Söyleşiler

Türkiye, demografik bir operasyonun tam ortasındadır ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIĞI AZALTMALIYIZ Uzun vadeli yapısal reformlara ihtiyacımız var Zorluk, kıtlık, sefalet… KERKÜK DÜŞERSE DİYARBAKIR DÜŞER, ANKARA SARSILIR SURİYE’DE NORMALLEŞME UZAK İHTİMALDİR YUNANİSTAN KÜLTÜREL SOYKIRIM YAPMAKTADIR
UNUTMAK TÜKENMEKTİR!

UNUTMAK TÜKENMEKTİR!

Osman Oktay ile “Esir Türkler Haftası” üzerine konuştuk.

Her yıl temmuz ayının üçüncü haftasını “Esir Türkler Haftası” olarak anıyoruz. Esir Türkler Haftası’nın öneminden ve tarihi gelişiminden bahseder misiniz?

Atalarımız, klasikleşen ifadesi ile üç kıta üzerine taht kurmuşlar ve dolayısı ile tarihin akışı içinde Asya, Avrupa ve Afrika’da geniş bir bölgeye yayılmışlardı. Dünyada yalnızca Türk Milleti yaşamıyor ve milletlerin kaderinde inişli çıkışlı dönemlerin olması kaçınılmaz. Bizler, son kale ya da son vatan olarak nitelendirebileceğimiz Anadolu’da, Türkiye’de yaşıyoruz.

Türkiye’miz 1991 yılına kadar “Tek Bağımsız Türk Devleti” olarak biliniyordu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan 6 bağımsız devletimiz daha oldu ve şu anda 7 bağımsız Türk Devleti var. Azerbaycan ve Türkiye ile özdeşleşen “iki devlet bir millet” sloganını “yedi devlet tek millet” olarak da ifade edebiliriz. Ancak ne var ki yine Rusya’nın sınırları içinde kalan başka Türk toplulukları var. Keza, Büyük Türkistan’ın doğusunda kalan Doğu Türkistan 72 yıldan beri Çin’in işgali altında ve orada kırk milyon civarında kardeşimiz esir durumda. İran nüfusunun yarısı Türk ve pek çok haktan mahrumlar. Irak’ta, Suriye’de toplam 7-8 milyon Türk çaresizlik içinde. Batı Trakya’da, Balkanlar’da aynı acı yaşanıyor. Dolayısı ile “Esir Türkler” hep gündemimizde olmalı. Sloganımız da elbette, “çok devlet tek millet” hedefimiz Turan Birliği!

Biz Türklerin esaret altında yaşayan grupları, toplulukları var ama dünyada tamamı esir olarak yaşayan milletler de var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinde önemli değişiklikler olmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nin teşebbüsüyle İnsan Hakları Beyannamesi yayınlanmıştı. Bu beyanname ile “Milletlere İstiklal, İnsanlara Hürriyet” prensibi kabul ediliyor, yine aynı dönemde kurulan Birleşmiş Milletler Anayasası’na göre de her millete “kendi kendini idare etme” hakkı tanınıyordu.

14 Temmuz 1959 tarihinde Irak’taki Türkmen şehri Kerkük’te Türklere karşı adeta bir soykırım uygulanmış ve ikisi emekli Albay olmak üzere tam 36 Türk şehit edilmişti. Bu durum Türkiye’de ve o zamanki şartlar altında haberin ulaşabildiği yerlerde büyük infial uyandırdı. Daha sonra geliştirdiği emperyalist politikalarla başka milletlere acımasızca davranmaktan çekinmeyecek olan Amerika Büyük Kongresi, 17 Temmuz 1959 tarihinde yani Kerkük’teki katliamdan 3 gün sonra aldığı kararla temmuz ayının üçüncü haftasını “Esir Milletler Haftası” olarak kabul etti.

Uluslararası ilişkilerde hep menfaatler ön planda olduğu için böyle bir haftanın ilanı esir yaşayan milletlere ne kazandırmıştır bilemeyiz ama bizler, Türk Ülkücüleri olarak o haftayı yıllarca Esir Türkler Haftası olarak kutladık. Daha doğrusu özellikle o hafta içerisinde dünyanın dört bir bucağında esaret altında yaşayan kardeşlerimizin de olduğunu hatırlayıp çeşitli toplantılar düzenledik, yayınlar yaptık. Bu faaliyetler 12 Eylül 1980 öncesinde hemen hemen hiç aksamadan devam etti.

Özellikle 12 Eylül öncesinde Ülkücü camia, muhtelif etkinliklerle ve yayınlarında ele aldıkları konularla her yıl Esir Türkler Haftası’nı anıyordu fakat son yıllarda neredeyse hiç anılmaz hale geldi. Bu durumun sebepleri nelerdir ve Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan duruma etkisi var mıdır?

12 Eylül darbesi, milletimizin hemen her kesiminde, özellikle de milliyetçi-ülkücü camiada büyük bir dağınıklığa sebep oldu. Dava adeta bir kenara bırakılmış, herkes kendi derdine düşmüştü. O tarihe kadar menfaat nedir bilmeyen ülkücüler birbirlerini kırıcı davranışlar içine giriyor, buna bir de siyasi ayrılıklar ekleniyordu. Haliyle, “Esir Türkler”i düşünüp onlar için plan ve programlar yapma işleri de tavsadı. Ancak bu böyle olmamalıydı…

1989 yılında, Türk Ocakları Genel Merkezi’nin çıkardığı Türk Yurdu Dergisi için Tarihçi Yılmaz Öztuna ile bir röportaj yapmıştım. Tarihçi gözüyle dünyada olup bitenleri süzebiliyor, gelecek için tahminlerde bulunabiliyordu. “Beş-on seneye kadar dünyada birden fazla Bağımsız Türk Devleti olacak” deyince heyecanlanmıştım. Nitekim onun bu öngörüsü daha kısa bir sürede gerçekleşti. Nitekim büyük Atatürk bunu çok daha önce haber vermiş ve “Sovyetler Birliği’nin dağılabileceğini, orada dili bir, dini bir kardeşlerimizin özgürlüklerine kavuşabileceklerini” söylemişti. Bağımsızlıklarına kavuşan kardeşlerimiz için elbette sevindik ama Atatürk’ün ta 1933 yılında haber vererek “Bugünden yarına hazırlıklı olmalıyız” buyruğunu anlayan olmadı. Bağımsız Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmasına rağmen başta İran, ABD ve Almanya olmak üzere başka devletler bizden önce oralara giderek faaliyete, imar çalışmalarına başladılar. Biz herkesten önce gidebilse idik mutlaka daha güzel olurdu.

Birinci sorunuzun cevabı sırasında etraflı bir giriş yaparken, şu anda bulunan 7 Bağımsız Türk Devleti’nden başka esaret altında yaşayan, huzur bulamayan başka Türk topluluklarının da olduğuna işaret etmiştim. Dolayısıyla “Esir Türkler Haftası”nı unutup rafa kaldırmak gibi bir lüksümüz yok. Azerbaycan’ın kuzeyi ve güneyi mutlaka bir bütün olmalı, Doğu Türkistan’ın 72 yıllık Çin esareti bitmeli, Kırım Rus işgalinden kurtarılmalı, güneyimizde bir Türkmen Devleti kurulmalı ve o bölgeler terör yuvası olmaktan kurtarılmalıdır. Kısacası daha yapılacak çok işimiz var. Türk Ülkücüleri gevşemeden, yılmadan, usanmadan bu kutsal davaya sahip çıkmalıdırlar.                                                                     

Ne yazık ki günümüzde esaret ve zulüm altında olup yaşam mücadelesi veren milyonlarca Türk, dünyanın çeşitli bölgelerinde vatan ve bağımsızlık hasretleriyle yanıp tutuşmaktadır. Millettaşlarımızı bu vaziyetten kurtarmak için nasıl bir yol izlenmelidir?

Yurdumuzun çeşitli noktalarında sizin Denizli’de yaptığınız gibi fedakâr kişi ve grupların öncülüğünde yapılan yayın faaliyetleri var. Bu faaliyetler yaygınlaştırılmalı ve başta Kültür Bakanlığı olmak üzere devlet kurumları tarafından desteklenmelidir. Türk Ocakları, Ülkü Ocakları gibi sivil toplum kuruluşları bu konuda daha etkin rol oynamalı, kamuoyu oluşturulmasına öncülük etmeli, siyaseten de desteklenmelidirler.

En büyük sıkıntımız millî heyecanın kaybedilmiş olmasıdır. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nda Başbakan olarak solcu Ecevit bulunuyordu. Ancak millî heyecan bütün milleti harekete geçirmiş, askerlik şubelerinin önü gönüllü olarak askere yazılmak isteyenlerle dolup taşmıştı. Otuz yıl önce Karabağ işgal edilirken de millet olarak aynı heyecan içindeydik. Ancak ne var ki siyaset kurumu milleti kamplara ayırdı, millî heyecanı köreltti, en hassas konularda bile siyasi tercihler ön plana çıktı.

Bunu önlemek için siyasi liderler nefret dilini bırakmalı, ötekileştirmekten vazgeçip kucaklayıcı olmalıdır. Bu işler, dantelli ihramlara bürünüp “Reis bizi şuraya götür, buraya götür” diye göstermelik sloganlarla geçiştirilecek kadar basit bir iş değildir. Devlet ve devleti yönetenler uluslararası ilişkiler açısından her konuyu her zaman gündeme getirip konuşamasalar da gündeme getirip konuşarak kamuoyu oluşturacak olanları desteklemelidir.

17 Temmuz 1959-17 Temmuz 2021… “Esir Milletler Haftası” ilan edileli 62 yıl oldu. Biz de 62 yıl öncesinden başlayarak ve özellikle 14 Temmuz 1959’da Kerkük’teki Türk katliamının acısını duyarak Esir Türkler Haftası’nı kutluyoruz/kutluyorduk. Ancak “Unutmak tükenmektir” diye de güzel, ibret verici bir sloganımız var. Biz unutursak kimse Türk’ü de Türklüğü de düşünmez. Düşünmezsek, unutursak yeryüzünde esaret hayatı yaşayan kardeşlerimizin veballerini nasıl taşıyacağız?

Evet… Unutmak tükenmektir, unutursak kanımız kurusun.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Diğer Söyleşiler