tarihte Cumhuriyetin ilanına sevinmiş ve sevinçlerini paylaşmak istemişler. Fakat Türkmenler şundan bihaber oluyorlar; Kürdistan Demokratik Parti’sinin başkanı Mustafa Barzani şimdiki Barzani’nin babasıydı. O ve Irak Komünist Partisi iş birliği yaparak aslında Türkmenlere bir gözdağı verme planı kurmuşlardı. Türkmenler bunun farkında olmadılar.

Planın ikinci hedefi, benim nazarımda esas hedef, Türkmenlere değil Türkiye’ye mesaj vermekti. Çünkü o tarihlerde, 1952 yılında, Türkiye NATO’ya girmişti. Cumhuriyetin ilan edilmesiyle de Irak yönetimi -özellikle de sivil yönetim- tamamıyla Sovyetler yanlısı bir temayül göstermeye başlıyorlardı. Türkmenler, Türkiye’nin mütemmim cüzü gibi görünüyordu. Onun için Türkiye’ye mesaj vermenin en etkin yolu Türkmenlere bir katliam uygulamaktı.

Mustafa Barzani de 1940’lı yıllardan 1950’li yılların sonuna kadar Sovyetler birliğinde yaşamış bir insan. İster istemez bloklar arası bir çatışma var ve Türkiye’ye de Kerkük üzerinden, Türkmenler üzerinden bir mesaj verme isteği var. Adnan Menderes’e bir mesaj gönderme faaliyeti var. Dolayısıyla silahsız, savunmasız ve güçsüz olan Türkmenler gafil yakalanmış, ileri gelen Türkmenler seçilmiş, önceden listeler yapılmış ve bu listelerin başındaki isimler belirlenmişti. İçinde subay, doktor, avukat olanlar var, farklı meslek gruplarına mensup olanlar var. Ama halk lideri neticesinde belirli kişiler seçilmişti. Evler yağmalanmış, küçük atölyeler fabrikalar yakılmış ve dolayısıyla çok ciddi bir kaos yaşanmıştı. Üç gün süren bu katliam, Irak Türklerinin maruz kaldığı en önemli, en feci katliamlardan birisidir. Tabii şunu da insan aklından çıkarmıyor; 2003 yılından sonra ölen Türkmenlerin sayısı ister Telafer’de ister Tuzhurmatı’da ister Kerkük’te olsun, Kerkük katliamında ölenlerin kat kat daha üstündedir, binlercedir. Ama 14 Temmuz katliamı çok önemli bir mesaj içerir. Ondan sonra da zaten Irak Türklerinde milli şuur toparlanması daha örgütlü, daha dikkatli ve daha bilinçli olmuştur.

İsimler üzerinde durmadık fakat Ata Hayrullah Türkmenlerin ilk liderlerinden birisidir. 14 Temmuz’dan önce de çeşitli Türkmen topluluklarını bir araya getirmiş, gizli toplantılar yapmış, halk tabakasıyla ayrı aydın tabakasıyla ayrı subay tabakası ile ayrı görüşmeler yapmış, birçok şeyden haberdar olmuştur. Dolayısıyla Türkmen ve Arap subaylarını çok iyi tanırdı. Kardeşi İhsan Hayrullah da onun yardımcısıdır. Yine onların akrabası olan Gani Nakip önemli bir isimdir. Osman Hıdır, İzzet Çaycı yine önemli halk liderleridir. Ata Hayrullah ve etrafında olan kişiler, Türkmenler için ileri gelenler isimler seçilip canice şehit edilmiştir. Katliam, Türkmenler için hem kırma, birliklerini dağıtma hem de Türkiye’ye mesaj verme hareketi olarak görülmüştür.

Tarihe baktığımızda Türkmenlerin bu coğrafyada sürekli mücadele etmek zorunda kaldığını, tarifsiz acılar ve sıkıntılar yaşadığını görüyoruz. Kerkük başta olmak üzere Türkmeneli’nde verilen mücadelenin dünü ve bugünü hakkında neler söylemek istersiniz?

Şimdi aslında bu soruya şöyle cevap vermek lazım. Ortadoğu’da üç büyük millet yaşar; Araplar, Farslar ve Türkler. Tabii ki Araplar ve Farslar daha uzun tarihten beri bu coğrafyadalarda bulunmuşlar ama Türkler de bin küsur yıldan beri bu coğrafyada varlıklarını sürdürüyorlar. Ortadoğu’da pek çok devlet yönetmiş; Akkoyunlar, Karakoyunlar, İlhanlılar, Safeviler, Selçuklular, Osmanlılar gibi önemli devletler kurmuş olan Türkler, bu coğrafyada her zaman bir mekân ve yer sahibi olmuş bir millettir. Dolayısıyla Ortadoğu’da Türklerin bir damgası vardır. Osmanlı Devleti’nin çökmesi ile Avrupa emperyalizmi mümkün mertebe Türkleri bu coğrafyada eritme, yok sayma politikası gütmüşler. Nitekim 1916’da imzalanan Sykes Picot Anlaşması da adeta Türklerin yok ediliş fermanı niteliğindedir. Ancak Mustafa Kemal ve emrindeki askerler ile bu plan bozulmuş oldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Irak’ta yaşayan iki buçuk milyon civarındaki Türkmenlerin kaderi petrol yüzünden değişti. Yoksa İngilizlerin bu coğrafyada çok da bir beklentileri yok. Basra’daki, Irak’taki, Kuzey Irak’taki petroller ister istemez İngilizlerin dikkatini çekmiş ve bu coğrafyayı ele geçirmeye gayret etmişlerdir. Dolayısıyla Irak Türkleri tam anlamıyla bir petrol kurbanıdır diyebiliriz.

Irak’ta Türkmenler her devirde ayrı bir şekilde ızdırap çekmişler. Kraliyet zamanında (1920-1958) Osmanlı ve Türkiye’nin uzantısı oldukları için dışlanmışlar ve Araplaştırma ile karşı karşı kalmışlar, Saddam zamanında ise sürgünler ve idamlarla cezalandırılmışlar. 2003 yılından sonra ise bu sefer Türkmen bölgeleri ciddi manada Kürt göçüne maruz kalmış ve planlı bir şekilde bölgeleri Kürtleştirilmeye çalışılmaktadır. Bugüne geldiğimizde ise Türkmenlerin mücadelelerini tek başlarına vermemeleri gerekiyor. Yani Suriye Türkmenleri ile Türkiye ile birlikte hareket ederek Ortadoğu’da Türklüğün yaşatılması için mücadele etmeleri gerekiyor.

Bugüne gelindiğinde sizce Türkmeneli’nde Türkmenler arasında bir siyasi birlik sağlanabildi mi?

2003 yılından önce Türkmenler siyasi olarak örgütlendiler fakat aralarında ciddi bir koordinasyon yoktu. Çünkü bir kısmı Erbil’de, bir kısmı Suriye’de, bir kısmı Irak’ta, bir kısmı ise İran’daydı. Ama mücadelenin merkezi her zaman Türkiye’de olmuştur. Milliyetçi görüş de daha çok Türkmenler arasında Türkiye’de oluşmuştur. Dolayısıyla 2003 yılından önce dağınık halde çalıştılar. 2003 yılından sonra ise Irak’ta, Kürt siyasi grupları tarafından, Türkmenler bütün varlıkları ile yalnızlığa itilmişlerdir. Amerikalılar tarafından dışlandılar, 1 Mart Tezkeresinin Türk Parlamentosundan geçmemesinden dolayı esas bu dışlanma yaşandı. Yoksa ABD ile türkiye de Irak’a girmiş olsaydı Türkmenlerin kaderi başka olabilirdi. Bir yalnızlık yaşadılar ve ister istemez Şiilerle, Şii partili gruplarla hareket etmek zorunda kaldılar. Irak Türkmen Cephesi o tarihlerde çok ciddi varlık mücadelesi verdi ve zaten o zamanlar Cephe birkaç partiden oluşuyordu. Temel konularda Türkmen siyasi grupları şiisi, sünnisi, milliyetçisi ile her zaman mutabık oldular. Nedir bu temel konular; Kerkük’ün Türkmen şehri olduğu, Telafer ve Tuzhurmatu’nun il olma arzusu, Türkmenlerin haklarının verilmesi gibi konularda Türkmen siyasi grupları arasında ayrılıklar hiçbir zaman olmadı. Ama bakanlık seçimidir, aday olmadır gibi bazı zamanlarda da tabii ki ihtilaflar olmuş ve bunlardan bazıları günümüzde de devam etmektedir. Bu durum zaten Irak Türklerinin, Irak halkının bir parçası olmasının getirdiği bir neticedir. Netice itibarı ile de Irak Türkleri yüz yıldan beri Arap toplumu ile birlikte yaşıyor. Şu andaki yürütücü amil Türkmen Cephesi olmakla birlikte diğer gruplara nazaran müktesep görünüyorlar ancak bazı konularda ayrışmalar yaşanıyor. Bakan gösterme konusunda bir ihtilafa düştüler. Onu da aslında istismar ediyorlar, siz aranızda birleşemiyorsunuz diyorlar. Şiiler de birleşemiyor, Kürtler de birleşemiyor, niye onlara siyasi hak veriliyor da Türkmenlere birleşemiyorlar diye siyasi hak verilmiyor?

Geçtiğimiz günlerde Türkmen milletvekilleri ve temsilcileri düzenledikleri bir basın toplantısında göz ardı edilen Türkmenlere haklarının verilmesini talep etti. Bu durum hakkında neler söylemek istersiniz?

Evet, bu basın toplantısı hemen hemen bütün Türkmen partileri kapsayan bir basın toplantısıydı. Adeta bir isyan, adeta bir başkaldırış niteliğindeydi. Hatta biraz tehdit de içeriyordu. Nitekim Erşat Salihi konuşmasında açık bir şekilde söyledi; Türkmenler haklarını almadığı takdirde sokağa çıkmak zorunda kalacaklar, diye. Hakikaten sadece bakanlık verilmesi meselesi de değil bütün üst düzey bürokrasi ve idari vazifeler yani bakan yardımcıları, müsteşarlar, genel müdürler, genel müdür yardımcıları hepsi pay edildi. Hepsi Şii, Sünni Arap ve Kürtler arasında resmen pay edildi ve birbirleriyle pazarlığını yaptılar. Ama bu pazarlığın içerisine Türkmenleri maalesef ki bulunamadılar. Türkmenler kendileri bu siyasi gruplarla, Kürtler hariç, ciddi dostane ilişkileri oldukları halde bu dışlanmayı yaşadılar. Yani kısacası Irak Türklerinin 2003 yılından sonra da dışlanmaları devam etti ve hala devam ediyor. Şiilerin iktidara gelmesi ile Türkmenlerin durumunda çok büyük bir değişiklik olmadı.

IKBY ile Türkiye’nin arasının yeniden normalleşme sürecine girildiğini görüyoruz. İkili ilişkilerin her alanda ivme kazandığı taraflarca dile getiriliyor. Bu durum Türkmenlerin bölgedeki hak ve menfaatleri açısından nasıl değerlendirilmelidir?

Önceden de bu süreci yaşadık aslında. Açılım sürecinde de kuzeyde Irak yönetiminin başkanlığını Mesut Barzani yönetiyordu. Türkiye ile sıcak, samimi ilişkiler kurdu. Yüzlerce firma gidip orada faaliyet gösterdi. Sayın Başbakan da o tarihte orayı ziyaret etti, bakanlar da sürekli ziyaret ediyordu. Tabi Bağdat yönetimi ile bir takım skandallar da oldu. Açıkçası bunları Türkmenler ibretle seyrediyordu. Doğrusu Irak Türkleri, Türkiye’nin kiminle nasıl ilişki kuracağına karar verecek değil ama bu ilişkinin kurulması Türkmenlerin ihmale uğraması yahut dışlanması neticesini doğuruyorsa Türkmenler bundan doğal olarak rahatsızlık duyarlar. Yani birinci dönemde bu böyleydi, Türkmenler ciddi dışlanma yaşadı. Nitekim Türkmenler bunun, iyileşen bu ilişkinin, neticesinde herhangi müspet bir karşılık görmediler. Bir fayda, bir saygınlık görmediler. Bu faydayı görmemelerine çok üzüldüler. Şimdi de durum bundan farklı değil. Şu anda herkes Türkmenleri, Türkmen siyasi gruplarını dışlarken tekrar bu ilişkilerin düzene girmesi birinci derecede önemli bölge olan Kerkük’ün üzerine okların çevrilmesine sebep oluyor. Hâlbuki Türkiye’nin iktisadi yönden Kuzey Irak Bölgesi ile tekrar ilişkilere girmesi, Türkiye açısından önemli olabilir belki birçok Türkmen iş adamı için de iyi olabilir ama asla Türkmenlerin dışlanması sonucunu getirmemeli. Hatta zamanında da bu ilişkiler yürütülürken şahsen görüşümüz şu yönde olmuştu; bu ilişki Türkmenler üzerinden kurulsun. Şayet böyle olduğunda bugün Kürt siyasi grupları Türkiye ile ilişki kurarlarsa Türkmenlerle ilgili herhangi bir konu gündeme geldiği zaman, herhangi Irak Türkmen Cephesi’nin lideri ile görüşme söz konusu olduğu zaman Türkiye ile konuşarak da Türkmen meselelerine çözüm bulabiliriz şeklinde yaklaşımları olsun. Dolayısıyla Türkiye’nin Türkmenlere her zaman sabit, istikrarlı bir şekilde ilgi göstermesi gerekiyor. Bu yönden Kürt siyasi grupları çeşitli kaynakları iyi kullanma konusunda mahirdirler. İstismar etmede çok yeteneklidirler. Amerika’dan tutun Rusya’sına kadar, İsrail’den tutun Suudi Arabistan’a kadar, Sünni’sine Şii’sine kadar Irak’ın içerisinde çeşitli münasebetler kurmaktadırlar ve çok ciddi zararlar da vermektedirler. Adam satın alma yoluna kadar gidebilmektedirler. Onun için bu ilişki Türkmenlere zarar verildiği takdirde, Türkmen’i dışladığı takdirde rahatsız edici olur. Aksi takdirde Türkmenler Kuzey Irak yönetimi ile Türkiye’nin ilişkisinin düzelmesinde bir beis görmez.

Çavuşoğlu’nun son dönemlerde bölgeye üst üste yaptığı ziyaretlerde Kerkük’e uğramamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bugünün problemi değil uzun yıllardan beridir var olan bir problem. 2003 yılından bu yana Türkiye Dışişleri Bakanı Kerkük’ü bir kere ziyaret etmiştir. O da Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanı iken gerçekleşti. Fakat o ziyaret planlanmamış ve Erbil üzerinden yapılan bir ziyaret idi. Bağdat’ı da çok rahatsız eden bir ziyaret olmuştu. Biz isteriz ki, gönül ister ki, Türkiye ile ilişkilerin büyük bir kısmı Bağdat ile yürüsün. Yürütürken de Kerkük meselesini ön planda tutulsun. Telafer, Tuzhurmatu ön planda olsun, daha doğrusu Türkmen meselesini ön planda tutsun ve Irak’a herhangi bir ziyaret yapıldığında, bu ister Erbil’e olur ister başka bir yere, Kerkük’e uğramadan geçilmesin. Eğer Kerkük Türkiye için önemliyse -çünkü bugün dünya petrollerinin yüzde dördünü, beşini üretiyor ve Irak’tan Türkiye’ye gelen petrol de Kerkük’ten çıkıyor- bunun hepsinin bilgisi içerisinde olsun.

Bu sebeple Türkiye Hariciyesi mutlaka Kerkük’e ciddi bir şekilde önem vermelidir. 70’li yıllarda Türkiye’nin Kerkük’te kültür merkezi vardı. Niçin bugün bunu talep etmiyoruz?

Bugün Hariciyemizin, Irak ile ilgili yürüttüğü politikalarda yaklaşımları hep pragmatik oldu. Realist yaklaşımlar ele alınmadı. Dolayısıyla Çavuşoğlu’nun Erbil’den sonra Bağdat’a gitmesini ve daha sonra Kerkük’ü ziyaret etmesini biz her zaman dile getirdik. Güvenlik gerekçe gösteriliyor fakat bu asla bir gerekçe olamaz. Çünkü Bağdat’tan uçan uçak Kerkük’e gidebiliyor, Erbil’den de çok rahat güvenlikle herkes gidebiliyor. Sadece dediğim gibi Kerkük değil bugün üç önemli şehir mutlaka Türkmenler için gözetilmelidir. Bunlar Telafer, Tuzhurmatu ve Kerkük’tür. Kerkük bir simgedir ama sadece mühim olan o değil. 70’li, 80’li, 90’lı yıllarda hep Kerkük anıldı ama Kerkük kadar Telafer ve Tuzhurmatu da önemlidir diyebiliriz.

Son olarak bölgede neler yapılmalıdır? Türkmenlerin problemleri nasıl çözüme kavuşturulabilir? Türkmen kardeşlerimize Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak yeterince destek veriyor muyuz?

Türkiye’nin bu yönde takip ettiği politika 2003 yılından günümüze kadar bakıldığında biraz zikzaklar çizerek gelmiştir. Yani ilgi derecesi farklılık göstermiştir. Ancak bir toparlanma olduğu da söylenebilir fakat bu toparlanma yine eksik kalıyor, yine yetersiz oluyor. Çünkü Irak Türklerinin durumunda bir düzelme olmuyor. Bugün Irak Türklerinin genel durumuna baktığımızda siyasi süreçten sürekli dışlanıyorlar. Tek sektör devlet olduğu için tayinler sadece devlette yapılıyor ve Türkmenlere yer verilmiyor. Ticaret büyük bir pasta haline gelmiş, asla sanayi yok, üretim yok, her şey ithal. Fakat Türkmenler bu ticaretten asla pay alamıyor. Sadece Türkiye ile sınır kapısı olarak Habur Sınır kapısı mevcut. Bu kapıya da 90’lı yıllardan beri Barzani grubu hâkimdir. Dolayısıyla Barzani’nin izni olmadan hiç kimse bu kapıdan ticaret yapamaz, yapamıyor. Türkiye bunların hepsini biliyor ama bunlarla ilgili adım atamıyor, atmıyor. Sadece Kerkük’ün yanan kapalı çarşısını tamir etmek, patlamalardaki yaralananlara bakmak, buradan yardım göndermek gibi faaliyetleri var ama bunlar Irak Türkmenlerinin geleceğini garanti altına aldırmıyor. Çünkü Kerkük’te bir kan kaybı var, Irak’ta bir kan kaybı var, güç kaybediyor. Sürekli dışlanmaları söz konusudur. Gençler imkân buldukları için rahatlıkla Türkiye gelebiliyorlar. 2003 yılından bugüne elli binin üzerinde bir nüfus Türkiye gelmiştir. Hâlbuki Cumhuriyet ilanından yani 1959’dan 2003 yılına kadar Türkiye gelip yerleşen Türkmenlerin sayısı on bin bile değildi. Ama 2003 yılından bugüne dek gelenlerin sayısı ortada. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak’taki Türklerin yerlerinde kalabilmeleri, güçlü olabilmeleri için sadece bu gibi meselelere bakması değil, Bağdat yönetimi ile çok iyi ilişkiler kurarak gerektiğinde başka unsurları da öne sürebilmesi gerekli. Bugün İran nasıl hükümetin kuruluşunda rol alabiliyorsa, Amerika nasıl Kerkük’ün geleceğinin belirlenmesinde rol olabiliyorsa aynı şekilde Türkiye’nin de burada üçüncü devlet olarak rol olması lazım. Türkiye’nin takip edeceği politikanın çok yönlü olması lazım, cesur olması lazım. Unutmayalım ki bugün dünyada en zayıf ülkelerden biri Irak’tır. Dolayısıyla bugün Irak’ta olan hükümet daha önce olan hükümetler gibi başarısız bir hükümettir, güdümlü bir hükümettir. Bu güdümlü hükümet içerisinde ılımlı şeyler sunulması yerine biraz baskıcı, ısrarcı, Türkmenleri ön plana çıkarabilecek şekilde yapılması lazım. Mesela diyelim ki Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile Bağdat arasında petrol tartışması var. Kuzey Irak Yönetimi’nin her gün iki yüz elli bin varil petrolü Bağdat’a vermesi lazım ama vermiyor. Peki, ne istiyor? Kerkük’e peşmergeler girecek ondan sonra ben bunu vereceğim diyor. Peki, o zaman Kerkük’ün pazarlık edildiğini Bağdat yönetimi nasıl kabul ediyor? Kabul ediyor çünkü Bağdat’taki Başbakan Adil Abdülmehdi de Kürt yanlısı durumunda olduğu için. Çünkü üzerine o yönden, Amerika ve diğerleri üzerinden, bir baskı var. Türkiye’nin de buna benzer baskılar yapması lazım. Petrol Kerkük’ün pazarlığına yapılamaz, Irak’ın bütününe bağlıdır. 2017 yılında peşmergeler Kerkük’ten çıktıysa ve eğer burası ihtilaflı bölgeyse ihtilaflı bölge Kerkük halkına kalır. Bu paylaşımda Türkmenler de üçte bir hisselerini alır, Araplar da alır, Kürtler de alır. Türkiye bu tezi savunuyor ama bunun üzerine gitmiyor. Bunun uygulanması konusunda varlık göstermiyor. Dolayısıyla Türkmenler zaman geçtikçe bölgede erime durumu ile karşı karşıya kalıyor. Onun için Türkiye’den beklenen sadece sosyal ve kültürel yönden Türkmenlere yardımcı olmak değil aynı zamanda siyasi olarak da Bağdat yönetimi üzerine baskı kurarak Türkmenlerin bakanlıklar konusunda olsun, bürokrasi olsun, ticarette olsun rollerini almada yardımcı olmasıdır.