Türklüğe Adanmış Bir Ömür: Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu

Bazı kitaplar, daha okumaya başlamadan, hattâ elinize dahi almadan sizi heyecanlandırır. Kitabın kapağını görmeniz, varlığından haberdar olmanız yeterlidir bunun için. Okurken de aynı oranda heyecan duyar, keyiflenir, bir o kadar da zorlanırsınız. Zîrâ hiç bitmesini istemediğiniz kitaplardandır bunlar. Söz edeceğim eser hakkındaki duygularım tam da bu şekilde…

Geçtiğimiz Şubat (2019) ayında, basıldığını görür görmez müthiş bir heyecana kapıldığım, vakit kaybetmeksizin temin edip okumaya başladığım ve kısa sürede bitirdiğim bu eser; Kırım Türklüğünün önderi ve yaşayan efsanesi hakkında… Tabiî ki Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’ndan söz ediyorum.

Biyografi türündeki eser, ‘Türklüğe Adanmış Bir Ömür: Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’ adıyla Ötüken Neşriyat’tan çıktı. Kitabın başlangıcında Kırım coğrafyası ve târihi hakkında özet bilgilerin yer aldığı bir bölüm mevcut. Daha sonra Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile 131 soruyu kapsayan söyleşi bölümüne geçiliyor. Son bölümde ise Kırımoğlu’nun kısa biyografisine ve fotoğraf albümüne ulaşılıyor. Kitabın içeriğinde de târihe tanıklık etmemizi sağlayacak bolca fotoğraf yer alıyor.

1944 Sürgününde henüz 6 aylık olan Kırımoğlu’nun yaşam mücâdelesi ve sürgün hakkında merak edilenlerin derli-toplu bir şekilde, birinci ağızdan yanıtlanması; bana göre eseri kıymetli kılan en önemli kıstastır. Bu nedenle Sayın Prof. Dr. Necati Demir ve Sayın Doç. Dr. Osman Kubilay Gül’ün ortaya koyduğu iş takdiri fazlasıyla hak ediyor, kanâatindeyim. Kırımoğlu, sorulara verdiği samimî yanıtlarla sanki sizinle söyleşiyor, izlenimi veriyor. Onunla aynı acıyı, aynı heyecanı, yeri geldiğinde aynı mutluluğu yaşamanız mümkün oluyor.

Eser, Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kadar barış yanlısı olan ve şiddetten dâimâ uzak durmaya çalışarak Kırım Türklüğünün şerefini korumayı kendisine hayat gâyesi edinmiş Kırımoğlu’nun vatan sevgisi hakkında okura yeterince mâlûmât veriyor. Öyle ki Kırım davası uğruna eğitim hayâtından dahi ferâgat etmek zorunda kalır Kırımoğlu. Zîrâ Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümüne Sovyetlere sâdık olmadığı için kabul edilmez. Daha sonra Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsünden de benzer nedenlerden ötürü, üçüncü yılındayken atılır. Fakat suya sabuna dokunmadan yaşamak yolunu seçmez, milletinin bir gün Kırım’ın bağımsızlığını görebilmesi için ömrünü fedâ eder.

Sovyet rejiminin bütün zorbalıklarına şâhitlik etmiş olan Kırımoğlu, hayâtının en verimli olabileceği yıllarını hapishâne ve sürgünlerde geçirir. Ancak o, sudan sebeplerle, sürekli ve zâlimâne icraatlarla sesini kısmaya çalışan Sovyet rejimine boyun eğmez. Çeşitli dönemlerde Özbekistan’da, Sibirya’da, Yakutistan’da ağır şartlar altındaki çalışma kamplarına gönderilse de vazgeçmeye niyeti yoktur. Kırım’da yaşananlara dünyânın dikkatini çekmek için açlık grevleri yapar; canından geçer, vatanından geçmez. Bu esnâda kişisel yönden kendisini geliştirmeye devam eder, yeni diller öğrenir, binlerce kitap okur. Bu eser sayesinde ilk defa öğrendiğim bir bilgiden de söz etmek istiyorum: Kırımoğlu’nun, açlık grevlerinin birinde öldüğü sanılmış, Rus yetkililerce de konu hakkında herhangi bir açıklama yapılmadığı için hâdise ciddiye alınmış, hattâ Türkiye’de çeşitli yayınlarda ölüm haberi verilmiş, çeşitli illerde gıyâbî cenâze namazı kılınmış. (s.87)

Sovyet demişken Stalin’den söz etmeden olmaz. Kırımoğlu’nun bir anısı, Rus Hitleri Stalin(1) hakkında müspet fikirlere mâlik şahıslara çok yerinde bir cevap olacaktır: “Şöyle bir anımı anlatayım: 1953’te Stalin’in ölümünü televizyondan duyduğumuzda babam çok terbiyeli bir şekilde ‘Sonunda öldü.’ demişti. Stalin’in öldüğünü duyduktan sonra okula gittiğimde okuldaki öğrencilerin çok üzgün olduğunu ve ağladıklarını gördüm. Aslında öğrencilerin çoğu da Kırım Tatarı idi. Öğretmenim yanıma gelerek: ‘Çocukların hepsi ağlamak zorunda. Fakat senin bunu yapmayacağını biliyorum. Gözlerinin önüne soğan sürerek ağla yoksa hem sen hem biz hem de ailen tutuklanır.’ demişti. Oysaki ben üzüntümü göstermeye değil, mutluluğumu gizlemeye çalışıyordum. O gün ağlamadım. Ağlamam da mümkün değildi. Aslında mutluluktan uçasım geliyordu.” (s.61-62) Bu kısacık anıdan birçok sonuç çıkarmak mümkün. İnsanlık dışı onca muâmeleye rağmen babasının Stalin’in ölümünden duyduğu memnûniyeti gâyet terbiyeli bir şekilde dile getirmesi; Kırımoğlu’nun küçük yaşta da olsa sağlam bir karakter duruşu göstermesi, üstelik öğretmeninin de bu karakter özelliğinin farkında olması; en önemlisi de Stalin’in bir diktatör olduğunun kanıtı…

Eserde, Rusların Kırımoğlu’nu ciddiye alınması gereken bir lider olarak gördüğü apaçık belli oluyor. Her fırsatta cezâ ve sürgünlere başvurmaları, eğitim hakkını birden çok kez elinden almaları, Kırım’da istiklâl ateşini yakacağından korktukları için vatanından uzak tutma çabaları bunu gösteriyor. Putin’in, -konuşmadan sonra, referandum husûsunda hak ettiği cevabı aldığı için Rusya’ya girişini 5 yıl boyunca yasaklasa da- Kırımoğlu ile görüşmek istemesi ve Kırımoğlu gönülsüz olmasına rağmen Putin’in bu konuda ısrarcı davranması bile onu bir lider olarak tanıdığını gösterir. (s.113)

Esâsen, aksi de düşünülemezdi. Şu çok âşikârdır ki bugün Kırım davası hâlâ yaşıyorsa, bunu en çok Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na ve mücâdelesine borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Kırımoğlu’nun zorluklar karşısındaki direnci ve dik duruşu günümüzde zulüm altındaki onlarca Türk memleketi için timsâl niteliğindedir. Onun 6 aylıkken düştüğü sürgün yolunda hayatta kalmayı başarabilmesi, Kırım Tatarları için Tanrı tarafından bir teselli gibidir. Buna rağmen yakından tanıdığım bir Kırım Tatarının Kırımoğlu hakkında “Kırım’dan kaçtı, cesâretsiz, korkak vs.” türündeki hezeyanlarını şaşkınlıkla dinlediğimi ve şiddetli îtirâzlarda bulunduğumu da belirtmek isterim. Böylesi zihniyete yine Kırımoğlu’nun ifâdeleriyle cevap vermek daha mâkûl bir yaklaşım olacaktır, diye düşünüyorum. Kırımoğlu, bundan sonraki hedeflerinin neler olduğu sorusuna şu şekilde açıklık getiriyor: “Kırım’da Kırım Tatar Muhtar Cumhuriyeti olacak. Onun ilanı törenine katılacağım ve rahat rahat öbür dünyaya gideceğim.” (s.129)

(1) “Rus Hitleri Stalin” ifadesini 20. yy dünyasındaki iki diktatör Hitler ve Stalin arasında mutlaka bir seçim yapmak zorunda olduğunu hissedenler için, aslında aralarında millî mensûbiyetleri dışında herhangi bir farklılık olmadığını deklare etmek maksadıyla kullandım.