Yazmak…

Yeni bir dergi hep yeni bir heyecan, özellikle mutfağında mesai yapanlar için, hazırlık safhasında çalışanlar için, çıktı çıkıyor diyerek matbaada ilk nüshayı bekleyenler için, hazırlık safhasında aslında her bir sahifesini neredeyse ezbere bilecek kadar dergiye/gazeteye aşina olduğu halde matbaadan çıkan o ilk nüshanın her sahifesini tekrar tekrar okumak ve gözden geçirenler için büyük bir heyecandır. O ilk nüsha yok mu o ilk nüsha? Üzerinde henüz mürekkep kokusu bulunan o ilk nüsha yok mu, yıllar sonra elinize aldığınızda bile heyecanını yitirmeyen o ilk nüsha yok mu, onun hatırına bile çekilir dergiciliğin kahrı…

Hele o dergide yazısı ilk kez çıkacak, yazısı ilk kez bir mevkûtede yayınlanacak olan ter ü tâze gencecik bir yazarın ezbere bildiği yazısını dergideki sahifede görüp baştan sonra defaatle okuduğu ân yok mu!

Yazmak…

Nerede okudum, hangi kitabın hangi sâhifesinde, hangi risâlenin hangi köşesinde, hangi hâtıratın hangi itirafında hatırlamıyorum, “Yazmak ölümün elinden hayatı kurtarmaktır.” diyordu bir cümle…

Hangi hayatı kurtaracak yazılanlar?

Yoksa ruhumuza ve kalbimize dair ardımızda bıraktıklarımızı mı?

 “Yazmak ve ölümün elinden hayatı kurtarmak…”

 “Ölmedikçe nereye gidilir?” diye soran şâir ne kadar da haklı…

Nereye gideceğiz?

Ya kütüphânemize kaçacağız, ilticâ veya inzivâ belki bu kaçış.

Kitaplar itirâz etmezler, sâhifeleri vefâlı bir dost gibi bekler, sâdıktır, ihânet nedir, unutmak nedir, sadâkatsizlik nedir bilmez. İçinde ne varsa onu sunarlar size… Sessizdir, ama mütemâdiyen fısıldar âhenkli bir sesle… Üzerinde biraz toz ve bir nemli koku biriktirir ama asil bir sükûtla bekler…

Ya bir kûşe-i uzlete çekileceğiz yani, o köşede hâtıralarla avunacağız, geriye dönük ayak izlerini, geriye dönük üç beş satıra muhataplığımızı okuyacağız mükerreren, defaatle, mütemadiyen, dönüp dönüp, ezber edeceğiz… Okudukça teselli bulacağız…

Ya da kavgaya atılacağız yeniden, hamle sırasının bizde olduğuna inanacağız, son bir hamle belki…

Peki nasıl?

Biz buz üzerinde, ensemizde lodosun sıcak ve boğucu nefesini hissederken ve Oblomov’a methiyeler düzerken, Oblomov tembelliğini kutsarken veya bir ekin gibi biçilirken gönlümüz…

Bir taraftan yaşamak yükü omuzlarımızda, “Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimizde, bileyim hangi suyun sakasıyım…” diyordu ya şâir…

Yaşayacağız… Omuzlarımızdaki yaşamak yükünü taşıyacağız…

Yazacağız…

Bir gün gelir de okunur ve hakikatin kalbine değer ve bir ince gönül sızısına dönüşür ve dahi bir ‘âh’ düşer o gönülden diye… İşte tam burada belki bir hayat ölümün elinden kurtulur ve kelimelerle birlikte can bulur belki diye yazacağız… O yazılanlar, şimdi sıradan harflerin bir araya getirdiği kelimelerden ibâret cümleler olarak bir çırpıda okunan o yazılar, günü geldiğinde, yazıcısının yokluğunda her harfi ayrı ayrı ve defalarca okunur ihtimâline perestiş edilerek yazılacak…

Aslında bir taraftan boş bir çivi bekliyor duvarda, unu elenmiş eleği asacak yer hazır…

Kadim Isparta cılız çocukları boğarmış…

Bugünün çarkı gürbüz idealistleri boğuyor…

Arap şiirinin zirvesi Eb’ul âlâ el-Maarrî, taassup dünyasında en kutsal inançları sorguluyordu. O mutaassıp cemiyet kör bir şâiri boğmadı.

Hey hât, bugünün modern toplumunun idealistlere böyle bir lûtfu da yok!

Oysa…

Bir fâhişeye kurbân edilen Yahya kadar çâresiz, oysa çarmıhtaki İsâ kadar yalnızız…

‘Maariften bî-behre’ ağızlarda ya da bir aşûftenin ağzında pervâsızca, terbiyesizce, şuh edâlarla dönüp duran bir sakıza dönmüş kelimeler. Kirleniyor, hayâsızlaşıyor…

Oysa yazmak demek, kelimeleri tüm kirlerinden sıyırmak demek… Çünkü kelimelerin hedefi kalp, his, idrak, şuur, vicdan…

Böylece tertemiz yazmak, galiba yalnızca dergi heyecanıyla mümkün olabiliyor…

Devlet gazetesinde mesai sarf eden tüm kardeşlerimi üzerimde biriken yazmanın tüm yorgunluğu ve onların tüm heyecanıyla tebrik ediyorum. Umarım çok uzun ömürlü olur Devlet…