...

Şehidim Şahidim

Zafer Saraç

Hatıratların edebiyatımız içindeki yeri detaylı bir şekilde irdelendiğinde, yabancı edebiyatlara nazaran belirgin bir zafiyet ortaya çıkar. Örneğin Batı’da birçok tarihî olayı hatıraların diliyle çözümlemek mümkündür. Karşılaşılan güçlükler, doğal afetler, savaşlar ve büyük toplumsal olayların hatıralara yansıyan akislerinin kolay görülebilmesi, edebî açıdan zengin bir dokuyu husule getirmekle birlikte, toplumun nabız atışlarının satırlar arasında hissedilmesinin önünü açmaktadır. Bununla birlikte hatıratların en önemli tarihî misyonu tarihin açılımlanabilmesini sağlamasıdır. Misal, satır arasında geçen basite indirgenen bir olay su yüzüne çıkan bir hatıratın etkisiyle efsaneye dönüşebilir. Çünkü tarihî olaylar kimi zaman toprak altında filizlenmeyi bekleyen tohumları andırır. Bu yazımızda ele alacağımız hatırat ilk izlenimde böyle bir duyguyu okurun dimağında uyandırır.

Ülkemizde son zamanlarda etkisini arttıran terör felaketinin yaşattırdıklarının, haber bültenlerinin dakikalık kısımlarına sığmayacak kadar büyük olduğunu Doktor Kamil Konur’un eserinden anlamak mümkündür. Doktor Kamil Konur Tıp Fakültesini bitirdikten sonra, Şırnak’ın Silopi ilçesine atanarak göreve başlamıştır. Kamil Bey’in hikâyesini emsalleri gibi atanmış yüzlerce doktorun yaşadıklarından ayıran olağanüstü durumların fazlalığı kendisini o kadar çok etkilemiştir ki doğal bir şekilde kaleme sarılmıştır. Aslında Konur eserini tarihe not düşmekten ziyade olayları dışardan değil de direkt merkezinden aktarmak ihtiyacına binaen yazmıştır.

Ülkemizde özellikle son zamanlarda terör haberlerindeki artış, alışkanlığın paralelinde duyarsızlaşmayı beraberinde getirmektedir. Oysaki yaşanan trajediler, büyük savaş halinin içerisinde güvenlik güçlerimizin sönen hayatları dikkate alınmayı hak etmektedir. Terörle mücadelenin nasıl yapıldığı ise çatışma ortamıyla doğrudan muhattabiyeti olan devlet görevlilerindeki psikolojinin iyi bir şekilde idrak edilmesi ile mümkündür. Konur, eserinde kendi yaşadıkları üzerinde genelgeçer kaideler oluşturarak, bölgede görev yapan unsurlarımızın yaşamlarının girift noktalarını netleştirir.

Konur’un yazdıklarından bölgede hâkim unsurun huzursuzluk olduğu görülür. Bu noktadan hareketle yazarın bir nevi huzursuzluğun kitabını yazdığı savunulabilir. Hatta yazar Silopi’de geçirdiği 5 yılın sonunda öyle bir psikolojiye bürünür ki terör olaylarının bitmesinden sonra içerisinde bulunduğu huzuru yadırgar. Savaş psikolojisinin yıprattığı sinirlerin dışa yansıması Konur’un anlattıklarında o kadar belirgindir ki okuyanı konunun merkezine davetsiz çeker. Yaşananlar öylesine canlı bir şekilde kâğıda dökülmüştür ki eser hatıratın kalıplarını kırarak adeta olağanüstü bir roman kurgusuna dönüşür. Fakat kurgu nitelendirilmesi olağanüstülüğün fazlalığından zuhur etse de yaşananların gerçekliği sorgulanacak seviyeye hiçbir zaman ulaşmaz. Sadece anlatımı daha üstün bir pozisyona getirir. Bütün bu anlatım zenginliğinin içinde yazarın duygusal yoğunluğunun sayfalara yansıması ise okurla yazar arasında yer yer millî bir duygudaşlığın oluşmasına neden olur.

Eserde duru bir anlatım hemen dikkati çeker. Yazar adeta dost meclisinde kulağa naif sesiyle seslenir. Terör sorununa dair ideolojik, felsefi ve sosyolojik yaklaşımların bitmek bilmeyen yorumlarına değinmez. Çünkü buna gerek yoktur. Yaşananlar tüm çıplaklığıyla okurun gözünde arz-ı endam eder. Bununla birlikte yazarın anlattıklarında her türlü sosyolojik argümana destek olabilecek anlatımlar mevcuttur. Bu nedenle şayet terör sorununun çözümü noktasında bir yol haritası çizilecekse, yazarın anlattıklarının manidar olduğu savunulabilir.

Terör bölgesinin sesini yazardan dinlemek, esasında konuya olan duyarlılığın göstergesidir. Son zamanlarda insanımızın şehit ve yaralı haberlerine duyarsızlığı ise dikkat çekici boyuta ulaşmıştır. Oysa dikkate alınması gereken tarif edilemez acılar yaşanmaktadır. Bu aşamada Konur, hastanede görev yaparken üç şehit ve bir yaralının olduğu terör saldırısının kâbusa dönüşen tablosunu okuyana inanılmaz bir şekilde aksettirir. Bu canlı anlatıma ek olarak çatışmada yaralanmış bir güvenlik görevlimizin tedavi sürecini satırlarına taşır. Yazılanlar öylesinde etkilidir ki adeta okur satırlar arasında acıyı hisseder. Acıyı hissetmek millî duyarlılığı arttırmakla beraber, duygudaşlık neticesinde yaşanılan acı paylaşılır. Terör saldırılarındaki yaralı sayısını haber bültenlerinde her daim duymak mümkündür. Fakat küçük bir istatistikten ibaret o rakamsal ifadenin altında yatan acıyı hissetmek mümkün değildir. Konur bu noktada devreye girerek her insanın bir hikâyesi olduğundan hareketle, her acının da bir hikâyesi olduğunu okura anımsatır.

Eserde dönemin siyasî havasını okura hissettirmek için bilgiler sunulmuştur. Fakat bu bilgilerin genel anlatıyı boğacak seviyeye ulaştığı söylenemez. Yine yazarın hekim olması bölgenin sağlık sorunlarının da satırlara yansımasına neden olmuştur. Bölgedeki ambulans sayısının yetersiz olması, hastaların nakillerinde yaşanan sorunlar, hekim sayısının yetersizliği, halkın bilinçsizliği gibi sorunlar sık sık satırlar arasında olaylar vasıtasıyla yinelenir. Hatta Konur içinde bulunduğu durumun vahametini öyle bir anlatır ki terör haricinde yaşadığı tali sorunlar gün yüzüne çıkar: “(Burada) sağlık sektörü bir hizmet sektörü haline gelmiş ve ne yazık ki kimi zaman kendimi garson gibi hissediyorum. Evet, yanlış duymadınız garson gibi! Bazı hastalar var ki sanki bizden alacaklıymış gibi geliyorlar. Yıllarca adamın borcunu ödememişiz gibi davranışlara maruz kalıyoruz (s.36).”

Sonuçta ülkemizin son dönemlerde yaşadığı en büyük sorun olan terör sorunu bir hekimin gözüyle satırlara yansımıştır. Hatıraların gerçeği en saf haliyle ortaya çıkaran bir özelliği vardır. Bu özelliğe binaen terörün o marjinal yönünü afişe eden eserdeki anlatının dikkate alınması zaruridir. İnsanımızın rahatının canını ortaya koyan vatan evlatlarının özverisine bağlı olduğunu idrak etmek her Türk vatandaşının görevidir. Terörün mağlup edilmesi mezkûr görev bilincine sahip vatandaşların artmasıyla mümkündür. Yazarımızın da belirttiği gibi “Terörün olduğu yerde ne huzur bulunabilir ne de düzen sağlanabilir (s.53).” Huzura, millî bilince sahip görev şiarıyla canını ortaya koyanlarla ulaşılır. Şehitlerimizin, gazilerimizin yüzü suyu hürmetine vatan olan toprağımızın kadrini bilmek dileğiyle…