Doç. Dr. Fahri Erenel: “Türkiye’nin bu süreçte ateşkes ile ilgili sıkışmışlığının temel nedeni esasında ABD’nin yaptırımla Türkiye’yi tehdit etmesidir”

Emekli Tuğgeneral Doç. Dr. Fahri Erenel ile Barış Pınarı Harekâtı’nda son durumu konuştuk.

Barış Pınarı Harekâtı’nı başladığı günden bu yana değerlendirir misiniz?

Barış Pınarı Harekâtı Türkiye’nin beka sorununu çözmek üzere, bu bölgede ABD’nin desteğiyle de bir devlet kurmaya çalışan terör örgütünü etkisiz hale getirmek ve aynı zamanda oluşacak olan güvenli bölgeye Türkiye’de bulunan mültecilerin, bir plan dâhilinde yerleştirilmesini amaçlayan harekât olarak başladı. Dört yüz kırk kilometre yani Fırat’ın doğusunda, Irak sınırına doğru olan bölgeyi kapsamakla birlikte, sanırım ABD ile varılan bir ön mutabakatla, Tel Abyad ile Resulayn arasındaki yüz kırk kilometrelik alanda başlamış oldu. Bu bölge teröristlerden tamamen temizlenerek Türkiye’nin bölgedeki hâkimiyeti bence iki-üç gün önceden itibaren tesis edildi. Burada bulunan yerleşim yerleri kontrol edilerek teröristlerin etkisiz hale getirilme süreci devam ediyordu. Şu anda gelişen şartlarla da bir nevi harekâta ara verme, buradaki teröristlerin Amerikan kontrolünde tahliyesi için, sürecine girildi. Bu tabii ki bir ateşkes değildir. Bölgede biz sadece Tel Abyad ve Resulayn arasında olsak da, harekâtın ana hedefi bu bölge olmakla birlikte, esasında bu bölgenin batısında Kobani denilen Ayn El Arab, doğuda da Kamışlı denen bir bölge var, bunlar da harekâtın sonraki aşamalarında mutlaka kontrol altına alınması gereken bölgelerdir. Ama iki gün içerisinde gelişen süreç bizim Tel Abyad, Resulayn ve M4 karayolu ile kendi sınırımız arasındaki bölgeyle sınırlı kalmamıza neden oldu. Ancak bu da önemlidir. Sonuçta Kamışlı ve Ayn El Arap ele geçirilmese veya kontrol altına alınmasa bile Tel Abyad ile Resulayn arasındaki bölgeye yüz kırk kilometrelik adeta bir kama sokulmuş oldu. Dolayısıyla bundan sonra bu bölgede bu tip bir devletin kurulması ve kurulacak federe devletler olsa bile birbirleriyle iletişimleri mümkün olmayacaktır. Yani en azından, Türkiye bu konuda tam anlamı ile siyasi hedefini gerçekleştirmese bile bu hedefe yardım edecek bir kısım kazanımlar elde etmiş oldu.

Başta ABD olmak üzere bütün dünyanın gündemindeki harekâta niçin ara verildi? 

Burada özellikle Avrupa Birliği başta olmak üzere ABD, Arap ülkeleri, hepsi esasında bu harekâta tepkide bulundular. Bence bu, ABD tarafından tek merkezden yürütülen bir dezenformasyon faaliyetinin devamıydı. Esasında çıkış noktasının büyük bir kısmı, orada yürütülen harekâtta Kürtlerin hedef alınması gibi bir mantık içerisinde olmadığı, temel mantığın Trump’ın, bence burada bir oyun oynadı, bütün bunlarla birlikte Türkiye’ye DEAŞ’ın da sorumluluğunu veriyoruz demesidir. Trump bu şekilde Avrupa’yı ayağa kaldırdı. Türkiye’nin bu bölgede yaptığı operasyonların hiçbirinde, Afrin’de de, Türkiye operasyon yaptı ki orada dört binden fazla terörist etkisiz hale getirildi, Avrupa ülkeleri silah ihracatının yasaklanması gibi bir karar çıkarmadı. Tabii ki harekât sona ersin gibi cılız sesler çıktı ama ne Amerika ne Avrupa Birliği ne de Arap Birliği sesini soluğunu çıkaramadı. Şimdi ortaklaşa bir yerden kurulmuş mekanizma gibi, Türkiye’nin karşısında olan ya da yanında olup da diğer büyüğü gücendirmemek isteyen herkes koro halinde bu ifadeleri kullanmaya başladı. Bunun temel nedeni bu bölgedeki ABD ve koalisyon güçlerinin DEAŞ üzerindeki stratejilerini geliştirememeleri, bu bölgede bunları etkisiz hale getirip belli hapishanelere topladıktan sonra ne yapılacağına dair bir strateji geliştirememeleri ve bunun sürüncemede kalmasıdır. Trump’ın da bölgedeki harekât karşılığı Türkiye’nin aynı zamanda bunları kontrol etmesi gibi bir davranış içerisine sevk etti. Avrupalılar da Putin de, işte bugün de söyledi, Türkiye’nin DEAŞ’ı kontrol edeceğini tahmin etmiyorum gibi ifadeler kullandı. Avrupalılar da geçmişte burada olanları hatırlayın, kamyonla kaldırımın üzerinde yürüyen insanlara çarpmalar oldu. Almanya’da ve Fransa’da oldu. Belçika’da oldu. İngiltere’de bıçaklamalar oldu. Bunun gibi birçok eylem DEAŞ tarafından gerçekleştirildi. Onlarda bir korku oluştu, tekrar eskiye mi dönüyoruz, tekrar DEAŞ’lılar mı geliyor diye. Zaten kendilerine ait olan DEAŞ’lıları kabul etmezken bir de bu teröristleri Türkiye’nin kontrolüne verip mülteciler gibi bir koz olarak kullanılabileceği endişesine girdiler. Türkiye’nin, mültecileri bırakırım dediği gibi bir de bu DEAŞ’lıları bırakırsa o zaman Avrupa dedi ki, biz perişan olacağız. Bu yüzden Türkiye’yi baskı altına almak maksadıyla bu tür bir faaliyet içerisine giriştiklerini düşünüyorum. Türkiye’nin bu süreçte ateşkes ile ilgili sıkışmışlığının temel nedeni de esasında ABD’nin yaptırımla Türkiye’yi tehdit etmesidir. Trump’ın kendi yetkisinde olan yaptırımları devreye aldıktan sonra biliyorsunuz, dün ve bugün de kongrelerde çok ciddi olarak Türkiye’ye olan yaptırımların arttırılması yönünde girişimler vardı, özellikle ekonomik anlamda zaten sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz bir de bu tarz yaptırımlara uğramamız bizi daha zor duruma sokabilecektir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bu hassasiyet Amerikalılar tarafından da biliniyordu zaten. Daha fazla yaptırım Türk ekonomisinin daha çok zora girmesi demektir. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu bölgede en azından yüz kırk kilometrelik bir alana kama gibi girerek iki bölgeyi birbirinden ayırması, bu bölgede askerlerimizin kalacak olması ve arkasından ağır silahların geri alınıyor olması gibi bir takım şu an için mutabakatta olan konular olunca, bu harekâta ara verilmiştir. Zaten terör örgütü ile herhangi bir ateşkes veya arabuluculuk gibi kavramlar olmuyor. Bu, PKK’nın yıllardır en çok uyguladığı taktiktir. Güneydoğu’da 1988 ve 1998 arası da her sıkıştığında ateşkes ilan ettiği süreçlerdir. Biz böyle bir kavramı kendi açımızdan hiçbir zaman kabul etmedik. Türkiye bir terör örgütüyle asla masaya oturmaz. Türkiye burada kendi menfaatlerini düşünerek, bir fayda-maliyet analizi yaparak, ulaşabileceği hedefe elbette tam anlamıyla ulaşamadı, ama en azından kendi hak ve menfaatlerini korumak için gerektiğinde harekâta başvurmaktan çekinmeyeceğini ve kendisine yönelik eleştirilerin hiçbir anlam ifade etmediğini bir kez daha göstermiş oldu.

Trump’ın ilk günden beri yapmış olduğu tehditkâr açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu açıklamalara karşı Türk devletinin duruşu nasıl olmalıydı?

Olayın başından beri yapılan, bunu ciddiye almayın falan demekle bu işler olmuyor. Bence, Trump’ın verdiği her mesaja aynı şekilde karşılık verilmeli. “Efendim biz onu adam yerine koymuyoruz veya mektubu yırttık attık” demek kesinlikle yanlıştır. Uluslararası ilişkilerde ve bir devletinin egemenliğine yönelik saldırıda mutlaka, mütekabiliyet dediğimiz bir kavram vardır karşılıklılık, gerekli cevapların verilmesi gereklidir. Okul bahçesinde oynayan iki çocuk vardı, onlara azarladım falan diyor. Terör örgütü ile Türkiye’yi aynı kefeye koymaya hala ve hala devam ediyor. Bunu, Trump’ın kişisel özelliği olarak algılamak da bence yanlış olur. Ağzına gelen her şeyi bu şekilde yazdığını da düşünmüyorum. Bunların yüzde yirmisini veya otuzunu kendisi kaleme alıyor olabilir ama bir iletişim eylem planının devamı olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazdığı her şey insanlar açısından anlamsız ama siyasal iletişim açısından da bu ifadelerin belli bir merkez tarafından, bir eylem planına uygun olarak yapıldığını düşünüyorum. Başta “Bu Trump’tır. Ne yapsa yeridir” diyorduk ama bence öyle değil. Bunu, bir stratejik iletişim planlamasının parçası olarak kullanıyor. Karşıdaki toplumu, insanları küçümseyerek, onlara bahşedenin Amerika olduğunu, kendisinin Amerikan lideri olduğunu ifade ederek o kamuoyu üzerinde de “Ben sizlere söylediğim ölçüde varsınız. Ben ne kadar izin verirsem o kadarını yaparsınız” demek istiyor. Okul metaforu da bu şekilde. “Oynayan çocuklar kavga ediyor, bir süre onlara izin verdim” diyor. Bunu, kendi kamuoyuna da, Amerika’nın yarım hegemonik güç olduğu iddialarına karşı Amerika’nın hala hegemonik güç olduğunu, istediği yerde istediği müdahalede bulunabileceği mesajını vermek suretiyle ortaya koymak istiyor. Türkiye’nin her mesaja anında karşılıktan ziyade bunların niçin anlamsız olduğunu ortaya koyan bir iletişim kampanyasıyla Trump’ın yaptığına benzer usulle aynı anda bütün resmi kurumların ABD’deki bütün kurum ve kuruluşları bilgi bombardımanına tâbi tutması gerekirdi. Asla ve asla sessiz kalınmamalı bu konularda.  Türkiye de bunu, cevaba cevap şeklinde değil o cevabın kapsamı içerisinde kalmak suretiyle farklı bir alanda cevap oluşturulmalıydı. Amerika gibi bir devlette hiçbir şey anlamsız olmaz. Film senaryolarını bile devletin menfaatlerine göre planlayan bir ülkedir. Dolayısıyla Amerikan lideri koltuğunda oturan birinin de söylemlerinin mutlaka belirlenmiş bir hedef doğrultusunda olduğunu düşünüyorum. Bu ifadeler ucuz ifadelerdir, teknik açıdan düşük ifadelerdir ama bunların da stratejik iletişimde karşılığının olduğunu düşünüyorum.

Terör örgütü, Esed ve Rusya üçgenindeki anlaşmalar nelerdir? Türk ordusunun Esed askerleriyle çatışma ihtimali ne derecededir? 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu harekâtı karşısında terör örgütünün ilk ateşkes talebi ve Esed rejiminin sığınma talebi ilk kez değil. Bu, Afrin Harekâtı sırasında da olmuştu. Terör örgütünün işleri iyi gitmeyince Esed’in yanına giderek onunla anlaşmaya çalıştılar. Esed onlara, “Silahları bırakacaksınız, Suriye ordusuna katılacaksınız, benim belirlediğim yerlerde duracaksınız” gibi bir takım şartlar ileri sürdü. Bu şartlarda anlaşamayınca YPG’nin bir kısmı Tel Rıfat’a bir kısmı da Halep’e doğru geçerek Menbiç üzerinden Fırat’ın doğusuna gittiler. Terör örgütü yine sıkışma anında bir kez daha YPG’ye yamandı. Burada temel faktör kendilerinden ziyade özellikle ABD’nin Rusya ile yaptığı bir görüşme. Çünkü uzun süredir görüşüyorlardı. Kobani ile Kamışlı bölgesinin Rusya’nın kontrolüne alınması ve buna karşılık terör örgütünün bu bölgelerden çekilmesi ve rejim bünyesi içerisine girmesi gibi Rusya ve ABD’nin bir mutabakat sağladıklarını, bu mutabakattan sonra YPG ile rejim arasında görüşmelerin başladığını ve Rusya’nın istediği yön ve doğrultuda ne istemişse bu maddelerin YPG veya PKK terör örgütü tarafından aynen kabul edildiğini görüyoruz. Zaten rejimin elinde hiçbir askerî gücü yok. Oraya gönderilenleri görüyorsunuz kırık çıkık araçlarla, personellerle gidiyorlar. Bunların orada herhangi bir etkinlik sağlaması mümkün değil. Ayn El Arab’a ve Menbiç’e gittiler. Fakat bu bölgeler Suriye’nin değil Rusya’nın kontrolüne girdi. Bizim açımızdan ise önce Amerika muhatabımızken şimdi muhatap sayısı ikiye çıktı. Rusya ile bir tek Fırat’ın batısındaki İdlib bölgesindeydik. Şimdi Kobani ve Kamışlı bölgesinde de Rusya ile görüşmeye devam edeceğiz. Bu arada Menbiç’ten de, rejim askerleri buraya girdiğine göre, Amerikan askerlerinin ayrıldığını düşünüyorum. Terör örgütü mensupları Menbiç’teydi biliyorsunuz. Ben bunların şekil değiştirerek rejim ordusu içerisine de girebileceğini düşünüyorum. Bence bundan sonraki süreçte çok tehlikeli iki önemli faktör var. Bunlardan biri, terör örgütü elemanları güneye doğru çekildikten sonra Amerikan kontrolünden çıkanlar veya kendisiyle farklı şekilde birtakım maddi değerler önerenlerin yanında yer alarak rejim askerleri içerisine girerlerse, bu rejim askerleri de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik Suriye bayrağı altında bir provokasyona gelirlerse işte o zaman Türk askeri ile Suriye rejim askerleri arasında çatışma ortaya çıkabilir. Ama normal bir aklıselimde, Suriye’nin en gelişmiş olduğu zamanda bile ordusunun, savaş öncesi zamanda bile Türkiye ile herhangi bir çatışmaya girme ve bunu sürdürebilme imkân ve kabiliyeti kesinlikle yoktur. Bunu, zaten Suriye’nin daha evvel İsrail ile yaptığı savaşta en kısa zamanda mağlup olmasından ve yine Lübnan’da yaşanan gelişmelerde yeterli başarı sağlayamamasından biliyorsunuz.

Adana mutabakatına götüren süreçte de Abdullah Öcalan’ın, buraya birliklerimizin tatbikatlarının başladığı anda Esed rejimi tarafından çıkarılarak Kenya’ya gönderdiğini biliyoruz. Doğrudan bir saldırı beklemiyorum ama dediğim gibi rejim askerleri içerisinde bulunan bir kısım unsurlar mesela havan atışı gibi hareketlerle Türkiye’yi tahrik ederek, esasında Suriye rejimi ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek şeklinde CIA endeksli yeni bir provokasyon ortaya koyabilir, diye endişe ediyorum.

Barış Pınarı harekâtımız bu aşamadan sonra devam edecek midir? Edecek ise nasıl bir şekilde olacaktır?

Tabi bu bölge geniş bir bölgedir. Sadece Tel Abyad ile Resulayn ve M4 karayolu arasındaki bölgeyi dikkate alarak bölgenin geneli hakkında değerlendirme yapmak da zor. Bizim Kamışlı ve Kobani bölgesindeki muhatabımız Rusya. Rusya ile olan süreç nasıl gidecek? Haftaya Cumhurbaşkanı ile Putin Soçi’de buluşacak. O bölgelerin yol haritası da orada çizilecek. Bir kısmı Amerika ile çiziliyor. Tabii burada ortaya konan on üç madde içerisinde birçok kritik hususlar var. Bu hususları dikkatli bir şekilde değerlendirmek gerekiyor. Bunların içinde örneğin, silahların toplanması var. Anlaşmada geçen şekli ile ağır silah Amerika’ya göre farklı bize göre farklı. Bunun esasında uluslararası standartları var fakat bize göre herhangi bir ayrım yapılmayan zırhlı araç Amerika’ya göre hafif zırhlı araç şeklinde ifade ediliyor. Zırhlı aracın ağırı hafifi olmaz. Ancak tonaj olarak ağır olabilir. Yani bunların bir kısmını ağır silah kapsamından bu şekilde çıkarıyorlar. Dolayısıyla Amerika ve Türkiye arasındaki mutabakatta neyin ağır silah kapsamına girip girmediği mutlaka açıklanmalı. Diğer bir husus da Ortadoğu’da bugüne kadar ağır silahların toplandığı bir süreç hiçbir zaman görülmemiştir. Hatta alınan kararların da hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Eğer ciddi bir hamle yapılacaksa buradaki toplama merkezlerinin Türkiye de bir parçası olmalı. Peki, Türkiye otuz iki kilometrenin dışına çıkamayacağına göre bu silahların kaç tanesinin toplandığını kim kontrol edecek de Türkiye’ye bildirecek? Türkiye zaten kendi alanındaki teröristleri zaten etkisiz hale getirdi. Burada ele geçirilmesi gereken bütün silah sistemlerini, araçlarını ele geçirdi. Peki, bunun dışındaki silah sistemlerinin kaç adet olduğunu kim kaydedecek? Nasıl toplanacak? Bu toplandığı Türkiye’ye nasıl rapor edilecek? “Ben buraya on tane tank verdim kardeşim. Gördüğün gibi on tane tankı geri alıyorum” gibi öncesinde bize verilen bir liste de yok. Bu liste üzerinden kim kimi kontrol edecek? O yüzden ben bu anlaşmanın uygulanması en zor olan bölümlerinden birinin ağır silahların toplanması konusu olduğunu düşünüyorum. Bunu sahada uygulanmasının pratikte geçerli olmayacağını, bu bölge için değerlendiriyorum. Bunun dışında anlaşmaya ilişkin olarak özellikle teröristlerin bu bölgeden çekilmesi vesaire gibi ortak mekanizmaların kurulması gerekiyor. Bunu, müşterek görev gücü diye Akçakale’de kurulan merkezin çalışmalarında da gördük. Türkiye bu taraftan, Amerika diğer taraftan bölgeyi geziyor. Müşterek olarak yapılan çalışmalarla da bu bölgede bir sonuç alınmaz. Türkiye elbette kendi farklı istihbarat birimleri ile ve yerelden alacağı bilgilerle bunları teyit edecektir. Fakat ortak bir mekanizmanın bu şekilde yürütülmesi mümkün değildir. Anlaşmanın özellikle yüz yirmi saatten sonraki süreci bence en can alıcı nokta. Bu süreci provoke edecekler. Aynen Türkiye’nin ile Rusya ile karşı karşıya gelmesi gibi Türkiye’nin harekâtı ara vermediği, bu mutabakat şartlarına uymadığı gerekçe gösterilerek ve bunu gerekçelendirmeye yarayacak bir takım provokasyonlar da olabilir. Buna dair dikkatli olmak gerekir, diye düşünüyorum.