Yeni Zelanda’da ne oldu?

Ülkücü Harekette bizim neslin hiç hata yapmadığı ve bugüne kadar yanlışlanamamış en önemli fikri disiplini, ‘Türk milletinin’ gizli,  açık düşmanlarını bilme ve karşı karşıya kaldığı yakın ve uzak tehditler konusunda yanılmamış olmasıdır.

“Tarih milletler mücadelesidir.” iddiamız ve temel fikri düsturumuz, yaşanan her geçen yılda mükerreren doğrulanmıştır.

Ve önümüzdeki gelecek yıllarda da bu gerçek değişmeyecektir.

Yeni Zelanda katliamı ve sonrasında  ‘Yeni Zelanda’ yönetimince sergilenen ‘barışçıl ve insani’ yaklaşım ve açıklamalar ‘katliamdan’ daha çok dünya gündemimde yer aldı ve almakta. Ve halen dalga dalga ‘İngilizler ve Müslümanlar’ arsındaki saygı ve güven haleleri zenginleştirilerek yayılmaya devam etmekte.

Her iki olay yani ‘katliam ve hümanizm gösterileri’ ortak bir payda da çok hazırlıklı ve ardı ardına sanki paket bir menü imiş gibi oldukça derli toplu ve düzenli olarak dünya medyasında birden bire yer aldı.

Naklen yayınlanan bir katliam ve sonrasında çok dikkatli ve ince nüansların atlanmadığı Yeni Zelanda yönetimince sahnelenen ‘hümanist’ bir yaklaşım resitalleri izliyoruz. Batı dünyasından alışık olmadığımız ve olağan dışı, alışılmadık ‘dinler arası dialog benzeri, insanlık özneli’ hal, tavır ve açıklamalamalar Türk kamuoyu dâhil tüm Müslüman dünyasını yumuşattı. Bir anda katliamda şehit olan müslümanların acısının üzerine İngiliz siyasetinin ‘hümanist empati’ örtüsü çekildi.

ABD ve AB ülkelerinin sergilediği ‘İslami nefret ve kaba saba düşmanlık ile Müslümanları ötekileştiren’, alışılan siyasi duruşun tam tersini, İngiltere’nin vali atayarak yönettiği yarı sömürge bir ada ülkesinden farklı hatta alışılmış olanın tam tersi bir yaklaşımı nasıl yorumlayacağız? Bu faklı politik yaklaşımı görmemezlik, fark etmemezlik ve de ‘acaba’ demeden görünün yüzüyle bu olayı sadece iyi niyet, medenilik, empati ve işte insanlık diyerek düşünmeden kabul etmek ne kadar doğru olur?

İngiltere’nin AB’den ‘Brexit’ süreciyle ayrılmasının başladığı günden beri, II. Dünya savaşından sonra İngiltere’nin izlediği siyasi çizgi ve duruşun son yıllarda değiştiğini farketmişinizdir.

AB’den ayrılmakta, “İngiltere derin devleti kararlı.”

ABD’de Trump’tan ve yönetiminden rahatsız. Hatta Trump muhalefetinin arkasında durmakta.

Rusya’yla ciddi çatışma halinde.

İsrail ile ciddi problemli tek ‘Batılı’ güçlü ülke.

Bu karşıtlık sadece tek yönlü olmayıp İsrail yönünden de aynı şekilde İngiltere’ye karşı ciddi bir tavır ve kızgınlık var.

Bu resmi tamamlayan, kamuoyunda haber olarakta yer alan ve bilinen şu bilgileri de hatırlayalım.

Trump’ın, Ruslar’dan seçim desteği aldığı iddalarına dayalı soruşturmaları ve Trump-İsrail birlikteliğinin ‘Kudüs ve son olarak da Golan Tepeleri ile zirveye ulaşan’, ‘yapışık ikizler’ görüntüleri…

İngiltere bu tablodan rahatsız.

Ve sesiz derinden hamlelerine çoktan başlamış görünüyor.

Şimdi tekrar gelelim Yeni Zelanda olayının düşündürdüklerine…

İngilizler’in İslam dünyasına bir mesaj vermesi hemde etkili bir mesaj vermesi gerekiyordu.

‘Biz ABD ve AB’ gibi düşünmüyoruz!.. Onlar gibi “İslam karşıtı değiliz!..”

İngilizler, 250 yıl yönettikleri ve siyasi etki alanlarında tutukları ‘Doğu ve İslam dünyasındaki’ nüfuzlarının ve güçlü ilişkilerinin ABD ve AB’nin ‘Evangelist’ temelli ‘kıyamet savaşı’ siyasetinden uzun süredir rahatsızlar.

Aslında ABD ve AB’nin kendisinin karış karış işlediği ‘Ortadoğu ve Doğu dünyası tarlasına’ hoyrat ve

İdeolojik iddalarla girmiş olmasını da kabullenmiş değiller.

İşte Yeni Zelanda katliamı İngilizler’e farklı siyaset izlediklerini ve İslam dünyasına “Biz onlar gibi düşünmüyoruz. Sizin yanınızdayız. Ve sizi anlıyoruz.” mesajını verme fırsatını doğurdu.

Peki bu durum aniden çıkan bir fırsat mıydı? Yoksa sesizce sonuçları ile birlikte hazırlıları yapılan ve beklenilen bir katliam mıydı?

Katliamın, spor yapar gibi naklen yayını, panik olmadan yarım saat sürmesi, iki farklı camiye rahat ulaşım, ayrıca yayınlanan manifesto, silahların üzerindeki mesaj içerikli yazılar!.. Daha onlarca cevap arayan ayrıntı.

Bu katliamı yapan teröristin bütün bu hazırlıkları yaparken en ufak bir haberin, emarenin, bilgi kırıntısının, kritik istihbari nitelikli ‘iz’in, ‘İngiliz istihbaratına’ ulaşmaması ve değerlendirilmemesi mümkün mü? Kabul edilebilir mi? İnandırıcı olur mu?

Dünya siyasetinin 250 yıllık kurnaz ve hassas burunlu, uzun bacaklı ‘tilkisine’ bu yakışır mı?

Bence İngilizler için önemli olan ‘katliam eyleminin’ gerçekleşmesinin ihtimalinden çok, ya olursa bu fırsatı nasıl değerlendiririz istikametinde olmuş gibi.

Hızla verilen mesajlardaki Müslümanların dikkatini çeken ‘ayet, hadis ve İslami bilgilerin düzen ve tertibi’ öyle spontane olacak işler değil.

Bu cuma günü katliam yapılan camide ‘imamın’ konuşması bile duygulu fakat ilginç satır arası mesajlar içermekte. “Bizim Yeni Zelanda milletimizi bölemezler!..” mesajı tüm ‘İngiliz milletler topluluğuna’ verilen bir mesajdı aslında.

Uluslararası olayları görünen yüzü ve verdiği ilk algının ötesinde bir arka plan sorgulamasından geçirmemiz gerekir.

İngiliz siyaseti son yüzyılda, ‘çok dinli ve çok milletli’ topraklarda ‘keskin taraftarlığa’ dayalı değildir. Siyasi gücünün etki alanına aldığı her ‘farklı tarafın’ dengeli bir güçle varlığını sürdürecek konumda kalarak, doğacak gerginlik ve çatışmalarda kendisinden beklenti konumunda kalınmasını her zaman öncelikli olarak planlar.

Konuyu iç siyasetten bir örnekle noktalayalım.

Malum olduğu üzere Erdoğan’ın iktidarı ile Teresa’nın başbakan olduğu İngiliz hükümeti ile arası iyi. Hatta son günlerde ABD ve AB ile olan mesafenin ve karşıtlığın tam aksine sıcak ve gelişen ilişkiler var.

Fakat aynı İngiltere’nin majesteleri de Abdullah Gül ile iyi dost. Ve Abdullah Gül yeni parti hazırlığında.

‘Yeni Zelanda katliamını’ yapan terörist yazdığı manifesto ile seçim meydanlarında hem Sn. Erdoğan’ın ve hem de Sn. Bahçeli’nin ‘beka özneli’ konuşmalarında yeni meydan okumalarına fırsat verdi.

Şimdi “Ne bu perhiz ne bu lahana turşusu” diyeceksiniz.

Demeyin.

İşte bu İngiliz siyasetinin bel kemiği “tavşana kaç, tazıya tut” taktiğidir.

İngilizler 21. yüzyılda ‘derin devletleri’ ve ‘kontrollerinde ki küresel sermayenin’ gücüyle sahne almaya hazırlanıyor.

Bizim unutmamamız gerekenler ise değişmeyecek.

“Tarih milletler mücadelesidir.” ve istiklal söz konusu olunca “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”