Türkiye’nin mevcut durumu ve beka meselesi

Son iki yıldır mütemadiyen ve Cumhurbaşkanı seviyesinde dile getirilen beka meselesinin, ana slogan olarak kullanıldığı bir seçimi geride bıraktık. Fakat her ne hikmetse seçimden bu yana da duymaz olduk. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile birlikte ilk seçimimiz. Ama daha tam olarak bitmedi. Türk milleti tercihini yapmış olmasına rağmen, İstanbul Büyükşehir’de süreç halâ devam ettiriliyor.

Tıpkı 17 Nisan Referandumundaki gibi bir süreç yaşanıyor. O zaman da yasada açıkça yazılı olmasına rağmen içtihat edilerek, mühürsüz oylar geçerli sayılmıştı. Bu oylar sayesinde sonuç alınmış, sistem değişmişti. Bugün de ona benzer bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi de daha önce alınmış kararlara aykırı bir şekilde verilen kararlarla seçimin sonuçlanması önleniyor. Sanki seçimler yenilenmek isteniyor.

Seçimler yenilenirse veya İstanbul’un sonucu değiştirilirse toplumda nasıl karşılığı olacağını göreceğiz. Ancak bu yaşananlar beka meselemizi de katlanarak büyütüyor.

Peki, Türkiye’de ne oldu da beka meselesi doğdu?

Devlet yönetimi ve beka

Daha önceki yazılarımda devletin kurallar manzumesi olduğunu ve bu kurallarla kaim olduğunu söylemiştim. Devlet bu kuralların çalıştırdığı bir dişliler topluluğu. Her dişli ayarlanan sürede ve şekilde, yani kuralı içinde hareket edecek, aynı zamanda başka dişlilerle etkileşerek bir düzen içinde dönecek. Bu dişliler hem tek başına hem de toplu halde çalışmakta. Bu nizama müdahale edildiğinde, herhangi bir dişlide olabilecek bir aksama, sistemin diğer dişlileri de etkilenmektedir. Bu aksaklık için derhal tedbir alınmalıdır. Aksi takdirde her aksaklık önceleri fark edilmese bile başka bir aksaklığı ortaya çıkarır. Bu durumda da kurallar manzumesinin yerini aksaklıklar manzumesi alacaktır.

On yedi yıllık iktidar döneminde devletin hemen her biriminde yeniden yapılanmaya gidildi. Hele de tarım, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, enerji gibi başat sektörlerde ve ihale gibi çok önemli konularda reformlar(!) hiç bitmedi. Halâ da ihtiyaç olduğu en üst düzeyde dile getiriliyor. İhtiyaç olduğu da doğru çünkü artık soğan bile ithal ediyoruz. Yani daha önce yapılan reformların sonuçlarını düzeltecek acil reformların yapılması kaçınılmaz.

Devletin omurgasında da sıkıntılar hep dile getiriliyor. Dışişleri ve içişleri yapılanması ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde yaşananlar da farklı. Zaten özellikle Yeni Türkiye diyerek dönüştürülen bir devlet söz konusu. Ama oralarda da yeniden düzenlemeler gerekiyor. Mütemadiyen reform yapmaya ihtiyaç duyar hale geldik.

16 Nisan Referandumu ve 24 Haziran seçimleri ile yeni bir rotaya girdik. Yeni sistem ile de Cumhurbaşkanı’nın tek söz sahibi olduğu bir yapıya geçtik. Kurullar ve başkanlıklar karar alabilme yetkisine sahip değiller. Devletin işleyişi sadece Cumhurbaşkanı’nın üzerinden oluyor. Bakanlıklar da alınan kararların uygulayıcıları. Yani tek kişilik bir yapılanma.

Her şeyi Cumhurbaşkanı düşünüyor, her şeyi Cumhurbaşkanı konuşuyor, her hususta Cumhurbaşkanı karar alıyor ve talimat veriyor. İç ve dış konularda tek yetkili.

Mesela Rus uçağının düşürülmesinde ilk açıklama Cumhurbaşkanlığı’ndan gelmişti. Rusya ile aramız düzelene kadar yaşanan sıkıntılar neler olduğu arşivlerdedir.

Suriye meselesinde Zeytin Dalı Harekâtı sonrasında Afrin’in Suriye Hükümeti’ne verilmesi gerektiğini söyleyen Rus Dışişleri Bakanına “Afrin Afrinlilerindir. Biz kime vereceğimizi biliriz.” diyen de Cumhurbaşkanıydı

Seçim sürecinde Ayasofya için ileri geri laf ettikleri için Netanyahu’nun oğlu ile Yeni Zelanda’daki katliamcı teröristi de azarlayan Cumhurbaşkanı… ABD Başkanına da sözcüsüne de cevap veren, ABD Dışişleri Bakanı ile hiçbir kayıt tutulmadan görüşen de…

Benzer örnekler o kadar çok ki…

Türk toplumundaki dönüşüm ve beka…

Devletteki bu dönüşüm ve yönetimindeki farklılığın yansımaları artık daha açık görülmeye başladı. Dönüştürme ideolojik hedefin sonucuydu ama olayların seyri artık kontrolden çıktığını işaret etmekte.

Mizahın hiç kullanılmaz hale geldiği, entelektüel seviyenin irtifa kaybettiği, siyasete günlük sokak dilinin hâkim olduğu bir dönem yaşanıyor.

Artık olaylar olduğu gibi değil olması istendiği gibi görünüp yorumlanıyor. Dolayısıyla sanal bir dünyadayız ve algılar gerçeklerin yerini almış durumda. Mesela her kötülüğün sebebi başkaları. Ya bir üst akıl ya da dış güçler. Mutlaka bize bir operasyon çeken var. İnsanlar buna inanmış vaziyetteler. Olayları böyle izah etmekle, aslında artık müdahale edilen bir devlet olduğumuzu da içselleştirdiklerinin farkında bile değiller.

Peki, bunun sebebi nedir? Kanaatimce 17 yıldır çok kısa aralıklarla ve hayatımızı da çok büyük etkileri olan seçimler diyebiliriz. Sadece 30 Mart 2014 mahalli seçimlerinden 31 Mart 2019 seçimlerine kadar 7 (yedi) seçim yaşanmış. Yani ortalama 261 günde bir seçim yapılmış. Yaklaşık 8 (sekiz) ay. Üzerinde çok dikkatli araştırma yapılması gereken, toplum hayatındaki etkilerinin incelenmesi zaruri olan bir husus.

Otokontrol olmadığı takdirde siyaset, popülizmin derhal hâkim olduğu bir alan. Siyasetçi arzularını kontrol etmeli ki toplumun ateşini yükseltecek davranışları yapmaya. Tabi bu kontrol edilebilirlik ideolojik hedef ve çok yüksek ego ile ters orantılı. Hele bir de siyasetçi, eski tabirle, alaylı olduğu takdirde, popülizmi en üst düzeyde tercih edebilecek tecrübeleri yaşayarak edinmiştir. İdeolojik kesin inançlılık da ayrıca önemli bir unsurdur. Dolayısıyla bu kadar kısa aralıklarda yapılan seçimler popülizmi daha da fazla kullanılır hale getirmiştir.

Bütün bunların sonucunda samimi olarak inananlar ile siyasetçiyi elinde oynatan insanlar ortada gezmektedir. Borç alınarak yürütülen ve bol keseden dağıtılan imkânlar da insanların anlayışlarını değiştirmeye başlamıştır. Çok hızlı ve hazmetmeden yaşanan bu süreç, toplumda başkalaşmalara sebep olmuştur. Artık Türk milletinin değerleri üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Değerler üzerindeki mutabakat çok zayıflamıştır.

Rol model kim olacak?

Bir insan yetişirken örnek alacağı şahsiyetler olur. Bu, aileden birisi, mahalleden komşu, okuldan öğretmen ya da arkadaş olabilir.

Ayrıca, yaşayan ve/veya tarihe mâl olmuş bir millî şahsiyet de rol modeldir. Atatürk gibi Türk milletinin sevdalısı bir devlet adamı, Nihal Atsız gibi bir ilim, fikir ve ülkü sahibi ile Mehmet Akif gibi abide bir şahsiyet… Milletler böyle rol model insanları ile sonsuzluğa yol alır. Ama ne yazık ki tarihimizle ve Türk kimliği ile de kavga edilmektedir. Hangi milli şahsiyetlerin rol model olacağı üzerinde de mutabakat yoktur.

Hızlanan bir şekilde siyasetin kalitesi düşmekte bu da bireyde yozlaşmayı arttırmaktadır. Hâlbuki birey ahlaklı olmadan toplumsal ahlak oluşamaz. Dolayısıyla devlet de güçlü olamaz.

Toplumun rol modelleri sorumluluklarını yerine getirmediği müddetçe, toplumsal dağılma kaçınılmaz olacaktır. Ki Türkiye artık düşünmeyen insanların yaşadığı ülke haline gelmiştir.

Kutuplaşmış toplumun bir yarısındaki gençlerimiz Türk millî kimliği ile kavgalı ya da ondan habersiz iken, diğer taraftaki gençlerimiz yarınlarından emin değildirler. Her iki kesimde de din ile ilişkide sıkıntı yaşanmaktadır. Çünkü burada da en önemli etki, rol model olarak alınanların yaptıklarının anlatılan din ile uyuşmamasındadır.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı makamının, çok olağanüstü hâllerde millî mutabakatı sağlamak gibi kabiliyeti vardır. İhtiyaç hissedildiği durumlarda hakemlik vasfını ortaya çıkararak, devletin fırtınadan korunmasını sağlayan bir limandır. Ancak bugünkü Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi içinde, parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı günlük siyasetin içindedir. Hem de devletin bütün imkânlarını kullanarak siyaset yapılmaktadır. Yani tartışmanın bizzat tarafı olmaktadır. Bu dolayı da her geçen gün uzlaştırma yeteneğini kaybeden bir makam haline gelmektedir. Peki, böyle bir durumda kim hakemlik yapacak, kim yatıştıracaktır?

Kutuplaşmış ve uzlaşamayan bir Türk milleti Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege Adaları, asılsız Ermeni iddiaları, Sığınmacılar gibi meselelerini çözmekte çok büyük güçlükler yaşamaktadır.

Gerçek beka meselesi bunlardır.