...

AĞUSTOS ZAFERLERİ: İDEOLOJİLERİN ZAFERLERİ, ZAFERLERİN İDEOLOJİLERİ

İletişim: omurpasha@hotmail.com

Ömür Kızıl

Ağustos ayı, Türk tarihinin zaferler ayı olarak nitelendirilir. Bu zaferlerden bazıları; Kıbrıs’ın Fethi, Malazgirt, Mohaç, Mercidabık ve Başkomutanlık savaşlarında kazanılmıştır. Türk kimliğini oluşturan başlıca unsurlardan birisi olarak nitelendirilebilecek olan Türk tarihi, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bahsi geçen zaferlerin (tarihteki dönüm noktalarının) bu kimlik üzerinde bir izdüşümü olduğu öngörülebilir. Kuşkusuz Türk kimliği üzerinde en az zaferler kadar, yaşanan yenilgilerin ve kaybedilen vatanların da izi vardır. Türk tarih anlatısı “zafercilik” (triumphism) arketipi ile yenilgileri ve kayıp vatanları görünmez kılsa da; insanların zihninde bu travmalar yer etmiştir. Dolayısıyla mevcut kimliği şekillendiren önemli bir unsur olarak zaferler kadar, yenilgilerden ve kayıp vatanlardan da bahsedilebilir. Türkçülüğün, entelektüel sahadan tabana sirayetinin Balkan Savaşları’nda alınan yenilgiler üzerine gerçekleştiğini gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla yenilgiler ve kayıp vatanlar da bugün Türk’ü, Türk yapan unsurlardandır dersek yanlış olmaz. Durum böyleyken, yenilgileri dahi bir yana bırakıp; zaferlerden, Türk tarihini, dolayısıyla Türk kimliğini parçalayıcı ve yıpratıcı unsurlar devşirmek pek maharet gerektiren bir iş olsa gerek.

Yukarıda sayılan zaferlerden özellikle ikisi, (bugünkü anlamıyla/mikro) Türk kimliğinin, üzerinde teşekkül ettiği coğrafya ile olan münasebetleri bakımından önemlidir. Bunlardan ilki 1071 yılında gerçekleşen ve akabinde Anadolu fütuhatını mümkün kılan Malazgirt Savaşı’dır. Bu savaş, Sultan Alparslan öncülüğündeki Selçuklu ordusunun, Bizans İmparatorluğu’na karşı kazandığı bir savunma savaşı olsa da; ortaya çıkardığı neticeler, Anadolu’nun fetih yurdu olarak açılmasını sağlamıştır. Bu savaştan sonra, savunmasız kalan Anadolu toprakları, Türk akıncı beyleri tarafından fethedilmiştir. Dolayısıyla sıklıkla “Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı savaş” olarak nitelendirilir. Anadolu üzerinde teşekkül eden Türk kimliği için büyük önem taşıyan bir diğer savaş ise 1922 yılında kazanılan Başkomutanlık Meydan Savaşı’dır. Bu savaşta, Mustafa Kemal Atatürk öncülüğündeki Türk ordusu, Anadolu’yu istila etme gayretindeki Yunan ordusunu Afyon yakınlarında kuşatmış ve imha etmiştir. 30 Ağustos’ta tamamlanan çevirme ve imha harekâtı neticesinde, Yunan ordusunun geri kalan mevcudu bozulmuş ve işgal ettiği topraklardan geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Dolayısıyla bu savaş, Anadolu’nun Türk yurdu olarak kalmasını sağlayan bir ölüm kalım savaşıdır.

Durum böyleyken, Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde devleti kurtarma gayretiyle ortaya çıkarılan fikir akımlarının günümüze yansımalarının, meseleye yaklaşımında farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Asabiyet faktörü yaratarak toplumsal kimliğe şekil verme gayesiyle tarih algısı üretimine girişen farklı akımlar, farklı tarih tasavvurları ile gündeme gelmişler ve “zafercilik” arketipiyle farklı savaşları ön plana çıkarmış veya görünmez kılmışlardır. Türkçülük açısından düşündüğümüzde; örneğin Ağustos ayında Osmanlı Devleti’nin kazandığı Otlukbeli zaferi, bir “kardeş kırgını” olarak nitelendirilip genelde görmezden gelinir. Oysa genel Türk kimliğini parçalayıp, mikro milli kimliklerin teşekkülüne zemin hazırlamada bu tartışmalı siyasi olayın rolü büyüktür. Ancak bu konuda, Türkçülük karşısında yer aldığını söyleyebileceğimiz İslamcılık akımının özellikle dikkat çektiği görülmektedir. İslamcılık tarih tasavvurunda, savaşanların büyük ölçüde din asabiyeti ile farklı bir dinin mensuplarına karşı hareket ettikleri dönemlerde kazanılan Malazgirt, Mohaç, Kıbrıs’ın fethi vb. zaferler ön plana çıkarken; yine Ağustos ayı içerisinde Araplara karşı kazanılmış olan Mercidabık zaferi görünmez olmaktadır. Keza aynı şekilde, Türkçülük ve Batıcılık akımlarının temsilcisi olarak görülen ve milliyet asabiyeti ile hareket eden Mustafa Kemal Atatürk tarafından kazanılan Başkomutanlık Savaşı ya görmezden gelinmekte ya da itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu durumun, Türk kimliğine verdiği zarar, söz konusu savaşlarda “düşman” olarak nitelendirilen güçlerin verdiği zarardan daha büyüktür. Zira Türk toplumunun, geçirmekte olduğu sosyal organizasyonun evrimini sekteye uğratma riski barındırmaktadır. Aşağıda bu husus açıklanmıştır.

Toplulukları bir arada tutan asabiyet, tarihi süreçten günümüze kadar, sosyal organizasyon kapasitesini geliştirecek bir değişim ve dönüşümün tetikleyicisi olmuştur. Aile ile başlayan toplumsal bağ, kabile/aşiret eksenine ulaşan bir asabiyet ile toplulukların sosyal organizasyon kapasitesini geliştirmiştir. Daha sonra din asabiyeti ortaya çıkmış ve binlerle sınırlanan organize insan topluluklarının mevcudunu milyonlara eriştirme başarımını göstermiştir. Din asabiyeti, yüzlerce yıl boyunca en güçlü asabiyet türü olarak kalmıştır. Bugün “gelişmiş” olarak nitelendirilen toplumların tarihine bakıldığında; neredeyse bütün bir Orta Çağ boyunca din asabiyeti ile hareket ettiklerini gözlemlemek güç değildir. Ancak dinamik bir oluşumun ürünü olan insan topluluklarının geçirdiği kültürel tekâmül, en nihayetinde dinin ardından “milliyet” adı verilen bir başka asabiyet türüne hayat vermiştir. Milliyet asabiyeti, bugünkü dünya haritasını şekillendiren en güçlü asabiyet türü olarak halen çok güçlü, hatta başat asabiyet türüdür. Yine bugün “gelişmiş” olarak nitelendirilen toplumların tarihlerine bakıldığında; bunların “milliyet” asabiyetine en erken varan topluluklar olduğu görülebilir. Aile ile başlayıp aşiret/kabile, din ve milliyet şeklinde devam eden asabiyetlerin tekâmülü, her daim bir önceki aşamada yer alan asabiyete mensup insanlar tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Bugün din asabiyeti ile hareket edip milliyet asabiyetine düşmanlık edenlerle, tarihte kabile asabiyeti ile hareket edip din asabiyetine galebe çalanların yaptığı, toplumun sosyal organizasyon kapasitesini tehdit etme bakımından aynı mahiyetteki hareketlerdir.

Milliyet asabiyeti, toplumun evrimindeki son merhale olmayabilir. Zira günümüzde, milliyet üstü bölge/kültür asabiyetini çağrıştıran siyasi, askeri ve ekonomik oluşumlar mevcuttur (örn. Avrupa Birliği, NATO vb.). Ancak buna rağmen günümüzdeki en güçlü asabiyet milliyet asabiyetidir.

Türk kimliğinin şekillenmesinde İslam dininin rolü inkâr edilemez. Milliyet asabiyetinin varlığı, pek tabii din asabiyetinin yok olması anlamına gelmemektedir. Toplumu bir arada tutan bağ konusunda, bu unsurların yalnızca önem sırasının değişmesinden bahsedilebilir. İslamcılığın, Mercidabık ve Başkomutanlık Savaşı ile ilgili tutumu, saldırdığı Türkçülük kanadından da tepki görebilmekte ve İslamcılığın sarıldığı Malazgirt, Osmanlı vb. sembollere yönelik antipati yaratabilmektedir. Türk tarih algısındaki bu tip bir bölünme, Türk kimliğinin dokusunda da onarılması güç yaralar açmaktadır.