Ülkücü ve Ülkücülük-2

Millet temelli, toplumcu bir yaklaşımı esas alan “Ülkücülük”, “millet” tanımında ırkçı, soycul ve kan birliğine dayalı Batıda tanımlandığı şekilde “Nasyonaliteyi” reddeder.

Ülkücülüğün, “millet” tanımı, harsa dayalı kültürel değerler, kader ve hedeflerde tarihi derinliğe bağlı birliktelik ve ortak tehdit ve de düşmanlıklara karşı birlikte vatan coğrafyasının her unsuru ile savunulması esasına dayalıdır. “Fıtrat” ile çatışmayan bu tanım, milletler arası bir üstünlüğü ve güçlünün zayıf üzerinde kullanma ve tüketme hakkını reddeden, insanın özgürlüğünü esas alan, barışçı bir dünya görüşünü kapsar.

Ülkücünün, milletine yönelik tehdit ve tehlikeler karşısında gösterdiği sert, kararlı, tavizsiz tutum ve davranışlar her zaman, fikrî karşıtlarınca halkımıza kasıtlı olarak yanlış aksettirilmiş ve insanlığın huzuruna, barışına yönelik fikrî temelindeki öncelikleri gölgelenmiş ve örtülmüştür.

Ülkücü Hareket’e karşı, gizli ve açık fikrî ve fiilî karşı duruş ve mücadele içinde olan her ideolojik ve siyasi hedefli fikri akım ve hareketlerin çıkış ve beslenme odakları “Batı” merkezlidir. Bu sebeple kendilerinin özünde olan yıkıcılığı ve kavgayı gizleyerek, Ülkücü Hareketi sürekli bu tanımların hedefine koyarak karalamaya çalışmışlardır.

Ülkücü Hareket, “Batı” kaynak ve destekli fikrî ve siyasî hareketlere karşı; “doğudan”, insanlık adına hak ve adalet için yükselen bir direnişin sesidir.

Hiçbir kişi, aile, soy ve sınıf önceliği olmayan “millet” temelli toplumcu fikri savunmasının gerekçesi ve doğruluğu, Batı’nın bin yıldır hem kendi coğrafyasında hem de dünyada insanlığa yaşattığı zülüm, kan ve gözyaşının inkâr edilemez gerçeğinde saklıdır.

Batılı ülkelerin “milletleşme” süreçleri çok kanlı, yüzyıllık savaş ve sömürü dönemi sonrasında “ekonomik zenginliğe, sömürüye ve refaha dayalı” olarak kurulmaya çalışılmıştır.

Ve aslında bizim tanımımızda ifadesini bulan “millet” ve “milletleşme” sürecini henüz tamamlayamamışlardır. Çünkü insanlık tarihi açısından çok genç “milletleşmiş” toplumlardır. “Toplumcu” hedeften uzak oldukları için kendi halkları da dâhil bir zümrenin ya da sınıfın “kast” “ve “sınıfa” dayalı sömürüsünden henüz kurtulamamışlardır.

Konunun daha iyi anlaşılması için “Batılı” devletlerin bugüne kadar yansıyan ve halen devam eden kuruluş ve işleyiş kodlarında ki felsefi alt yapıya ve temel kavramlarına yönelik kısa bir hatırlatma yapalım. Bizim fikrî temel ve hedeflerimizi daha iyi,  mukayeseli olarak anlatmaya çalışalım.

Batı’nın örnek aldığı ve medeniyet kodlarının temeline övünerek koyduğu değerlerin kaynağı “Roma ve Helen-Grek” ilk çağ medeniyetleridir.

Bu medeniyetlerin temelinde “insan” eşitliği ve önceliği yoktur. Toplum sınıflara bölünmüştür. Eflatun’la başlayan aşağıdaki tanımlama günümüze kadar isim ve taktik değiştirerek devam etmiştir.

Eflatun toplumu üç sınıfa ayırır. Altın sınıf, gümüş sınıf ve bronz sınıf.

Altın sınıf, asiller olup soya dayalı, tanrılarla birlikte güç paylaşımı ve ittifaklar yapan, kendileri dışındaki her varlığı canlı, cansız “kullanma ve tüketme” hakkına ortaksız sahip olan sınıftır.

“Jus utendi et abutendi” Roma hukukunun mülkiyete karşı mihenk taşı. “Kullanma ve tüketme haktır” temel ilkesidir.

Son dönemde “Batı medeniyetinin” halen değişmeden süren ve asla vazgeçmediği sömürgeciliğinin en temel dayanağını Alev Alatlı şöyle ifade etmiştir:

“Siz siz olun, mülkün sahibine değil, “sahiplik” kavramına odaklanın, yavrum. “Özel mülkiyet” derken, “istimal hakkı” ile “suistimal hakkı” arasında ki farka dikkat edin. Roma medeni hukukunda,  “jus udenti” mülkün özdeğini harap etmeden istimal etmek hakkıdır; “jus abudenti ise sahip olunanın mutlak tasarrufu, yani suistimal edilmesine hak tanır. “jus udenti et abutendi”, “kullanma ve tüketme haktır” anlamındadır. (Fesüphanallah Alev Alatlı Say.132.)

İşte bu hak (!) Eflatun’un altın sınıfının tek başına sahip olduğu bir haktır ve Roma medeniyetine de buradan transferdir. Yazılı hukuk kaydıdır.

Gümüş sınıfına gelince… Bunlarda Altın sınıfın haklarının koruyucu bekçisi ve sistemi yürüten asker ve bürokrat memur sınıfıdır. Ayrıcalıkları olan bir sınıftır. Mülkiyet hakları yoktur. Sadece “altın sınıf” tarafından hizmet ve bağlılıkları ölçüsünde sınırlı geçici mülkiyet hakları, ücret ve maaşları vardır.

Ve son sınıf bronzlar… Köleler(plepler). Hiç bir hakları yoktur. Yarı aç yarı tok altın ve gümüş sınıflarının hizmetindedir. Bu durumdan yani bu sınıftan tek kurtuluş ümidi vardır o da ölmek.

Batı medeniyetinin(!) Avrupa’da her yıl milyonlarca turistin gezdiği “Roma-Grek medeniyetinin” sözde muhteşem sanat yapıları(!)  bu köle sınıfının binlerce yıllık kan, zülüm ile yapılan hayat ve emek hırsızlıklarının eseridir.

Meşhur Roma imparatoru Titus’un Roma’da yaptırdığı ve her turiste gezdirilip gösterilen Collezyumun temeline yüz bin Yahudi, Arap ve Berberi’nin kanı ve canı vardır.

O dev Collezyum, Titus M.S. 30 da Kudüs’ü alıp Yahudileri ikinci sürgüne gönderdiği zaman o coğrafyada yaşayan halklardan topladığı yüz binlerce esirden yayan olarak zor yol koşullarında Roma’ya ulaştırdığı yüz bin esirin eseridir. Kaç Ortadoğulu turist oraları hayranlıkla gezerken bu dev sömürge eserinin temelinde atalarının tutsaklığının ve kanının olduğundan haberlidir acaba?

Evet, yazımızın konusuna dönersek “sınıflı” toplum yapısı “Batı” medeniyetinin yüz yılımıza kadar taşıdığı felsefi temeli olan ve asla vazgeçmediği bir kabulüdür. Bize göre toplumsal travmaların ve sömürünün temelinde yatan en temel unsurda bu kökleri derinde olan ve “fıtrata” muhalefet eden çarpık düşünce ve fikirlerdir.

Zayıfların, akıl ve beden özürlülerin dışlanması ve nesillerinin devamının önlenmesi için öldürülmesi ve daha sonraları ise biraz daha medenileşen(!)  Avrupa ve Amerika’da kısırlaştırılmalarının kanunlaştırılmasından kaç Batı medeniyeti hayranı haberdardır acaba?

Herkes Hitlerin “ari” ırk çalışmalarını bilir. Fakat bu güçlü insan soyu elde etme fikrinin kaynağının Aristo’dan, Eflatun’dan geldiğini “Roma-Helen-Grek” medeniyeti(!) temelli olduğunu ve Hitlerden önce 1927’lerde ABD’de kanunla mahkeme kararı ile işitme, görme ve beyin özürlü insanların “kısırlaştırma” uygulamalarının varlığından haberdardır?

Marks-Engels’in, “sınıf esaslı” komünizmin kaynağının temeli bu “Roma-Helen-Grek” medeniyetinin Eflatun’a, Aristo’ya dayalı sınıfsal ayrımının ters yüz edilmiş başka bir versiyonu değil mi?

“Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var” diyen Lenin döneminin işçi sınıfına seslenirken aslında Eflatun’un “bronz” sınıfına sesleniyordu.

“Biz bronzlar, Altın sınıfını yenelim ve üretim araçlarının sahibi olalım. Biraz da “jus utendi et abudenti” konumunda biz olalım. Sonra Paris Komünü hayalimizin gerçekleşmesine bakarız.”

Darwin’in güçlüler hayatta kalır tezi ile “güçlü insanlık soyu” elde etme faşist ve nazist, sapık, “fıtrat” karşıtı ideolojilere kapı açtığını hatırlayın. Kaynağı yine “Roma-Helen-Grek” medeniyetinde değil mi?

Günümüzde “küresel çetelerin” ABD ve Batı kaynaklı stratejik hedeflerinde ki “Doğuya” bakışında değişen bir şey yok.

“Jus udenti et abudenti” hükmünü icraya devam ediyorlar.

“Kullanma ve tüketme hakkı yalnız bizimdir.”

Yeryüzü canlı cansız varlıkları ile bizim “istismar hakkımızın” kapsamı içindedir.

Cesur Yürek filminin kahramanı, bağlı olduğu Konta niçin isyan etmişti? Yeni evlendiği, sevdiği kadına “kontun ilk gece hakkını” vermemek için değil mi?

Kuralı, kanunu çiğnedi ve ölüm cezası ile neticelenen isyanı başlattı. İçimiz karardı değil mi?

Bir de bize dönüp bu vahşi Batı’nın uşak ağzı ile tarihinizle yüzleşin diyen fikrî muarızlarımızın daha doğrusu beyni prangalı zavallıların hezeyanlarını yok mu?

Acaba kim, hangi medeniyet tarihi ile yüzleşmeli?

Bakalım sonra insanlığa bakacak yüzleri kalacak mı?

Gelecek yazımızda “sınıf ve soy” üstünlüğüne dayalı Batı Medeniyetinin(!) “jus udenti et abudenti”, kullanma ve tüketme hakkına; “Adaletin ve Hakk’ın kılıcı”, “insanı yaratılmış en kutsal varlık kabul eden” atalarının izinden giden “Ülkücü Hareketin”, “milleti” temel alan fikri dik duruşunun “milliyetçilik atlasındaki” izlerini takip etmeye inşallah devam edeceğiz.