Ülkücü ve Ülkücülük-3

İlk iki yazımızda ülkücülüğün fikri temellerini oluşturan “millet” eksenli milliyetçi duruşunu diğer batılı ideolojiler ile mukayeseli olarak yazmaya çalışmıştık.

Bu yazımızda “millet” tanımı üzerinde duracağız ve “ülkücülüğü” bölücü, ırkçı “batı” tanımlı milliyetçilikten ayıran en temel hususları ifade etmeye çalışacağız.

Batılı aydınlar bizdeki sözlük karşılığı “milliyetçilik” olarak çevrilen “Nasyonalite” ile 1789 Fransız ihtilali ile birlikte tanıştı. 250 yıl sonra geldiği nokta “üstün ırk” iddiası ile II. Dünya savaşına sebep olması ve 65 milyon insanın ölmesi ile kanlı bir insanlık dramı ile final yapmasıdır.

Soyu ve kanı temel alan batı kaynaklı “nasyonalizminin”, “ari ırk” üstünlüğünün kaynağı aslında kendi kültür kodları olarak kabullenip savunduğu “Roma-Grek” ilk çağ uygarlıklarıdır.

Sınıf farklılıklarına dayalı ve üstün soy mensubu (!) ailelerin yönetim ve zenginliklerin tümüne sahip olması ve paylaşması “batının” ilk çağlardan beri günümüze kadar tanım ve ifade değişiklikleri yapsalar bile asla değiştirmedikleri “ideolojik” vazgeçilmezleri olmuştur.

Batının üç yüz yıllık “nasyonalite” merkezli devletler tarihini ve kaynak olarak aldığı 2500 yıllık “Roma-Grek” medeniyetindeki soy ve sınıf üstünlüğüne dayalı temellerini bir kitap kapsamında akademik çerçevede ele almak hususunda “milliyetçi” çevreler oldukça geç kalmış durumda. Biz bu satırlarda öğrenip ve yaşadığımız pratiğin özetlerini vermeye çalışacağız.

Batıda hala sosyolojik ve psikolojik bir gölge olarak toplumsal hayatı direk etkileyen orta çağ feodal yapısının izlerini bugün dahi görmek mümkündür.

Vonlar, kontlar, baronlar… Kral ve kraliçe sıfatları, aile ve soy referanslı üstünlük ve güç ifade eden referansları halen Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Belçika’nın, Hollanda’nın ve şehir devleti büyüklüğündeki Monako ve Lüksemburg’da yaşattığı bir sosyal gerçeklik olarak devam etmektedir.

Devlet yönetimlerine, sermayeye ve çok övündükleri demokratik sistemlerine bu sıfat sahibi seçkin sınıf günümüzde de halen etkin bir durumdadır.

Günümüzden 1100 yıl önce Orhun Kitabelerinde yer alan “Türk Milleti” tanımı ve kapsamı bugüne kadar doğruluğundan ve gerçekçiliğinden en ufak bir değer kaybetmemiştir.

Ülkücü Hareket “millet” kavramını Türk Milleti’nin bilinen ve yazılan binlerce yıllık tarihinde ki anlam ve ifadesi ile kabul etmiş ve de yeni nesillere aktarmaya çalışmıştır. Hiçbir zaman soy ve üstün ırk önceliği ile bir milliyetçilik tarifinde bulunmamıştır.

Ülkücü Hareketin milliyetçilik tarifinin kapsama alanında bir ırkın çoğunluğu ve öncülüğü (üstünlüğü değil) elbette vardır. Turan soylu boy ve obaların kurduğu devletlerin dayandığı “millete” mensup olmak ve Türk adıyla bir araya gelmek bir “kan” meselesi olmayıp bir “hal” meselesidir.

Turan soylu kavimlerin tarihte kurdukları devletlerin en temel özelliği “adalet” ve “güvenlik” şemsiyesini ırk, dil, din farkı gözetmeksizin sınırlarını ilan ettikleri topraklarda hâkim kılmış olmalarıdır. Yıllar içinde ırk ve din taassubunda ısrarcı olmayan birçok kavim Türk Milletinin bir parçası olmuş ve Türk adıyla anılmaktan hiçbir zaman rahatsız olmamışlardır.

Bunun en güzel örneklerini Balkanlarda görmek mümkündür. Hırvat, Sırp ve Boşnaklar köken olarak Slav halklarına mensuptur ve Slavca konuşur.

İsimlerini din farklılıklarına göre almışlardır. Hırvatlar Katolik, Sırplar Ortodoks ve Boşnaklar Müslümandır. Müslüman olan Boşnaklara yüz yıllardır Türk oldular diye ifadeler kullanılmıştır.

Arnavutlar, Makedonlar ve diğer Balkan halklarında da benzer durumları görmek mümkündür.

Bu durum Türk Milleti tanımının ırk temelli değil kültür ve ideal temelli bir tanım olduğunun işaretidir.

İslamiyet’le birlikte bizim savunduğumuz ve uyguladığımız “millet” kavramı hem doğrulanmış ve hem de pekiştirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de insan toplulukları üç başlık altında toplanmış ve tanımlanmıştır.

Kabile, kavim; Millet ve Ümmet …

“İbrahim milleti” tanımı da Kur’an-ı Kerim’de mükerreren geçmektedir. Ve bu tanımı Peygamberimizde kullanmıştır.

İbrahim milleti tanımında temel alınan tek şey “tevhid imanıdır”.

Tek bir dini, bir ilkeyi ve Allah (c.c)’ın Hz. Âdem’den beri emrettiği “tevhidi” ve buna uyan “hanif millet” ifadesinin bir iz düşümüdür “İbrahim Milleti” tanımı.

İşte bu tanımın bayrağının altında İslamiyet öncesinde de toplanan “Turan soylu” boyların kurduğu devletlerin halklarının adı olarak “Türk” adı ifade edilmiş ve “Türk Milleti” olarak isimlendirilmiştir.

Bu anlamda Türk Milletinin tarihinde İslamiyet öncesi “tevhidi” esas alan ve putperestliği reddeden bilgi ve inançlar çok derin ve tartışma götürmeyecek kadar açıktır.

Bunun için İslamiyet öncesi olmasına rağmen Hun imparatoru Atilla’nın Avrupa’da adı “Tanrının adalet kırbacı” olarak yüzyıllar boyu söylene gelmiştir.

Bu özet bilgilerin ışığında net bir ifade ile diyebiliriz ki Ülkücü Hareketin “millet” tanımında soyculuk ve üstün ırk kabullü bir husus asla yer almaz, alamaz.

Bizim “millet” tanımımızda, tasada, kıvançta ülkü birliği ve hedef birliği esastır.

Dil, tarih ve coğrafya yani “vatan” bu tanımımızda en önemli bağları oluşturur.

Adalet, sınıfsız toplum ve ayrıcalıklı kimlik önceliklerini red “millet” tanımımızın ayrılmaz parçasıdır.

Etnisiteye dayalı iddialar ve mezhepçilik asla “millet” tanımımızın kabul edeceği hususlar olmayıp, “milleti” bölen ve zayıflatan hatta nihayetinde dağılmasına sebep olacak “fitneler” olarak görülür.

Ülkücüler sürekli olarak “batının” tanımladığı, temelinde  ırkçılık olan, soy üstünlüğünü esas alan “milliyetçilik” ile suçlanmıştır.

Fakat temelinde  “millet” tanımı yukarıda ki gibi olan bir fikri hareketin elbette “milliyetçilik” anlayışı da farklı ve asla suçlandığı gibi olmayacaktır.

Ülkücü Hareketin “milliyetçilik” anlayış ve tanımının ne olduğuna gelecek yazımızda inşallah devam edeceğiz.