...

ABDÜLHAMİT GERÇEĞİ YAHUT DEMOKRASİ YOLUNDA BİR MÜSTEBİT

Samet Özdemir

“İktidar yıkılır, mutlak iktidar mutlaka yıkılır.”

John Dalberg-Acton

“İşte huzurunuzda kasem ediyorum. Meşrutiyeti hiçbir zaman ref ve iptale kalkışmayıp devamını bizzat gözleyeceğim ve saltanatta bulundukça korunmasına çalışıp çaba göstereceğime ve bu yoldan ayrılmayacağıma vallahi, billahi ve tallahi...”

İkinci Abdülhamit Han

Giriş

Sultan İkinci Abdülhamit Han, 10 Şubat 1918 tarihinde öldüğünde gelecek nesillere büyük bir miras yerine sonu gelmez, bitmek tükenmek bilmez tartışmalar bırakmıştır. Doğu toplumunun bütün sosyolojik özelliklerini gösteren toplumumuzda, tarih biliminin elinden alınıp ideolojinin karanlık dehlizlerinde bir ileri bir geri giderek aydınlığa ulaşamayan sayısız konulardan biri de Abdülhamit Han ve otuz üç yıllık iktidarıdır.

Kimilerine göre devletin ömrünü otuz üç yıl uzatan, diplomatik zekâsıyla bir karış toprak kaybetmeyen, “Halifeyi Ruyi Zemin”, şevketlü, devletlü, siyasetlü Abdülhamit Han Hazretleri, kimilerine göre ise taht paranoyası sebebiyle ordu ve donanmayı sindirmiş, halkı hafiyeye boğmuş, kızıl sultan, korkak, müstebit Sultan Hamit... Bu yakıştırmaların veya nitelemelerin tamamının olmasa da ciddi bir çoğunluğunun hakikat olmadığı aşikârdır. Toplumumuzun kronik bir rahatsızlığı olan, sahip olunan bilginin kaynağının olmaması veya bilinmemesi sebebiyle hakikate erişmek çok zor olmakta, ideoloji ve propaganda hakikati koltuğundan atarak zihinleri işgal etmektedir.

Doğru bilgiye ulaşmanın en kolay ve en hızlı yollarından biri, akademik eserlere müracaat etmektir. Bu yazımızın konusunu bu eserlerden biri, Orhan Koloğlu'nun “Abdülhamit Gerçeği” adlı eseri oluşturmaktadır. Pozitif Yayınları tarafından yayınlanan ve on ikinci baskıyı yapan 533 sayfalık eserin hemencecik göze çarpan büyük bir kusuru, arkasındaki 48 sayfalık belgeler bölümündeki görsellerin son derece kalitesiz hatta bazılarının okunmaya engel olacak kadar piksel piksel basılmalarıdır. Onun haricinde konunun başlıklara ayrılarak incelenmesi iyi bir metot olarak görünse de konu başlıkları arasındaki dağınıklık okumayı ve anlamayı zorlaştırmaktadır. Dilinin ise sade ve akıcı olduğunu söylemek zordur.

Eserin içeriğinin incelenmesinde şöyle bir yol izlenecektir: Abdülhamit Han dönemi ile ilgili olarak bazı temalar sabit tutularak Koloğlu'nun eserinde bu temaları ne şekilde değerlendirdiği belirtilecek, gerekli noktalarda şerhler düşülecektir.

33 Yıllık İktidara Damgasını Vuran Üçlü Psikoz: Murat, Mithat, Taht

Abdülhamit Han'ın tüm iktidarı boyunca onu sürekli surette meşgul eden üç psikozunun, -Murat yani şehzade V. Murat'ın tahta çıkarılma ihtimali, Mithat yani Mithat Paşa'nın faaliyetleri ve sonu, Taht yani sürekli surette amcası Abdülaziz Han'ın kanlı bir darbe ile tahttan indirildiği gibi bir son- olduğunu söylemek mümkündür. Hatta bunlara bir dördüncü olarak hayatta kalmak psikozu da eklenebilir.

Mithat Paşa ve birlikte hareket ettiği diğer bazı paşaların Türk demokrasi tarihine katkıları izahtan varestedir. Birinci meşrutiyet ile değişen makas “Devleti Aliyye”yi bambaşka bir yola sokmuştur. Ne yazık ki Abdülhamit Han bu yola girmeyi reddetmiştir. Kanaatimizce Sultan, devleti Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki gibi bir mutlakiyetle ve parlak bir saltanatla idare etmek istemiştir. Fakat ne kendisinde Kanuni Sultan Süleyman'ın meziyetleri bulunmaktadır ne de devlet Kanuni dönemindeki devlettir. Bu durum Mithat Paşa ve ekibi ile sürekli bir sürtüşmeye sebep olmuştur. Mithat Paşa'nın evvela sürgünü ardından tartışmalı bir şekilde ve kamuoyunda kabul gördüğü şekilde Abdülhamit Han tarafından Taif'te öldürtülmesi, Şehzade Murat'ın meşrutiyet taraftarları açısından daima taht için bir alternatif olması, dolayısıyla Murat-Mithat-Taht psikozunun oluşmasına sebep olmuştur.

Koloğlu, eserinde “Murat Psikozunun Oluşması” başlığıyla bu konuyu geniş bir şekilde açıklamış, Şehzade Murat ve Abdülhamit Han çevrelerinin nasıl bir mücadele içerisinde olduklarını örnekleriyle anlatmıştır. Bu konuda: “Abdülhamit bir yandan kendisine övgü dizecek yazarlar (Ahmet Mithat), hatipler (Ali Suavi gibi) sağlarken, diğer taraftan da Aziz dairesinin mücevherlerini talan ettikleri için Damat Nuri hatta Murat'ın cariyeleri hakkında kovuşturma açtırmıştı. Bunun Murat kampanyasına karşı bir gözdağı olduğu düşünülebilir. İşin ucu eski Valide Sultan'a kadar gidiyordu. (...) Abdülhamit'e suikast yapılacağı söylentileri, Murat'ın haremindeki adamlarının hepsinin tutuklanması ve Abdülhamit'e hizmet edeceklerle değiştirilmesi işleri kızıştırdı. Ekim ayı sonlarında Muratçılardan Stavrides ve üç arkadaşının kadın kıyafetinde onu kaçırmaya kalkıştıkları iddiası Abdülhamit'i büsbütün ürküttü.” demektedir. Diğer psikozları da detaylıca incelemektedir.

Haliç’te İşe Yaramaz Bir Donanma

Ülkemizde Abdülaziz Han'ın dünyanın en büyük ikinci ya da üçüncü donanmasını kurduğu ve bu mirası devralan Abdülhamit Han'ın donanmayı Haliç’te çürüttüğü artık tekrarlana tekrarlana adeta bir kanun gibi telakki edilmektedir. Bu isnat temelde doğrudur fakat eksikleri de çoktur. Bu yüzden biz başlığımızı seçerken kasten, “çürüyen” yerine “işe yaramaz” ifadesini kullandık.

Abdülaziz Han'ın hiçbir alt yapı tesisine yönelmeden, ki yönelse de alamayacağını sonraki olaylar gösteriyor, safi gemi alımıyla ve maliyeyi adeta yok ederek bu donanmanın oluşturulduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu donanma Abdülhamit Han'a enkaz halde bir maliye kalmasına sebep olmuştur.

Bununla birlikte donanma alanında dünyada 1850 ile 1950 yılları arasında öyle yenilikler öyle icatlar yapılmıştır ki tüm donanmaların her on veya yirmi senede bir demode ve işe yaramaz olduğu görülmüştür. Motor, top ve zırh gibi bir gemiyi savaş aracına dönüştüren parçalar o kadar çok yenilenmiş ve değişim geçirmiştir ki Abdülhamit Han döneminin ortalarına gelindiğinde bazı gemiler modernizasyonu kabul edemeyecek kadar eski duruma düşmüştür. İngiltere'nin 1910'larda inşa ettiği dretnotlarını 1920'lerde hurdaya çıkardığı düşünülürse değişiminin nasıl bir baş döndürücü hızla gerçekleştiği görülebilecektir.

Hülasa Abdülhamit Han'ın donanmayı yeni ve aktif tutabilmesi için evvela parası saniyen de imkânı yoktur. Büyük devletlerden alt yapı tesisleri istendiğinde her zaman alınan cevap ancak gemi satılabileceği şeklinde olmuştur.

Koloğu bu konuda eserinde bizim katılmadığımız eski tezi destekler nitelikte şöyle demektedir: “Bahriye Nazırı Hasan (Rami) Paşa [kamuoyunda Harami Paşa olarak bilinen] yönetiminde Haliç’te çürümeye terk edilmiştir. Kanımızca bunun iki sebebi olabilir. 1- Abdülhamit'in donanmanın kendisini tahttan indirmede kullanılacağı korkusu. Bu gerekçeyi biz ikinci derecede sayıyoruz, çünkü kara kuvvetlerinin katkısı olmadan hiçbir tahttan indirme gerçekleşemezdi. 2- Abdülhamit'in dışarıya karşı silahlı direnç gösterme, kışkırtıcı durumuna düşmeme, barışçı görünme ilkesi.”

Netice itibariyle üç kıtada toprağı olan devletin donanmasızlığı ciddi manada pahalıya mal olmuştur. Koloğlu bu maliyeti eserinde çarpıcı örneklerle açıklamaktadır: “(...) Artık Avrupa Devletleri Babıali'ye bir şey kabul ettirmek için ordular da göndermiyorlardı. Birkaç savaş gemisinin Osmanlı sularında görülmesi yeterli oluyordu. 1879'da İngiliz gemileri reformlar için görününce Abdülhamit gerçekten büyük korkular geçirmişti. Ve istenilen ödünleri hemen kabul etmişti. Bu davranış o kadar çabuk fark edildi ki bir başyazar 1880'de; ‘Artık Türk gibi kuvvetli yok. Türk gibi zayıf demeliyiz, bir donanma gösterisi Türkiye'nin her şeyi kabulü için yetiyor.’ diye yazıyor ve aynı gazete, ertesi yıl Tunus olaylarının doruğunda ‘Türkiye'de iş yaptırabilmek için bir zırhlının tepesinde Fransız bayrağının görünmesi yeterlidir.’ diyebiliyordu. 1897'de karada Türk kuvvetleri karşısında perişan olan Yunanistan, iki zırhlısıyla boğazları ablukaya alıp denizde Osmanlı gücünü felce uğratabilmişti. 1901'de Loranda-Tubini borç olayında, parayı ödememeye kalkışan Abdülhamit, Fransız savaş gemileri Midilli gümrüğünü işgal edince, bütün koşulları kabul etti. 1902'de yabancıların Osmanlı sularında avlanması yasaklanınca, Trablusgarp sularındaki sünger avcılarını korumak için bir Yunan savaş gemisi yollanmıştı. (...) 1906'da Hicaz demiryolu dolayısıyla Osmanlı askeri Tabah'ı işgal ettiğinde, İngiltere Babıali’yi protesto ederken donanmasına da Pire'de toplanma emri verdi. Bu da sorunun İngilizlerin istediği şekilde kapanmasına yetti.”

Mermisiz Toplar, Tahta Tüfekler ve Ordu

İlginç bir şekilde Orhan Koloğlu, eserinde bu konuya neredeyse hiç değinmemektedir. Sadece küçük birkaç yerde bir iki satırlık anekdotlar bulmak mümkündür. Bu anekdotlarda ise yaygın kanaat olan, Abdülhamit Han'ı deviren kadroların, Abdülhamit Han eliyle onun açtığı okullarda yetiştiği tezi tekrarlanmaktadır.

Biz bu teze ufak bir ilave yapmaktayız. Abdülhamit Han'ı deviren kadrolar, Abdülhamit Han eliyle onun açtığı okullarda yetişmiştir fakat ona rağmen yetişmeyi becerebilmişlerdir. Okudukları neredeyse tüm yayınlar ve kaynaklar Abdülhamit Han tarafından yasaklanmıştır. Almanya’dan getirilen uzmanlar taht psikozundan dolayı eğitimin kısıtlanması sebebiyle işlerini yarım bırakıp kaçmışlardır. Ordu manevra talimleri yapamamış, topçulara mühimmat verilmemiş, piyade efradına tahta tüfekler dağıtılmıştır. Efradın ve subayların atış isabet oranları hayli düşüktür. Bu konuda yetiştiği söylenen ama esasen kendi kendini yetiştiren genç subaylar hakkında söz gelimi Kazım Karabekir'in anılarında bolca veri bulmak mümkündür.

Genç subayların maaş problemlerine ise Koloğlu, şöyle örnekler vermektedir: “Gümülcine'de görevli iken 17 maaş ve Drama’daki görevinden de 7 maaş ile 3 senelik elbise bedellerini isteyen Jandarma Mülazımı Evveli Sabit'in telgrafı... Cülusu hümayun nedeniyle memur, asker ve polislere verilecek maaş için para bulunmadığı ve hiç olmazsa askere para verebilmek için ödenek sağlanması yolunda Selanik valisinin telgrafı...”

Bütün Ülkede Yoğun Eğitim Seferberliği

II. Abdülhamit Han, II. Meşrutiyetin ilanından sonra Meclisi Mebusanın açılışında bir nutuk irad etmiştir. Bu nutkun bir kısmı şöyledir: “Ülkemizde maarifin ilerlemesiyle halkın eğitim düzeyi istenen düzeye erişinceye kadar adı geçen yasanın ertelenmesi tavsiye yoluyla söylendiğinden, Mebuslar Meclisi'nin yeniden toplanması belli bir vakte [30 yıl] bırakılmıştı. Şahane ülkemin her yanında okullar kurularak maarifin ilerlemesine özen gösterilmişti. Şükürler olsun o maksadın elde edilmesiyle...” Bu ifadelerinde Sultan hakikaten haklıdır. Ülkede yürütülen eğitim seferberliği takdire şayandır.

Bu seferberliği Koloğlu'nun eserinden şöyle takip etmek mümkündür: “1876-1909 yılları arası ilk ve orta eğitim alanındaki bu eksikliklerin giderilmesi ve yasaların uygulanması dönemi olmuştur. 33 yıllık çabaları sonucunda sıbyan okullarıyla sultaniler (liseler) arasında yer alan rüştiyeler 250'den 600'e, idadiler 5'ten 104'e, iptidai okullar da ‘yeni usul eğitime’ dönüştürülmüştür. Ayrıca ilk olarak modern anlamda merkezi ve taşra maarif örgütü de günümüze kadar gelen yapısıyla o dönemde kurulmuştur. Hele eğitimde İstanbul dışına yayılma eğiliminin kuvvetli bir akım olarak belirmesi, bu hizmetlerin halka götürülmesi açısından önemli bir rol oynamıştır. Osman Ergin'in dediği gibi ‘Eğer korku ile sınırlamalar getirmeseydi bu dönem maarif tarihimizin altın devri olabilirdi.’”

Koloğlu kadınların eğitim seferberliğinde aldığı yeri ise şöyle ifade etmektedir: “Çok önemli bir ilerleme de kız eğitiminde görülür. 1906/07'de ülkedeki 619 rüştiyeden 74'ü kız rüştiyesi idi. Kız öğretmen okullarının da sayısı artırılmıştır. (...) 1319 (1901) yılında İstanbul’daki 14 kız okulunda (Rüştiye ve Sanayi) toplam 2211 öğrenci vardı.”

Bunların yanında Koloğlu yabancı ve azınlık okulları açısından mühim bir meseleye dikkat çekmektedir: “1903 yılında 20 milyonluk nüfusun 1.375.000'i öğrenciydi. Bu, nüfusun üçte birini oluşturan azınlıklar ve yabancılar tarafından açılmış olan özel okulların sayısı aynı yıllarda 10 bini buluyor ve bunlar da 500 bin civarında öğrenci oluyordu. Bunların yüzde doksanından fazlası azınlık çocuklarıydı.”

Naylon İstihbarat Teşkilatı, Hafiyeler Ve Jurnaller

II. Abdülhamit Han'ın evvela olup bitenleri öğrenmek maksadıyla başlattığı istihbarat çalışmaları zamanla işin içinden çıkılamaz bir hal almıştır. “Jurnalciler, Abdülhamit'te, her şeyle ilgilenen bir meraklı bulunca kısa zamanda işi kazançlı bir ticaret haline getirdiler.” diyerek kurulan istihbarat teşkilatının neye dönüştüğünü [ekmek kapısı] Koloğlu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir.

Bu jurnalcilik meselesi öyle vahim bir noktaya gelmiştir ki Şeyh Şamil'in akrabalarından Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ve Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa dahi jurnallerden nasiplerini almıştır. Her ne kadar başarılı bir devlet adamı olunursa olunsun, bir sabah uyanıldığında İstanbul’dan Fizan'a tayin edildiğini öğrenmek için ufak bir kâğıda yazılmış jurnal yetmektedir.

Koloğlu şöyle yazmaktadır: “İkinci Meşrutiyetin ilanında cezaevlerinin hücrelerinde ne için olduğunu bilmeden yıllardan beri yatmakta olan sayısız insan bulunmuştur.” Ve şöyle eklemektedir: “Jurnal mekanizması sayesinde Abdülhamit oturduğu yerden ülkenin en uzak bir kentindeki olayları karşıt grupların kaleminden izlemek olanağını bulabiliyordu. Bunlar yalan da olsa, bir jurnalciyi cezalandırmanın bütün haber alma örgütünü ürkütmek ve kaynaklarını kaybetmek anlamına geleceğini anlamıştı. Bu yüzden yalan jurnal verdiği için cezalandırılmış kişi örneği hiç gösterilmemiştir.”

Yurtiçinde serseri bir mayın gibi birine çatıp cebi doldurmak hevesiyle dolaşan bu hafiyelerin yurtdışı versiyonu da bulunmaktadır. Koloğlu bu versiyonu da şöyle anlatmaktadır: “Bu uygulama öylesine her tarafa yayılmıştır ki Paris kahvelerinde parasız kalanların birbirlerine hemen Osmanlı elçiliğine başvurmalarını alayla tavsiye ettikleri, o yıllarda Avrupa basınında açık açık yazılmıştır. Aylık 100, özel bir raporun bedeli 60 Frank'tı. Bu yüzden Paris elçisi Münir Paşa'nın hafiye olduğu her yerde ilan edilmiş hatta elçilikte çalışan iki hafiye (Feridun ve Sinopyan) diplomat değil polis oldukları gerekçesiyle Fransız hükümetince sınır dışı edilmişlerdir.”

Koloğlu bu durumu özetlemek için Üsküdarlı Ahmet Talat'tan bir dörtlük paylaşmaktadır: “İstemem devlet aleyhinde evimde güftegu (dedikodu) / Sonra bak jurnal ederler herkesin namusu var / Askeriden, şeyhten, kıssisten (papaz), küttaptan / Hazreti Şahı Cihan'ın it kadar casusu var.”

Sultan İcadı Dış Politika: Ver, Kurtul

Osmanlı Devleti'nin II. Abdülhamit Han'ın saltanatına denk gelen yılları aynı zamanda en çok sorunla karşılaşılan dönemlerinden birini oluşturmaktadır. Fakat Sultan’ın bu sorunlarla yüzleşmek veya bu sorunları çözmek yerine sorunları baypas etmeyi tercih ettiği ve neye mal olursa olsun bir çatışmadan kaçınarak barış ortamına zarar vermemeye çalıştığı söylenebilir. Tabiî bu, büyük ödünler sayesinde mümkün olacaktır.

Koloğlu'ndan şöyle takip etmek mümkündür: “Abdülhamit'in zamanla ödün vererek savaşı dolayısıyla parçalanmayı önlemekten başka bir ilkesinin kalmamış olduğu kabul edilebilir. ‘Küçük fedakarlık’ dediği ödünler de bazen Doğu Rumeli olabiliyordu. Buna karşılık nüfus çoğunluğu Rum olan Girit'te ısrar etmiş ama Teselya'yı kolaylıkla bırakmıştır. Doğu Anadolu için Vambery'e hiddetle boğazını tutarak ‘Bu kafayı boynumdan koparabilirler fakat oraları asla imparatorluğumdan koparamazlar’ diyen Abdülhamit, diğer yandan Yemen'de 1.5 milyon Türk askerinin büyük kısmının yok olmasına göz yummuştur. Görülebileceği gibi kendisine düşen görev ödünün şekil ve zamanını saptamaktan başka bir şey değildi. Bunda bile seçme hakkı çoğu kez ona bırakılmıyordu.”

Bununla birlikte Koloğlu, eserinde şöyle bir alıntı yapmaktadır: “Konuyu derinine incelemiş olan Thobie şu görüşleri ekler: Asıl önemlisi kuvvete her başvurulduğunda Sultan'ın baş eğeceği ortaya çıktı. Bu zorlama politikasından yararlanan sadece Fransa olmadı. Le Temps, bu enerjik eylem sayesinde bütün Avrupa, İstanbul'da yedi yıldır kaybettiği otoriteye yeniden kavuştu, diyordu.”

Meselenin tamamını ise toparlayarak şunları yazmaktadır: “Özetlersek, Abdülhamit dış politikasının başarısı dünya politikasına yön vermesinde değil, Avrupa’da olanları iyi izleyip birilerinin ayağına olabildiğince az basmayı sağlamaya çalışmasındadır. Yani diğer konulardaki gibi dalgalandırmayı, kışkırtıcı olmamayı yeğlemesindedir. Ve bunun için gerekirse büyüklüğe bakmadan her türlü ödünü vermeyi kabul etmiştir.”

Sonuç

Orhan Koloğlu'nun hacimli eserini incelediğimiz bu çalışmada, altı temaya değinilmiştir. Fakat bunların yanında, “Maliye”, “Bürokrasi”, “Basın”, “Ermeni İsyanları”, “Panislamizm”, “Hicaz Politikaları”, “İkinci Meşrutiyet” gibi daha pek çok temayı esere danışarak incelemek de mümkündür. Eserde Abdülhamit Han'ın kişiliğinin yanında bazı methiyelerin asılsızlığı ve bazı iftiraların da geçersizliği çeşitli örneklerle tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Bu yönüyle objektiflik kaygısının güdüldüğü ve bu hususa bağlı kalınarak eserin inşa edildiği söylenebilir.

Pek çok milletin yüzyıllar evvel sözlü kültürden yazılı kültüre geçtiği dünyamızda, bizim de asırlara dayanan sözlü kültürümüzü bir kenara bırakıp yani, ideologların ve propagandacıların sözlerine kulaklarımızı tıkayıp hayatımızın her alanını kuşatan bilgiye ulaşmak için kaliteli ve seçkin eserleri tercih etmemiz ve bunun zihni beslemesi sebebiyle diyet veya perhiz yapmaktan daha mühim bir iş olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. “Bilgi güçtür” gibi metaforlar ve tezahür ettiği örnekler artık ziyadesiyle çoğalmıştır, bu örnekleri görmekten ziyade anlamak ve uygulamanın zaruret olduğu aşikârdır. Değerlendirmiş olduğumuz “Abdülhamit Gerçeği” gibi kitaplar bu açıdan çok mühimdirler fakat bu gibi kitapların yazılması, okunması ve anlaşılması daha mühimdir.