...

MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN KAYNAKLARI-58

12.06.1960 Sivas/Gürün Sarıca köyü doğumlu olan Vahit Türk ilk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1983 tarihinde Prof. Dr. Zeynep Korkmaz danışmanlığında hazırladığı “Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam Romanında Dil ve Üslup” adlı tezini vererek Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun oldu.

1987 yılında Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun yönetiminde hazırladığı “Hatiboğlu Bahrü’l-Hakayık - Transkripsiyon” adlı teziyle yüksek lisansını, 1990 yılında Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Tuncer Gülensoy yönetiminde hazırladığı “Ali Şir Neva’i Mecalisü’n-Nefais İnceleme-Metin-Dizin” adlı teziyle de doktorasını tamamladı.

Fırat Üniversitesi, Trakya Üniversitesi, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi (Kazakistan), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Gaziantep Üniversitesi’nde değişik akademik kadrolarda görev yaptı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Gaziantep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı gibi idarecilik görevleri yaptı.

2006 yılında Sakarya Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak başladığı görevinden ayrılarak İstanbul Kültür Üniversitesi’ne geçti. Halen İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Öğretim Üyeliğine devam etmektedir.

İletişim:vahitturk1@hotmail.com

Vahit Türk

BÜYÜK SELÇUKLULAR-V

Tuğrul Bey Bağdat’ta

Bağdat’taki Türk varlığının geçmişinin ve etkisinin Abbasilerin kuruluş çağlarına yani 750 yılına kadar uzandığı, hatta Abbasilerin Emevilerle mücadelesinde Horasanlıların yani Türklerin oldukça önemli rol oynadıkları, Abbasilerin mücadeleye Horasanlılara güvenerek giriştikleri ve onların destekleriyle başarılı oldukları bilinmektedir. Türklerin Abbasileri desteklemesinin başlıca sebepleri olarak; 1. Abbasilerin Hz. Peygamber ile aynı kabileden olması, 2. Hz. Ali’ye ve onun oğullarına yani Hz. Peygamber’in torunlarına Emeviler tarafından yapılan zulmü bir türlü unutamamaları, 3. Emevilerin Arap olmayan Müslümanlara mevali diyerek köle muamelesi yapmaları ve bunu her fırsatta ortaya koymaları, 4. Emevi ordularının Türkistan’da Türklere yaptığı zulümler sayılabilir. Türklerin Abbasilere verdiği ve onların başarılı olmasını sağlayan destekten dolayı Abbasilerin kurulduğu tarih olan 750 yılından beri Bağdat’ta sürekli bir Türk varlığından söz edilir, hatta Abbasilerin, Türklerin Araplarla karışıp savaşçılık özelliklerini yitirmemeleri için Bağdat yakınlarında Samarra şehrini kurdukları da çok bilinen bir durumdur.

Abbasilerin kuruluşundan 305 yıl sonra yani 1055 yılında Abbasi halifesinin ısrarlı davetleri üzerine Tuğrul Bey Bağdat’ı ziyaret eder. Halifenin ısrarlı biçimde davet etmesinin sebebi, Mısır’daki Fatimîlerin tehditlerinden yılıp korkması ve bir nevi Selçuklulardan yardım ummasıdır. Gelişen olaylar, halifenin bu amacına ulaştığını göstermektedir. Bu ziyaret hem İslam tarihi, hem de Türk tarihi açısından son derece önemli sonuçlar doğurdu. Bu sonuçların en önemlisi, bu tarihten sonra İslam dünyasının koruyuculuğu ve İslam dini için mücadele etmenin bayraktarlığı, dışarıdan gelen saldırılara karşı Müslümanların korunması, Türkler için yerine getirilmesi gereken bir görev durumuna geldi ve bu durum yaklaşık bin yıldır sürmektedir.

Tarihler, Bağdat’ta yaşayan Türklerin Selçukluların buraya gelmesinden dolayı çok da hoşnut olmadıklarını, rahatlarının bozulacağı endişesiyle onlara karşı çıktıklarını ve Tuğrul Bey’in öncelikle bunları etkisiz duruma getirdiğini yazıyor. Bağdat’a bir orduyla gelen Tuğrul Bey, bölgede kendisine karşı çıkan Türklerle birlikte hareket eden ve halifeliğe karşı tehdit oluşturan Deylemli Büveyh Oğulları devletini de ortadan kaldırdı ve böylece Abbasiler için bir tehdit daha yok edilmiş oldu.

Türkler, Anadolu’dan önce Irak’ın kuzey bölgelerine yerleşmişlerdi, bu yerleşmenin Selçuklulardan da önce olduğu bilinmektedir. Bu yerleşim yerlerinden biri, bugün de önemli bir Türk yerleşim birimi olan Musul idi. Tuğrul Bey, bölgeyi bütünüyle huzura kavuşturma düşüncesiyle öncelikle bu şehirde hâkimiyet sağladı ve yine günümüzde bölücülerin merkezi durumuna geldiği için Türkiye’ye tehdit oluşturan Sincar’ı tahrip edip düzeni sağladı.

Halife Tuğrul Bey’i karşılıyor

Bölgede huzuru sağlayan Tuğrul Bey yeniden Bağdat’a döndü ve halifeyi ziyaret etti. Halife, Selçuklu kağanına üst üste yedi hilat giydirdi. Türkçede kaftan olarak karşılayabileceğimiz hilat, bir padişahın, halifenin bir devlet görevlisine ya da başka bir devletin herhangi bir üst düzey yöneticisine dostluk göstergesi olarak giydirdiği sembolik anlamı olan bir üst giysidir ve bu hem doğuda, hem batıda pek çok devletin geleneğinde görülen bir şeydir. Halifenin Tuğrul Bey’e yedi hilati üst üste giydirmesinin anlamı, ona verdiği büyük değeri göstermesi ve onu yedi iklimin kağanı olarak kabul etmesidir. Bu tören sırasında halife Tuğrul Bey’e “doğunun ve batının kağanı” diye hitap ederek bunu somutlaştırmak üzere de iki kılıç kuşattı. Yapılan bu törenle İslam dünyasının hâkimiyeti Türklere teslim edilmiş oldu ve bu durumun daha önce bir örneği olmamıştı, yani İslam tarihinde bir ilk gerçekleşmişti.

Tuğrul Bey, Hz. Peygamber ile aynı kabilenin mensubu olan Abbasiler ile akrabalık kurup Hz. Peygamber’in soyundan biriyle evlenmiş olmanın şerefini kazanmak düşüncesiyle halifenin kızına talip oldu, ancak halife önce söz verip sonra vaz geçmesine rağmen sonunda isteği kabul etmek zorunda kaldı. Düğün töreni sırasında yetmiş yaşındaki Tuğrul Bey’in halifenin sarayında türküler söyleyerek beyleriyle birlikte Türklerin millî oyunlarını oynadığı yani halay çektiği kaydedilmiştir. O güne kadar böyle bir evlilik ne Emevilerde, ne de Abbasilerde görülmüştü. Çünkü onların aile dışından hiç kimseye kız vermemek gibi bir gelenekleri vardı ve Tuğrul Bey bu geleneği bozan ilk kişi oldu.

Tuğrul Bey’in Ölümü ve Kişiliği

Tuğrul Bey, aileden biri olan Kutalmış’ın isyanı üzerine Bağdat’tan ayrılmak durumunda kalmıştı. Bu sırada Rey şehrinde 4 Eylül 1063 yılında yetmiş yaşında öldü. Faruk Sümer Hoca Tuğrul Bey’in özellikleriyle ilgili şunları söyler: “Tuğrul Bey, dirayetli, doğru sözlü, iyi kalpli, yumuşak huylu bir insandı. Ailesi içinde en fazla intibak kabiliyetine sahip insan da Tuğrul Bey’di. Temsil kabiliyetine sahip oluşu, değerli insanları takdir etmesi, başarılarının başlıca amillerinden sayılabilir. Aynı zamanda cömert ve dinî emirlere riayetkâr bir şahsiyet idi.”

Bu sayılan özellikler üzerinde biraz durmak gerekiyor. Dirayet; zekâ, bilgi ve kavrayış anlamlarına kullanılan Arapça kökenli bir sözcüktür. Sayılan bu üç kavramın bir kişide toplanması, o kişiye önderlik yolunu açan bir durum olarak değerlendirilebilir. Doğru sözlü olmak da bir liderde bulunması gereken en temel özelliklerdendir. İyi kalpli ve yumuşak huylu, yani merhamet sahibi ve bağışlayıcı, insanların iyiliğini düşünen bir kişi, doğal olarak sevgi ve saygı görür. Toplum tarafından sevgi ve saygı görmek de liderlik yolunu açan temel özelliklerdendir. Koşulları kendi belirleyemiyorsa onlara uyum sağlamak da lider için önemli bir özelliktir ve bu, yaratılışla ilgili bir durumdur. Mensubu ya da önderi olduğu bir toplumu temsil edebilmek de birtakım özellikler gerektirir. Son belirtilen başarılı kişilere değer verme konusu ise en küçük bir yöneticiden devletin en üst kademesindeki kişiye kadar hiç kimsenin ihmal etmemesi gereken son derece önemli bir konudur. Başarılı ve özellikleri olan kişilerin değer gördüğü toplumlar mutlaka gelişir ve ilerler, aksi durumda ise çöküş kaçınılmaz olur. Devlet yönetimi hiçbir devirde tek kişinin yürütebileceği bir iş olmamıştır. Her şeye tek başına hâkim olmaya çalışan bir yöneticinin başarılı olma şansı yoktur. Bu yüzden yönetici insanlara güven vermek, onlara güvenmek, hem gücü, hem de yetkiyi paylaşmak durumundadır, aksi durumda sonu diktatörlük ve yıkım olur. Buyruğu altındaki insanlara karşı eli açık olmak da bütün siyasetnamelerin övüp tavsiye ettiği bir başka husustur. Yönetiminiz altındaki toplumun inançlarına saygı göstermek, onların inandığı gibi inanmak ve bunda samimi olmak o toplumu size bağlar. Bu durumun da Tuğrul Bey’in özelliklerinden bir olarak kayıtlara geçmiş olması önemlidir.  Hem iyi bir kişi, hem de iyi bir yönetici olmanın gerektirdiği bütün bu özellikler, Tuğrul Bey’in liderliğinin önünü açmış, ağabeyi Çağrı Bey de dâhil olmak üzere insanların onun çevresinde toplanmasını sağlamış ve onu başarılı kılmıştır.

İki kardeş, birlikte hareket etmek suretiyle bütün insanlık tarihini etkileyecek, İslam ve Türk tarihine yön veren olayların kaynağı olacak bir büyük devlet kurdular. Bu devlet, Türk tarihinde çok örneği olmayan kardeşlerin birlikte hareket etmesinin, doğurduğu sonuçlar dikkate alındığında ne kadar gerekli ve önemli olduğunun değerli bir sonucudur. Çağrı ve Tuğrul Beylerin mücadelesinin sonucunda Oğuz Türklüğü, yeni ve sonsuza kadar yaşayacakları bir yurdun sahibi olmanın yanında, Doğu Avrupa’da dördüncü yüzyıldan itibaren yapılan mücadeleye rağmen bir türlü varlığını sürdüremeyen Avrupa Türklüğünün aksine Avrupalılar karşısında başarılı olup Bizans devletinin sonunu getiren olayları başlattı. Bu mücadelenin sonucunda yurt tutup devletimizi yaşattığımız Anadolu toprakları, Selçuklulardan bugüne darda kalan bütün Türklerin ilk sığınağı, başı sıkışan Müslümanların başını kaldırdığında ilk baktıkları yer, zulme uğrayan pek çok gayrı müslime de kucak açmış bir coğrafya oldu. Yirminci yüzyılın önemli bir Türk aydını olan Kazak kökenli Mustafa Çokay’ın dediği gibi her Türk’ün iki vatanı vardır, birincisi doğduğu topraklar, ikincisi ise Türkiye’dir. Bu, Türklüğün yetiştirdiği önemli başbuğlardan biri olan Tuğrul Bey ile, kardeşinin kağanlığının yolunu açmakta hiçbir zaman tereddüt yaşamamış, halkına hizmet etmekte benliğini öne çıkarmayıp, Kazak Türklerinin dediği gibi menmenşilik (benbencilik) yapmayıp hayatı boyunca mücadeleden geri durmamış Çağrı Bey’in sayesinde oldu. Onlar bu sonucu düşünmüşler miydi, bilinmez, ancak tarih Türklüğün bu iki kardeşe çok şey borçlu olduğunu dünya durdukça yazacak ve Türklük, bu iki kardeşin değerini her zaman bilecektir.

Yeni Bir Başbuğ, Yeni Bir Yurt

Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu ve ölmeden önce Çağrı Bey’in oğullarından Süleyman’ın devletin başına geçmesini vasiyet etmişti. Veziri Tuğrul Bey’in vasiyetine uygun olarak Süleyman Bey’i devletin başına geçirmiş, ancak ordu komutanları ve asker bu kararı benimsememiş, Çağrı Bey’in bir başka oğlu Horasan’ın yöneticisi Alp Arslan’ın kağan olmasını istemişti. Ordunun isteği yerine geldi ve Alp Arslan Selçuklunun yeni kağanı olarak başa geçince ilk mücadelesi aileden bir olan Kutalmış ile oldu. Savaşın sonunda Kutalmış öldü. Alp Arslan’ın devletin başına geçirilmesinde üzerinde durulması gereken konu; Tuğrul Bey gibi bir büyük başbuğun isteğine rağmen ordunun farklı düşünmesi, o isteği dikkate almamasıdır. Vasiyete rağmen zamanın koşullarına göre davranıp değişik bir yol izlemek, kim olursa olsun kişinin kutsallaştırılmadığının, zamana ve koşullara göre davranıldığının göstergesi olarak düşünülmelidir. Bu, bir toplum için son derece sağlıklı bir durumdur. 

Alp Arslan’ın kağanlığının önemli sonuçlarından biri, amcası Tuğrul ile babası Çağrı Beylerin ayrı ayrı hüküm sürdüğü bölgelerin birleşip tek ve güçlü bir devlet durumuna gelmesi oldu. Alp Arslan kağan olduktan bir yıl sonra Doğu Anadolu ve Gürcistan üzerine sefer yaptı. Daha sonra kuzey ticaret yollarının güvenini sağlamak üzere Oğuzların eski yurdu olan ve Kıpçaklarla Oğuzların yaşadığı Üst Yurt’a yani Mangışlak bölgesine sefere çıktı ve bu seferin ardından Harezm bölgesine dönüp Selçukluların eski merkezi olan Cend şehrindeki büyük dedesi Selçuk’un mezarını ziyaret etti. Bu seferin sonucunda da eski yurtlarında kalmış olan bazı Oğuzların Selçuklulara katıldığı, yani taze güçlerin geldiği bilinmektedir. Bütün Türk devletlerinin ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için büyük çaba gösterdiği bilinen bir durumdur. Bu da Orhun anıtlarında vurgulandığı üzere, Türklerin eskiden beri ticaretin önemini bildiklerini gösterir.  

Alp Arslan zamanında Bizans topraklarına pek çok sefer yapıldı ve Alp Arslan Fatımilerin daveti üzerine Diyarbakır üzerinden Suriye’ye gitti. Bu yolculukta Alp Arslan’ı karşılamaya gönderilen Arap’ın Fırat ırmağını geçerken ona yönelip hoşuna giden şu sözü söylediği aktarılır: “Ey efendimiz, ulu Tanrı’nın bu teveccühüne şükrediniz. Çünkü bu ırmağı bir Türk kağanı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.”

Alp Arslan Halep şehrine gelip burada konakladı, şehrin yöneticisi korkusundan onun huzuruna çıkamayınca şehir kuşatıldı. Şehrin hâkimi olan Arap bu durumdan kurtulmak için Oğuz giysileri giyip sultanın huzuruna çıkınca dokunulmadı ve şehir kendisine bırakıldı. Gösterilen ince zekâ, daha doğrusu kurnazlık ve bu kurnazlığa karşılık verilen ödül oldukça ilgi çekici. Türk kılığına büründüğü için şehrine dokunulmuyor ve makamı yine kendisine bırakılıyor. Buradan hareket eden Alp Arslan Şam’a yöneliyor, ancak Bizans kralının büyük bir orduyla doğu seferine çıktığı haberini alınca onu karşılamak üzere geri dönüp Muş yakınlarındaki Malazgirt’e ulaşıyor ve iki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde burada karşı karşıya geliyor. Büyük bir orduyla kısa bir sürede Şam’dan Muş’a ulaşmak, daha önce de defalarca örneğini gördüğümüz Türklerin müthiş hareket yeteneğinin yeni bir örneğidir.