Uydurma Kavramların Yol Açtığı Yanlış Alışkanlıklar-2

R.Owen’ın önderliğini yaptığı İngiliz sosyalizminin dine karşı çıktığı doğrudur. Ayrıca bunda ideolojiye dönüşmüş din siyasetinin, sosyalizm üzerinde tepkisel etki yaptığı da doğrudur. Yahudi’nin taktik strateji etkisini de unutmamalıdır. Russel, Almanya’da 1843 de Moses Hess adlı bir Yahudi’nin, Engels üzerindeki etkisini anlatan yazısını nakleder: “Geçen yıl Paris’e doğru yola çıkacağım sırada Berlin’e gitmekte olan Engels beni görmeye geldi. Günün sorunlarını konuştuk ve birinci yıl devrimcilerin den olan Engels, benden inanmış bir komünist olarak ayrıldı. İşte böylece yıkım yağdırıyorum herkese.”

Aslında sosyalizmin hayata geçmesi ve benimsenmesi, her alanda olduğu gibi bir inanç sistemine muhtaçtır. Yeter ki bununla uyumlu bir din olsun. Owen’ın “din olmasaydı”sına şöyle girmek istiyorum: Bencillik ve zekâ paylaşmayı değil paylaşmamayı getirir, paylaşmaya asla yanaşmaz. Hayvanların paylaşması çok sınırlı ve içgüdüseldir. Yani bilinçli değildir. Onlarda hayvanlık ilkesi oluşmamıştır. Şahsiyet teşekkül etmemiştir. İnsan da bilinen sebeplerle insan ve insanlık oluşmuştur. Din olmasaydı Owen’ın dediğinin tersine, insan hayvana benzerdi. Owen, dini anlamamış özüne vakıf olamamış olabilir, “din zannedilenlere” bakmış olabilir. Fakat onu aşağılaması gerçek sosyalist dünyanın kurulmasını engelleyen bir tavırdır. Eğer Owen, dinlerin sebep olduğunu zannettiği kavga ve savaşları kast ediyorsa hayvanlar arasındaki kavga ve savaşı ne ile izah edeceğiz? Din ile mi? Mücadelenin canlı varlıklar arasında olduğunun, bunu dinin yüksek seviyeye taşıdığının ve böylece azalttığının farkında olamamıştır. Owen sosyolojik gerçeklerden söz etmiyor. Bakalım: Batı’da tabiat bilginlerinin ve keşiflerde bulunmuş olanların çoğu dindardır. Filozofların çoğu da öyledir. 10-13.yy’da İslam dünyasının, astronomiden matematiğe, fizikten biyolojiye bütün bilim dallarında yükselişi, dini hayatın yoğun olarak gündemde olduğu zamana rastlar. Batının Rönesans ve reformunu da hazırlayan İslam dünyasıdır. Owen bindiği dalı kestiğinin farkında olmamıştır. Para yerine “iş karnelerinin kullanılmasını” önerge yapması, “değerlerin doğal birimi emektir” demesi yerinde görüşler olabilir ama Owen bunun sadece menfaat dağıtımı ve eşitlendirmesi yoluyla olabileceğini zannetti. Onun eksikliklerini giderip, yanlışlarını düzeltip, sistem değiştirmeye gidenler ihtilal yoluyla bunu sağlamaya çalıştılar ama olmadı, çabuk yıkıldı. Sosyal olayların kurallaşmasının ve kalıcılığının sosyolojik en küçük zaman birimi yüz yıldır. Kısaca 3-4 nesildir. Marksist-Leninist devrim yüz yıl yaşamadı.

Ahlakı anlamak için Owen’ın başka kaynaklar araması boşuna oldu. Emekçiler arasında birleşme ile kötü sonuçları önleme çabası olan sendikalar, Owen’ın birkaç yıl içinde bütün ekonomik düzeni değiştireceğini zannettiği sendikacılık, sosyalist gelişmeye katkıda bulunmuş ama henüz bir sonuç alınamamıştı.

Saint-Simon ve Fourrier’nin etkisiyle Fransa’da 1848 sosyalist devrimi de, İngiltere’de Owen hareketi de başarıya ulaşamadı. Duruma daha ciddi yaklaşan, onu temel bir felsefeye zengin bir ideolojiye bağlamak isteyen Marksist-Leninist hareket de uzun yaşamadı. Bunu kapitalizmin zaferine bağlamak sığ bir anlayıştır. Sebepleri kendi içinde aramalıdır.

Marksizm, iktisadi alanı alabildiğine yücelterek, aşkınlaştırarak tanrılaştırmıştır. Tanrı ihtiyacını böyle gidermiş, aynı yolla metafizik ihtiyacını, ideolojisini bu yolda kurarak idealizmi ihtiyacını gidermeye çalışmıştır. Öbür taraftan bunların hepsini mecburen dünyevileştirmiştir. Dünyevileşen bir dinin kapitalizmi hizmet edeceğini ve ettiğini, Marx Weber tezi örneği ile gördük. Bugün dünyevileştirilmek siyasileştirilmek istenen dinin, şekline “istismar” da deseniz, kapitalizmin hizmetinde olduğunu görüyor ve yaşıyoruz.

Solculuk ve onunla yola çıkan sosyalizm ve komünizm hakkında bir önemli yanılgı da milliyet meselesidir. Devlet meselesi gibi millet ve milliyet meselesi de bilinen ve yaşanan uyumsuzluklardan, çelişkilerden olmuştur. Kültür yerine ideolojiyi koymaya kalkmak da böyledir. Marksizm’in çelişki ve tutarsızlıklarına solculuk uydurma kavramı ilave olmuştur. Solculuk dine, mülkiyete karşı olduğu kadar, millet ve milliyetçiliğe karşı olarak bir çağrışıma sahip kılınmış bir kavram oldu. Solculuğa Marksizm anlamını yüklenmeden, solculuk millet ve milliyet meselesinde olumsuz bir peşin kanaati ilan etmiştir. Marksizm’i her tenkit eden gibi, Russel millet ve milliyetle ilgili çelişkileri görmüştür. Der ki: “Komünist bildirgesi, “bütün ülkelerin çalışan insanları birleşsin”, diyor. Ama şimdiye kadar gördüklerimizden anlıyoruz ki işçiler, işverenlerinden ziyade yabancılardan tiksiniyorlar. 1914’te birkaç kişi dışında, Marxçılar bile kendi kapitalist devletlerin yanında yer aldılar ve emirlerini uydular. Çeşitli ülkelerin tekelleri, birbiriyle rekabete girişirler ve hükümetlerini de bu rekabete zorlarlar. Milletler arasındaki rekabet sınıf mücadelesi gibi ekonomik bir çatışmadır ve çağdaş siyasette en az onun kadar önemlidir. Oysa Marx’a göre bütün siyaseti sınıf çatışmaları denetler.” Marx, kendisi 1848 Almanya isyanına katılmış ve bu hareketin bastırılmasında milliyetçiliğin payını dikkatle not etmiştir. O zaman yazdığı kitapta, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndaki Slavların kendilerini Alman boyunduruğundan kurtarmak için nasıl çabaladıklarını ve sonunda nasıl yenildiklerini anlatır. Marx’a göre bu normaldir. “Canlılıklarını çoktan tükenmiş olan ve daha güçlü bir milletin dümen suyunu izlemek zorunda kalan ulusların (doğrusu kavimlerin olmalı. Y.S.) dağınık kalıntıları (İngiltere’de Galliler, Fransa’da Bas-Bretonlar vb. örnekler verir…) Milletlerarası karışıklıktan yararlanarak, siyasi durumlarını yeniden kazanmak istediler. Bin yıllık bir tarih, onlara böyle bir geri dönüşün olamayacağını öğretmeliydi. Buyruğu altına alma, kaynaştırma ve kendine uydurmakta tarih boyunca gösterdiği eğilimi, aynı zamanda bu milletin fiziki ve akli gücünü ispatlar. Ancak kendisi gibi dağılmamış, bağımsız bir milli yaşayışı sürdürecek güçte ülkelerin sınırında durur. (…) Oturdukları her yerde Almanlarla karışmış yıllar yılı her çeşit medeniyet hareketi için Almancadan başka dil kullanılmamış olan birkaç topluluk uğruna tarihin bin yıl geriye döneceğini düşünebilirler mi acaba?” Marx böyle düşünüyor. Tarihçilerin, felsefecilerin, sosyologların; “Her kavim millet olamaz ve olamamıştır.” kanaatini, “Medeniyetlerin kurucu ve kalıcı kültürü”nü anlatmış, kurucu kültürün alanı içinde alt kültür durumuna düşen grupların ana kültüre nasıl bağlı olduklarını bir güzel dile getirmiş olmakta olan Marx, ilginç olarak şöyle devam eder: “Bir daha buna benzer sebeplerle devrime karşıt güçlerle işbirliği yaparlarsa, Almanya’nın görevi açıkça ortadadır. Başkaldırma durumunda, üstelik bir dış savaş ile uğraşan hiçbir ülke, bağrında bir Vandée barındıramaz.” Fakat Marx bu doğru anlayışını devam ettiremedi. Russel der ki, Marx’ta birazcık kendini eleştirebilme yeteneği olsaydı, bu sözleri yazmış olmasına bakarak, sırasında Marxçıların bile milletlerin önyargılarından kurtulamadıklarını anlardı.

Bu milliyetçi Marx, ideolojisini evrenselleştirmek isteği uğuruna, “Yalnız işçiler milliliği yok edebilir, yalnız işçiler çeşitli milletleri kardeş kılabilirler.” diyecektir. Şimdilik bu gerçekleşmemiş bir düştür. Marx’ın millilere, milliyetçiliğe temas etmesinden anlaşılan gerçek aslında şudur ki, devrimi ancak millet olmuş bir toplum başarabilir, dağınıklığı toparlayabilir. Millete isyanlar devrime karşı güçlere aittir. İsyan ederlerse milletin yapabileceği görev açıkça ortadadır. Marx böyle düşünüyor. Biz de ilave ediyoruz ki, milliyetçiliğin liberal-kapitalizm ile bir ilgisi yoktur. Bu konuda yanlış yorumlar yanlış yönlendirmeler olduğunu biliyoruz. Kapitalizmin zulmüne karşı çıkan milliyetçilik, tabiat ve sosyoloji kanunlarından sayacağımız “kimlik” gerçeğinden, buna bir kat daha elbise giydiren dinin verdiği kimlik meselesinden ve nihayet iktisadi toplumculuk anlayışından kaynaklanır. Fıtrata sarılarak, dine yer vererek gerçeğe sarılan milliyetçi, sosyalisttir, böyle olmak zorundadır. Kapitalizm ile milliyetçiliği bir arada düşünmek, sistematik olarak mümkün olmaz. Ancak ve ancak ferdi duyulara ait olabilir. Milli ekonomi için oluşacak ekonomik şartları gören yöneticiler ve aydınlar, Milletler arasındaki şartlarda kapitalizmin gücü karşısında güçsüz kalmaktadırlar. Bir milliyetçiyi kapitalist olarak düşünmek, onu zalim, hilebaz, sömürücü bir karaktere ortak etmek olur. Kapitalist olmayan her milliyetçi devletçidir, dolayısıyla sosyalisttir. Gelin görün ki solculuk kavramı bu gerçekleri altüst etmiştir. İlericiliği, hürriyeti, bağımsızlığı, emperyalizme karşıtlığı, adeta tekeline alan solculuk, diniliğin ve milliliğin bunlara karşıtlığını telkin etmiş gibidir. Burada kabahat sadece solculukta değil, dini ve milli olanların bilinçlerindedir.