“Vaziyet alın, burası fena karışacak!”

Bizim ilçenin sevilen simalarından, baki kubbede kalan hoş seda gibi dağarcığımıza yadigâr kalan anıları her geçen gün daha çok değerlenen güzel insan rahmetli Toygar Efe’nin bir sözünü biraz değiştirerek paylaşmak istiyorum sohbetimizin en başında. Merhum büyüğümüz bir işe yeltenip de akıbet akim kalınca erkekliğe hiç reçel sürmeden sigaranın sararttığı burma bıyıklarının altından güler, yana kaykılmış sekiz köşe kasketini daha da sağa eğip o alaycı tavrıyla serazat kahkahasının makaralarını koyuverip şöyle derdi:

“Bin yılın başında bir helva kaşıklayalım dedik, onda da çanak yana devrildi be kızanlar!”

Aynı o misal; ben de milli iktisat üzerinden ilerleyip ekonomide tam bağımsızlığın ne idüğü, niceliği, niteliği diyerekten mevzuyu hak ettiği derinlikle ele almaya niyetlenince memleketten bir biri ardına tuhaf haberler gelmeye başladı. İlk başlarda Zaytung haberi sandığım gelişmeler kulağıma geldikçe Flash TV’de “Gerçek Kesit” izliyormuşçasına gülüp geçtim. Ardından bizzat gönül dostlarım bunları dile getirince hadisede hafif bir billur kokusu sezmiş gibi haddim olmayarak “He canım he” diyerek geçiştirdim. Ancak ardı arkası kesilmeyen haberler sohbetlerden süzülüp akademisyen, bürokrat ve daha da önemlisi berber ve taksici yarenler tarafından da teyit edilince farkına vardım ki bu işin şakası yok. Anlaşılan o ki, kamu otoritesinin dosta güven düşmana korku veren zerzevat kuyrukları tertiplediği, en büyük holdinglerin aslında batık olduğu dedikodularının kısır kokulu kabul günlerinden hasret soslu memleket geyiklerinin taş plak gibi döndüğü İngiltere kırsalına kadar uzandığı, ne kadar tarihi olduğunun ayırdına bir on sene geçmeden varacağımız şu günlerde;

“Aşağıdan yukarıdan

Yolun sonu görünüyor.”

Karacaoğlan’ın “Dilleri var bizim dile benzemez” diyerek tanımladığı gurbette kendisine duyduğum aşk daha bir pekişen güzel Türkçemizin engin hazinesindeki pek çok deyimden bazılarıyla ifade etmek gerekirse, görünen o ki bu sefer gerçekten; cartayı çekiyoruz, iki elimiz yana düşmek üzere, harç bitti yapı paydos, işimiz altmışaltıya kaldı, pilavdan yiyecekler, ayazda buyacağız, tığı teber şah ü merdan ortada kalıyoruz, orta kata kiracı geliyor, kandilin yağı tükeniyor, çenemiz çekiliyor, ila ahir…

Sözün özü; ha bugün ha yarın derken, ekonomimiz nihayet vaat edilen (!) kayalıklara özenle oturtuldu. Bu hususta konunun talihsiz nesnesi olmak kaderine duçar olan patlıcanın en lezzetli halinin oturtması olması da ayrı bir ibret ve ironi konusu tabi ki! (Tıpkı – Allah eksikliğini göstermesin- bayatlayınca en çekilmez gıdaya dönüşen ve olan lezzetini de kaybeden püskevitin acınası halleri gibi!) Henüz ağlayanımızın olmaması vaziyetin vehamet kesbetmekte olduğu hakikatini zerrece değiştirmiyor maalesef. Ve yine ne yazık ki, bazı arkadaşlarımın – ayıptır söylemesi – gurbet dönüşü İskender’i çift porsiyon söylememden ötürü iddia ettikleri gibi abartıyor da değilim.

Neden mi bu kadar eminim? Eh, en iyisi ekonomik anlamda yolun sonuna gelinen ülkelerde ne gibi “arazlar” sökün edermiş birlikte değerlendirip beraber karar verelim mübalağa edip etmediğime, ne dersiniz?

Öyleyse aldı Kerem; bir ülkede ‘denizin bittiğine’ geçmişten günümüze genelde şu tür belirtiler delalet ediyor:

  • Merhum bir yazarımızın güzel bir hikâye kitabının adıdır; ‘Önce Ekmekler Bozuldu’ E haliyle ardından da her şey… Demem o ki halkta geniş kapsamlı karşılık bulmayan hisseli bonolu, endeksli çıpalı kavramların da ötesine geçmişse sıkıntı, artık kemerin son deliği de yetmez olur ve ekonomik sıkıntılar sofraya yansır. Gıda fiyatlarında daha önce görülmemiş türden tuhaf artışlar, yemeklerde varlığı en garanti görülen patates-soğan türü ürünlerde anlamsız fiyat yükselişleri baş gösterir. Hani artık, gıda enflasyonun bizim memleketteki taçsız prensi sivri biberin saltanatını aratan cinsten yeni mizah yıldızları doğar. Yukarıda değindiğimiz patlıcan gibi… Hatta – bizde yaşandığını hiç sanmıyorum – ama vatandaşı bu durumun varlıktan kaynaklandığına ve işe el atılmasının altında hayali lobilerle mücadele amacının yattığına ikna etmeye yönelik, taşıdığı zekâvet miktarı sorgulanabilir söylemler de geliştirilir. Artık arzu ettiğini yiyemeyen kitle olur da ‘yerse’ diye…
  • Bizim oraların, bankacılık yaptığın yıllarda çokça kullanılageldiğini duyduğum bir deyimidir; “Top atsan yıkılmaz” ifadesi. Ancak hakkında bu deyim kullanılan nice şirketin, hatta şirketlerin birbiri ardına domino taşları gibi nasıl da kolayca ‘Üflediler söndüm’ makamında yıkılıp gittiğini gördü bu gözler. İşte tam da bu makamdan ses vererek, o ana kadar ülkede herkesin başına bir şey gelmeyeceği hususunda hem fikir olduğu ve ‘hökümet kapısı’ kadar sağlam gördüğü yapılardan beklenmedik çatırtılar gelmeye başlar. Ne şekilde mi? Mesela; aynı zamanda ülkenin en zengin insanları olan bu holdinglerin ya da şirketlerin sahiplerinin başka ülkelerin vatandaşlıklarına geçtikleri, yurtdışına sermaye kaçırdıkları, yabancı memleketten gayrimenkul aldıkları türünden haberler ayyuka çıkar. Hatta bunlardan bazıları kamuoyu baskısına dayanamayıp gazetelere çarşaf çarşaf ilan bile verebilirler, satır aralarında “Vallahi artık çaktırmamanın değeceği bir ortam kalmadı, haydi bize eyvallah!” mesajını açıkça vererek. Bu durumun örneklerine de tabi ki… Arjantin’de rastlıyoruz. (“-Liath Ağbi/-Efendim yeğenim?/-Arjantin’de bunlar olurken ki liderin adı Carlos Menem’in lakabı El Turco değil miydi? Hani o bakımdan şey ettirsek…/-Ne alakası var ya, doğru konuş, adamın canını sıkma! Bizde öyle yanlış olmaz, olmuşsa da yanlışlıkla olmuştur!/-Peki ağbi/Hah şöyle, iç mihrak seni…)
  • Bu gibi durumların yerel ya da genel seçim öncesine denk geldiği bir süreçten geçiliyorsa o zaman ayrı bir tuhaflık daha katmerlenir memleketin üzerine. Kelimenin tam anlamıyla herkesin ölü taklidi yaptığı günler, haftalar hatta aylar yaşanır. Birbirinden anlamsız konularla kamuoyu meşgul edilirken elde kalan son varlıkların itinayla dibi sıyırılmaya çalışılır. Anlamsız demişken, John Perkins’in ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’ kitabında değindiği türden hataların üzeri yine sanal gündem maddeleri ile örtülmeye çalışılır ki çarçur edilen kaynakların yarattığı karadelik göze çarpmasın. Ne tür hatalar mı? Söz gelimi; yapanı zengin ederken kullanan kullanmayan bütün vatandaşları kibarca ifade edersek edilgen çatılı tümce konumuna indirgeyen yakışmayan ağızda aynalı zurna misali köprüler, yolcu sayısında yüzde doksan dokuz nokta doksan dokuza varan sapmalar olan ve tek seveni kendi müteahhidi olan hava alanları, dünyada pert’e çıkıp modası geçmiş verimsiz enerji türlerini Nuh Nebi zamanından kalma teknik alt yapıyla memlekete “monte etmenin” derdinden ve kerameti kendinden doğma santraller. Neyse ki canım yurdumda bu tür iki haneli IQ sahibi üçüncü sınıf yöneticilerin eserlerine rastlamak mümkün değil… Ne diyorduk, hah; dediğimiz gibi, piyasada herkes ve her şey erketeye yatmış yaklaşan seçimi bekler. Genellikle de seçimden sonra çarşı aklınıza gelebilecek her anlamda ve söz konusu seçimin anlam ve önemiyle orantısız biçimde karışır. Artık kur, emtia fiyatı, batan, çıkan, zam, konkordato, icra… Allah ne verdiyse…

İşte böyle… Başlıktaki dostane uyarıyı önce kendime, sonra hepimize derken, anlamlandıramadığım bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum müsaadenizle. Hep merak etmişimdir; bütün bunların yaşandığı uzak, çok uzak ülkelerde ahali neden tepkisizdir diye… Sanırım bu benim için hep bir muamma olarak…

(Efendim; “Liath çok laf ettin dilin damağın kurumuştur al bir ayran iç, iyi gelir ağbicim” mi dedin? Hay Allah razı olsun kurumsamıştım. Oh çok iyi geldi. Bir saniye… Bana bir şeyler oluyor… Hay bin kunduz, ne kattınız ayranıma? Büyük oyun, evet nihayet büyük oyunu görüyorum! Dış mihraklar… İç odaklar… Herkes vatan haini bir ben doğruyum! Brokoli lobisi… Beka meselesi… Beşiktaş’ın skoru… Domates… Biber… Patlıcan… Tanzim satış…)

Şaka bir yana, aman efendim dikkat; ketenpereye gelmeyelim, gelmişsek de yara bere almadan savmaya bakalım bu vartayı da…

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler efendim,

Ürünümüz bol, kazancımız bereketli olsun.