Söyleşiler

Olayların Sosyal, Siyasî ve Ekonomik Sebepleri Var ADI DEVLET OLSUN Türkiye, demografik bir operasyonun tam ortasındadır ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIĞI AZALTMALIYIZ Zorluk, kıtlık, sefalet… KERKÜK DÜŞERSE DİYARBAKIR DÜŞER, ANKARA SARSILIR
Uzun vadeli yapısal reformlara ihtiyacımız var

Uzun vadeli yapısal reformlara ihtiyacımız var

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Halil İbrahim Demir ile yeni ekonomik modeli, kur korumalı TL mevduatı sistemini, Merkez Bankası’nın politikalarını ve Türkiye ekonomisinin içine düştüğü durumdan çıkması için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

Yeni ekonomik model Türkiye ekonomisine ne getirecek? Planlanan ekonomik model, ülkemiz ekonomisine ve koşullarına uygun bir model mi, üretici ve tüketiciye yansıması nasıl olur?

Yeni ekonomik model olarak isimlendirilen politika ile temel hedef Türkiye ekonomisinin, bence de en büyük problem kaynağı olan cari açıkla mücadele, şeklinde belirlenmiş olması oldukça önemli ve doğru bir politika tercihidir. Her ne kadar cari açıkla mücadele politikası doğru bir hedef olsa da akla iki soru gelmektedir; birincisi bu politikaya geçiş bir tercih midir yoksa şartların zorlamasından kaynaklanan bir zorunluluk mudur? İlk bakışta ne farkı var denilebilir. Şu şekilde farkı vurgulamak istiyorum. Eğer politika tercihi ise bu kararda ısrarcı olunmasıyla birlikte uzun vadeli önlem ve uygulamalara başvurulması beklenir. Eğer yeni ekonomi modeli bilinçli tercih olmaktan çok ekonomik şartların bir zorunluluğu olarak uygulamaya alınmışsa o zaman ilk fırsatta tekrar kısa vadede refah arttırıcı, ürettiğinden daha fazla tüketen, dışa bağımlı politikalara geri dönüş yapılması söz konusu olabilir ki üretime dayanmayan ekonomi politikalarıyla Türkiye büyüklüğünde bir ekonominin yol alamayacağının anlaşılamadığını kabul etmek gerekir. Başta finansal sektörler, turizm sektörü, lojistik sektörü gibi hizmet sektörleri ekonomiler için tabi ki önemli sektörlerdir ancak Türkiye büyüklüğünde bir ülke için esas olan üretim özellikle de katma değerli, yüksek teknolojili üretimlerdir.

Akıllara gelen ikinci soru ise zamanlamanın doğru olup olmadığıdır. Şöyle ki cari açıkla mücadele eden bir modele geçiş Türkiye açısından döviz girdilerinin ve merkez bankası rezervlerinin yüksek olduğu, dış ticarette en büyük partnerimiz olan Avrupa ve Batı ile ilişkilerin daha sağlıklı olduğu yıllarda Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine müsaade etmeden rekabetçi kur politikaları ile dış ticaret destekleri ve üretim öncelikli ithalat azaltıcı politikalar tercih edilmiş olsaydı yeni modelin hedefine ulaşması ve başarı potansiyeli çok daha yüksek olacağı kanaatindeyim. Bununla birlikte yeni ekonomik modelin başarısı açısından Dünya ekonomilerinin küresel salgın koşulları nedeniyle karşılaştıkları uluslararası tedarik ve lojistik problemleri Türkiye için birtakım fırsatlar sunmaktadır. Fakat Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı yüksek enflasyon ve dolarizasyonun da modelin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olabilecek temel riskler olduğu görülmektedir.

Yeni ekonomik model özet olarak; “Faizi düşürünce kur yükselecek, kur yükselince ihracat artacak, ithalat azalacak. Kur yükselişiyle ithalat pahalı hale geleceği için yerli üretim onun yerini alacak, cari açık cari fazlaya dönüşecek. Yerli üretim, ithal girdilerin yerini almaya başlayınca enflasyon da düşecek” şeklindedir. Kısacası yeni ekonomik modelin belirleyici varsayımı faizin üretim maliyetlerini doğrudan etkileyen temel unsur olmasına dayanmaktadır. Üretim maliyetleri içerisinde faiz yer almaktadır, doğrudur ancak Türkiye üretim yapısı göz önüne alındığında üretimimizin ortalama %80’ler düzeyinde dış girdiye bağımlı olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla üretim maliyetleri açısından döviz fiyatlarının etkisinin faiz oranlarından geriye kalmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle modelin işlemesi açısından döviz seviyesi hayatî öneme sahiptir.

İktisat literatüründe imkânsız üçlü olarak bilinen bir teorem vardır; sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı bir ekonomide aynı anda faiz ve döviz fiyatları kontrol edilemez, eğer faiz ya da döviz fiyatı belirlenecek/sabitlenecek ise bir diğerinin fiyatının piyasaya bırakılması gerekmektedir ya da sermaye kontrollerine geçilmelidir. Sermaye hareketleri serbest bırakılacak ise (ki sermaye kontrolleri ekonomiye olan güveni sarsacaktır) faiz ve/veya döviz fiyatlarının piyasaca belirlenmesine müsaade edilmelidir. Faiz ve döviz kuru birlikte kontrol edilmeye çalışıldığında piyasada döviz talebi aşırı derecelerde artarak dolarizasyonla birlikte Merkez Bankası rezervlerinin erimesine neden olacaktır. Merkez Bankası rezervlerinde erime ise ülke riski ve dolayısıyla CDS primlerinin artışına neden olarak faizlerin yükselmesine ve bir süre sonra sistemin tıkanmasına neden olabilecektir. Ayrıca, Merkez Bankası faiz indirimleri enflasyonun yüksek olması ve daha da yükseleceği beklentisi nedeniyle piyasa faiz oranlarının düşmesine katkı sağlamadığı gibi aksine yükselmesine neden olduğu görülmektedir. Merkez Bankası gösterge faiz oranlarını 17/09/2021 tarihinden bugüne %5 düşürerek %14’e çekti ancak 10 yıl vadeli devlet tahvili faizleri %7’den fazla artarak %24’ü aşmış bulmaktadır. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere yeni ekonomi modelinin başarıya ulaşmasında enflasyon oranları kilit role sahiptir. Türkiye’de enflasyon olgusunda döviz fiyatlarının yüksek etkisinin varlığı yeni ekonomi modelinin başarısı döviz artışlarının durdurulmasına bağlıdır demek çok da yanlış olmayacaktır. Bu nedenle faiz indirimlerinin etkisiyle artan döviz kurlarına ve dolarizasyona müdahale amacıyla “kur korumalı mevduat sistemi” ile birlikte menkul sermaye iratlarının vergilendirilmesinde birtakım düzenlemelere gidilmiştir.

Kur korumalı TL mevduatı sistemi nasıl işliyor? Kur korumalı TL mevduatı sisteminin geçmişte bir emsali var mı? Kur korumalı TL mevduatı sisteminin faydaları ve zararları neler?

Kur korumalı mevduat sistemi ile bireysel döviz mevduatlarının Türk Lirası’na döndürülmesi ve mevduat sahiplerinin TL varlıklarına yatırıma yönlendirilmesi amaçlandığı ifade edilmektedir. Sistem 20/12/2021 tarihi ve öncesinde bankalarda dolar, Euro, Sterlin ve altın hesabı olan vatandaşlardan bu mevduatlarını Türk Lirası’na çevirenlerle ile daha sonraki tarihlerde mevduatlarını Türk Lirası’na 3, 6, 9 ve 12 ay vadeli olarak yatıranlara bankalar yıllık %14 ile %17 arasında faiz uygulayacaklardır. Vade sonuna gelindiğinde vatandaşlarının ilgili mevduat başlangıç tarihindeki Merkez Bankası’nca belirlenen döviz fiyatı ile vade sonundaki yine merkez bankasınca ilan edilmiş olan döviz fiyatları dikkate alınarak mevduat faizlerinin döviz artışı altında kalması halinde aradaki fark devlet (Hazine ve Merkez Bankası) tarafından karşılanacaktır. Kur korumalı mevduat sistemi ile vatandaşa, parasını döviz yerine TL mevduata yatırması halinde vadesinden önce bozdurmama şartıyla döviz fiyatlarında artış durumunda TL-Döviz değer artışı kadar, döviz fiyatlarında gerileme olursa mevduat faizi oranında geliri garanti etmektedir. Vatandaş açısından tek risk vadesinden önce mevduatlarını bozdurması halinde söz konusu olmaktadır. Bu durumda da iki ihtimal vardır; eğer vatandaş mevduatını vadesinden önce bozdurursa ve TL dövize karşı değer kaybetmişse ana parasını faizsiz fakat yatırdığı miktarda geri alabilecektir. Fakat geçen süre zarfında döviz TL’ye karşı değer kaybederse vatandaş da yatırdığı parasını mevduata yatırdığı ve bozdurduğu günkü döviz kurlarından düşük olan değere göre güncellenmiş olarak geri alabilecektir. Bu şarttan anlaşılan yeni ekonomik model ile dövizin TL’ye karşı uzun vadede gerilemesi beklenilmektedir. Ayrıca vatandaşın süresinden önce mevduatlarını bozdurması engellenerek TL mevduatlarının ortalama 1 ay civarı olan vadesinin en az 3 ay ve daha yukarı vadelere döndürülmesi yoluyla bankacılık sektöründe mevduat toplama ortalama sürelerinin uzatılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Başarılması halinde yurtiçi sermaye birikimlerine katkı sağlaması umulan bu düzenleme ayrıca vergi indirimleri ile de desteklenmektedir. Şöyle ki; 25.12.2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 21.12.2021 ile 31.03.2022 tarihleri arasında TL cinsinden açılan; Vadesiz ve 6 aya kadar (6 ay dahil) vadeli hesaplarda %5, 6 ay-1 yıl (1 yıl dahil) vadeli hesaplarda %3, 1 yıl üzeri vadeli hesaplarda ise %0, enflasyon oranına bağlı olarak değişken faiz oranı uygulanan 1 yıldan uzun vadeli hesaplarda %0, kur korumalı katılma hesaplarında %0, oranında tevkifat uygulanması kararlaştırılmıştır. Bununla birlikte hangi tarihte olursa olsun döviz cinsinden mevduat hesabı açtırılması halinde; 6 aya kadar (6 ay dahil) vadeli hesaplarda %20, 6 ay-1 yıl (1 yıl dahil) vadeli hesaplarda %20, 1 yıl üzeri vadeli hesaplarda ise %18, oranında tevkifat uygulanacaktır.

Kur korumalı vadeli TL mevduatı sistemi ile orta ve uzun vadede piyasada %60’ların üzerine çıkan dolarizasyona engel olmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Kısa vadede ise faiz indirimlerinden kaynaklanan döviz fiyat artışlarına müdahale amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Ancak sistemin başarısı döviz fiyatlarının öncelikle düşmesiyle birlikte orta ve uzun dönemde tekrardan artış eğilimine girmemesine bağlı olduğu görülmektedir. Ülke yerli paralarının değerleri ülkelerin karşılıklı enflasyon oranlarına bağlı olduğunu düşündüğümüzde enflasyonla mücadelede başarılı olunamaması halinde kur korumalı mevduat sistemi hedeflenenin aksine etkilere neden olma potansiyeline sahip görünmektedir.

Örneğin vatandaşın 100.000 TL mevduatını döviz 12,5 TL seviyesindeyken kur korumalı mevduat hesabına 3 Ay vade ile yatırdığını düşünelim. Mevduat açıldığı tarihte 100.000 TL 8.000 Dolar etmektedir. Vatandaş için mevduat faiz geliri vade sonunda yaklaşık 4.250 TL olacaktır. 3 Ay sonra Dolar eğer 13,3 TL seviyesini aşmazsa ve daha aşağı bir seviyede kalırsa vatandaş 100.000 TL parasını mevduat faiz oranınca hesaplanan 4.250 TL getirisini % 5 stopaj(tevfikat) ile yaklaşık 104.012 TL olarak geri alacaktır. Bu senaryoda kur korumalı mevduat sistemi başarılı bir enstrüman olarak faydalı olacaktır. Fakat, doların 13,3 TL ve üzeri bir değere ulaşması varsayımında örneğin 3 ayda %10 değerlenerek 12,5 TL’den 13,75 TL’ye ulaşması durumunda vatandaşın 100.000 TL karşılığı 8.000 doları 110.000 TL ‘ye ulaşacak ve vatandaşa 110.000 TL ödenecektir. Bankaların hesaplanan faizin üstünde ödeyecekleri fark devletçe karşılanacaktır. Döviz kurunun daha da yükselmesi durumunda devletçe karşılanacak olan miktarın da artacağı aşikârdır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde kur korumalı mevduat sisteminin hazineye yükü vergi mükelleflerince, bankada mevduatı olan/olmayan tüm vatandaşlar tarafından yüklenilecektir. Bu ise, gelir seviyesi tasarruf etmesine müsaade etmeyen veyahut geliri düşük olan vatandaşın vergiler vasıtasıyla birikim yapabilecek kadar gelire sahip olan vatandaşa sermaye aktarması gibi absürt ve gelir dağılımını bozucu bir sonuca neden olma riskini ortaya çıkarmaktadır. Eğer kur korumalı mevduat sistemi başarısızlıkla sonuçlanırsa hazineye neden olacağı yük kamu borçlanma gereğini arttırarak devlet tahvil faizlerinin artmasına, ihtiyaç duyulan kaynak için para basılması durumunda enflasyon oranlarının yükselmesine ve döviz kurları ile faiz oranlarının artmasına neden olacağı ve uygulama ile hedeflenenin tam zıddı etkilerle karşılaşacağımız anlaşılmaktadır.

Kur korumalı mevduat sistemi, 1967 ve sonrasında 1970’li yıllarda işçi dövizlerinin çekilmesi için Dövize Çevrilebilir Mevduat uygulaması ve 1994 kriz döneminde uygulanan süper döviz hesaplarına benzetilmekle beraber ekonomik konjonktürümüz 1970’li ve 1990’lı yıllardan dalgalı kur rejimine geçmemiz sebebiyle oldukça farklı olduğundan geçmiş uygulamaları referans almak çok da doğru bir yöntem gibi görünmemektedir.

Konuyu uygulamaya başvurulmaması halinde ne olurdu açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır. Kur korumalı mevduat sistemi, eylül ayından bu yana yapılan faiz indirimlerinin piyasalarda dövize olan talebi arttırmasının sonucudur. Faiz indirimlerinin doğru ya da yanlış politika kararı olmasından bağımsız baktığımızda kur korumalı mevduat sistemi ile piyasalarda oluşan olumsuz havanın, güvensizlik hissinin, bankalarda döviz tevdiat hesabı olan vatandaşların “devlet dövizlerime müdahale eder mi?” Korkusunun ortadan kalkmasına ve kısa vadede döviz talebinin düşmesine neden olması açısından doğru bir uygulama olmuştur. Fakat bu kur korumalı mevduat sisteminin sürekli bir politika aracı olarak kullanılmasının risklerini göz ardı edilmesi anlamına gelmemelidir. Çünkü döviz fiyatlarının özellikle ABD ve AB başta olmak üzere diğer ülkelerin faiz yükseltmelerinden olumsuz etkilenmesi durumunda uygulamanın Türkiye açısından riskleri daha da belirginleşecektir. Kısacası yeni ekonomik modelin başarılı olması için mümkün olan en kısa sürede sonuç alınması gerektiği anlaşılmaktadır. Ülke içi enflasyon artışları engellenemezse, yurtdışı piyasalarda faiz artışları başlarsa kur korumalı mevduat uygulamasının hazine ve bütçe üzerine olası yükleri de artacaktır.

Merkez Bankası faiz indirimleri ile neyi amaçlıyor? Faiz indirerek ne elde ettik? Ticari kredi faizlerinde bir indirim, kamu borçlanma maliyetlerinde bir azalma, enflasyon açısından bir avantaj ya da büyüme konusunda bize olumlu bir etkisi oldu mu?

Merkez Bankası gösterge faizlerini indirerek yatırımları arttırmayı amaçlamaktadır. Ancak piyasalardaki enflasyon beklentisi ile döviz talebinin artmasının yanında piyasa faiz oranları da düşmek yerine yükselmektedir. Bu nedenle faiz indirimleri piyasalar üzerine amaçlananın aksine olumsuz etkilerde bulunmuştur.

Yeni politikalarla beraber kamu, yapmış ve yapacak olduğu desteklerle çok geniş bir kesime kaynak aktarması gerekiyor. Tüm bunlar, hazineden yapılacak olan harcamaların artacağını ve gelirin azalacağını bize gösteriyor. Bu politika ve önlemlerin kamu bütçe dengesine etkisi nasıl olacaktır?

Kamu harcamalarında artışın doğal kaynağı vergilerdir. Harcamaların vergilerle karşılanamaması durumunda kamu borç gereği artarak faizler üzerine arttırıcı bir baskı kaynağı haline gelerek kamu borçlanma maliyetlerini arttırır. Kamu harcamalarındaki artış aynı zamanda piyasadaki para miktarını arttırarak enflasyon ve dolayısıyla faizlerin artışlarını tetikleme riskini de arttırmaktadır. Vergi gelirleri ile kamu harcamalarının karşılanamaması kamunun piyasa para arzını arttırmasına yani para basmasına neden olabilir. Piyasa para miktarları reel ekonomik büyümenin üstünde bir miktarda artarsa enflasyon artışlarına neden olarak hayat pahalılığı, faiz oranlarında yükselme, gelir dağılımında bozulma gibi 1970’li ve 1990’lı yıllarda karşılaştığımız problemleri tekrar yaşamamız kaçınılmaz olabilir. Türkiye Ekonomisinde başarılı olunan dönemlerin temel belirleyicisinin maliye politikalarının başarılı uygulamaları olduğunu unutmamak gerekir.

Merkez Bankası’nın dövize yaptığı müdahalelerin piyasaya etkisi nasıl oldu? Yapılan müdahaleler dövizdeki hareketliliğin normalleşmesinde yeterli olacak mı?

Merkez Bankası 1 Aralıktan itibaren beş kez doğrudan müdahale ile piyasaya döviz satışı gerçekleştirmiştir. Merkez Bankası rezervlerine bakıldığında yaklaşık 7.5 milyar dolarlık toplam eksilme görülmektedir. Bu rezerv kullanımının ne kadarı BOTAŞ’ a doğrudan döviz satışı olduğu henüz netleşmemekle birlikte Merkez Bankası resmî açıklamalarına göre ilk 3 müdahalenin toplam büyüklüğü 2 milyar doları aşmaktadır. Diğer iki müdahale rakamları henüz açıklanmamıştır. Fakat sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ekonomide Merkez Bankalarının piyasaya döviz sürerek/satarak yapacağı müdahalelerin döviz yükselişlerini ancak kısa süreler için durdurabilir. Bu tür müdahalelerle döviz fiyatlarında denge sağlanması mümkün değildir fakat kısa vadeli döviz ihtiyaçlarının karşılanması için bu politikanın da kullanılması bir zorunluluk olmakla beraber uzun vadede sürekli döviz satışları merkez bankası rezervlerini eritecektir.

Yeni ekonomi modeli ile bir dizi politikaların uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Enflasyonda bir düşüş bekleniyor mu? Enflasyonla nasıl mücadele ediliyor? TL’nin getirisini ve prestijini artırmak için ne gibi önlem ve politikalar uygulanmalı? Türkiye ekonomisinin içine düştüğü bu durumdan çıkması için neler yapılmalı, nasıl bir yol izlenmeli?

Yüksek enflasyon, kısa vadede başarılması mümkün olan bir problem değildir. Her ne kadar enflasyonla mücadele, Merkez Bankalarının sorumluluğundaymış gibi görünse de ekonomik istikrar başta olmak üzere ekonomik büyüme ve gelişmenin sağlanması, para ve iktisat politikaları ile maliye politikalarının birlikte eş güdümlü ve aynı yönlü uygulanmasına bağlıdır. Bir ülke ekonomisini iki tane at tarafından çekilen bir faytona benzetmek mümkündür. Eğer atlar aynı yöne ve senkronize bir şekilde ilerlemez ise fayton devrilir. Ekonomiler açısından bu faytonun bir atı Merkez Bankalarının güdümünde olan para politikalarıysa bir diğer at hükümetlerin kontrolünde olan maliye politikalarıdır. Her iki politika da ilgili ekonominin kendine has problemlerinin doğru tespiti ve çözümüne yönelik eş güdümlü olarak kullanılmalıdır.

Türkiye ekonomisi açısından yapılması gerekenler kısa vadeli çözümlerle problemleri halı altına süpürmek değil uzun vadeli yapısal reformlara başlamak gerekmektedir. Hatırlanırsa yeni ekonomik modele Çin modeli benzetmesi yapılmaktaydı, Çin’den örnek alabileceğimiz yegâne politika ucuz işgücü değil eğitim politikalarıdır. Çin’in veya herhangi bir ülkenin ekonomik başarılarının sırrı var ise eğer beşerî/insan kaynağına yaptığı yatırımlarda aranmalıdır. Nitekim Çin ihracatının %30’ u yüksek teknolojili ürünlerden oluşmaktayken Türkiye ekonomisi açısından bu oran %3’ün altında kalmaktadır. Hukuk, demokrasi, bölüşümde adalet, güven ve huzurlu bir millet olma açılarından Çin doğru bir örnek değildir. Tüm bunlar için kendimize uygun politika ve hedeflerimizi belirleyerek kendimize ait büyüme, dönüşüm ve gelişim hikayemizi oluşturmalıyız. Ekonomik yönden sıkıntılı bir süreçten geçtiğimiz doğrudur ve fakat karamsar olmanın bir faydası da yoktur. Her şeye rağmen Türkiye ekonomisinin en büyük problem kaynağının nihayet çözüm hedefine konulması oldukça sevindiricidir, umarım başarıya ulaşılır.

Diğer Söyleşiler