...

Pantürkizm: Mekânı yeniden tanımlamak

İletişim: omurpasha@hotmail.com

Ömür Kızıl

Türkçülüğün farklı coğrafyalarda geçirdiği merhaleler, doğuş yıllarında özellikle düşmanları tarafından “Pantürkizm” olarak isimlendirilen bu fikir akımına, “pan” (birleştirici) hüviyetinden farklı anlamlar yüklenmesine sebep olmuştur. Bugün Türkiye’de Türkçülük denildiğinde, üç farklı mekânsal konfigürasyon ile karşılaşılmaktadır. Bunlardan en yaygın olanına göre; Türkçülük, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisindeki Türk milliyetçiliğini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu şekilde tarif edilen Türkçülüğün temel amaçlarının başında, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının muhafaza edilmesi ve ulusal sınırlar içerisinde milli kimliğin güçlendirilmesi gelmektedir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ve yeni devletin kuruluş aşamasında yaşanan travmalar, ulusal sınırlar dâhilinde bu tip sınırlı bir refleksin gelişiminde etkili olmuştur.

İlki kadar yaygın olmasa da; Türkçülük denildiğinde akla gelen bir diğer mekânsal konfigürasyon, merkeze yine Türkiye topraklarını koyduğu halde, sınırların ötesinde yer alıp Osmanlı’nın son döneminde kaybedilen bazı vatan topraklarını da mekân algısına dâhil etmektedir. Bu konuda özellikle Batı Trakya ve Türkmeneli’ne yönelik irredantist eğilimlerin ön plana çıktığı söylenebilir. Diğer yandan Bulgaristan’ın kontrolünde kalan ve Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Kırcaali ve Razgrad(1) gibi bölgelere yönelik bu tip eğilimlerin beslenmemesi ilginç bir görüntü oluşturmaktadır. İran’ın kontrolündeki Güney Azerbaycan için de benzer bir durumdan bahsedilebilir. Türkçülüğün mekânı tanımlamasında ortaya çıkan bu tip bir manipülasyonun temelinde yatan faktörler ortaya çıkarılmadan, yeni bir mekân tanımı yapmanın mümkün olup olmadığını anlamak veya yeni bir tanım yapmak mümkün değildir. Kırcaali, Razgrad, Batı Trakya, Türkmeneli ve Güney Azerbaycan’da yaşayan Türklerin ekseriyeti Oğuz Türkleridir. Dolayısıyla burada görülen ayrımın temelinde soy bağı ile ilgili bir faktörden bahsedilemez. Kimliğin tanımlanmasında din faktörü de önem arz etmektedir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Kırcaali, Razgrad, Batı Trakya ve Türkmeneli’deki Türk nüfusun Anadolu’dakine benzer şekilde Sünni ve Alevi olarak ikiye ayrıldığı, Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu görülmektedir. Güney Azerbaycan’da ise Alevi-Şiiliğin baskınlığı göze çarpmaktadır. Dolayısıyla mekânın tanımlanmasında, din faktörünün de (etkili olmakla birlikte) temel bir etken olmadığı söylenebilir. Zira bu faktör açısından Batı Trakya ile benzer nitelikler taşıyan Kırcaali ve Razgrad da Güney Azerbaycan ile aynı akıbeti paylaşmaktadır.

Güney Azerbaycan’ın bir diğer özelliği, yukarıda sayılan diğer kayıp vatanlardan farklı olarak tarihi süreç boyunca Doğu Türk devletlerinin kontrolündeki bir alan olmasıdır. Bölge Akkoyunlu, Karakoyunlu, Timur ve Safevi hâkimiyetinin ardından bugün Azerbaycan’ın kültürel hinterlandı olarak tarif edilebilir. Anadolu’da filizlenen ve güçlenen Türkçülüğün, Güney Azerbaycan’a bakışını bu tip bir tarihi faktör de etkilemiş olabilir. Dolayısıyla Türkçülüğün mekâna bakışını etkileyen konfigürasyonun basit bileşenlere ayrışamayacağı, meselenin girift bir yapı sergilediği anlaşılmaktadır.

Kayıp vatanların kaybediliş zamanlarına bakılacak olursa; Kırcaali, 1878 Berlin Antlaşması ile geçici olarak Bulgaristan’a katıldıktan sonra tekrar Türkiye’ye verilmiş ve Balkan Savaşları esnasında 1912-13 yıllarında Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. Razgrad ve çevresinin ise Müslüman Türk kimliğini özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra kaybetmeye başladığı anlaşılmaktadır. Batı Trakya da Kırcaali ile birlikte Balkan Savaşları’nda 1913 yılında kaybedilmiştir. Türkmeneli ise Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra işgale uğramış ve bölgedeki Türk mücadelesi 1923’e kadar sürmüştür (bkz. Özdemir Harekâtı). Güney Azerbaycan’ın durumu ise İran’ın Türk idaresinden çıkışı ve İran-Rusya mücadeleleri sebebiyle biraz daha karışıktır.

Yukarıda verilen bilgiler göz önünde bulundurulduğunda Bulgaristan’daki kayıp Türk vatanlarını, Batı Trakya’dan veya Türkmeneli’den ayırmak için bir sebep olmadığı görülmektedir. Buna rağmen, Türkçülüğün mekânsal algısına tesir eden muhtemelen ulusal tarih yazımı ve coğrafya öğretiminden kaynaklanan (bilinçli veya bilinçsiz) bir manipülasyona işaret etmektedir.

Girişte bahsi geçen üçüncü mekânsal konfigürasyon ise Türkçülüğün mefkûresini Oğuz Türklerinin tarihi coğrafyasını aşacak şekilde; Doğu Avrupa, Kırım, Batı ve Doğu Türkistan’a kadar genişleten bir mekân algısının ürünüdür. Bu tip bir ideoloji çoğunlukla Turancılık ile eş anlamlı olarak kullanılan bir Türkçülüğe işaret etmektedir. Ancak burada bahsi geçen Turancılığın, Macar ve Japon Turancılık tanımlarından farklı olduğu ve özellikle Türkçülüğün doğuş evresindeki “Pantürkizm” olarak isimlendirilebileceğimiz niteliklerine haiz olduğu söylenebilir. Buna göre Türkçülüğün amacı, Türk kültür havzasındaki tüm toplulukları kültürel ve/veya siyasi olarak birleştirmektir.

Yukarıda sunulan üç farklı mekân algısı, Ziya Gökalp’in yaklaşık bir asır önce, mefkûrelerinin büyüklüğüne göre Türkçülüğe yönelik sunduğu sınıflandırmayla da uyumludur. Ziya Gökalp, zaman içerisindeki tekâmülünü öngörerek Türkçülüğü; Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık olarak aşamalandırmıştır. Yukarıdaki mekânsal konfigürasyonlar düşünüldüğünde Türkiye’de hala Türkiyecilik aşamasının baskın olduğu söylenebilir. Yaklaşık bir asır sonra dahi aynı yerde olunduğu göz önünde bulundurulursa, Oğuzculuk ve Turancılık (Pantürkizm) aşamaları için gereken tedbirlerin zamanında alınmadığı öngörülebilir.

Türkçülüğün, Dünya üzerinde başat güç konumuna gelebilecek bir siyasi teşkilatlanma (devlet veya devlet üstü uluslararası teşkilatlar) ortaya koyabilmesi için bu tip bir mekânsal tanımlamaya ihtiyaç duyduğu aşikârdır. Avrasya coğrafyasındaki insan kaynaklarının ve ekonomik kaynakların dağılımı göz önünde bulundurulduğunda; kültürel açıdan pek çok bağı taşıyan Balkanlar, Kırım, Anadolu, Türkmeneli, Transkafkasya, Batı ve Doğu Türkistan’ı birbirini tamamlayan ekonomik kaynakları ile birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Avrasya’yı yeni bir güç bloğu olarak ortaya çıkarabilmek için ulus üstü(2) bu tip bir ekonomik birlikteliğin zaruri olduğu ortadadır. Tabii ki bölgede etkin olan Rusya, Çin, İran vb. aktörlerin bu konuda sergileyecekleri tavır, tarihi referanslarıyla sabittir. Ancak bu tip bir girişimde bulunabilmenin önkoşulu, zihinlerdeki mekânı yeniden tanımlamak ve inşa etmekten geçmektedir. Zira öncelikle Türkçülüğü, içerisinde bulunduğu mekânsal konfigürasyon kargaşasından kurtarmak gerekmektedir. Aksi takdirde Türkçülüğün, Pantürkist hüviyetinden tamamen veya kısmen uzaklaşmış olduğu söylenebilir.

 

(1) Razgrad denilirken Dobruca vb. gibi çevresindeki yerleşimler de kastedilmektedir. Bu bölgedeki Türk nüfusun oranı hala yüksek olduğu için özellikle Razgrad vurgulanmıştır.

(2) Türk kültür havzasındaki Türk topluluklarının birliğinden “ulus üstü” olarak bahsedilmesinin sebebi, bu toplulukların pek çoğunun mikro milli kimlikler geliştirmiş olmalarıdır; Türk, Özbek, Kırgız, Kazak, Uygur vb.